top of page
  • Özgür Kaymak

Bir Konferansın Ardından: Antakyalı Ortodokslara Dair Notlar

Güncelleme tarihi: 23 Ağu 2023

Sapienza Università di Roma tarafından Baskın Oran onuruna düzenlenen “Türkiye’deki azınlıklar ve diasporalar: Kamusal imgeler ve eğitimdeki meseleler” başlıklı konferans farklı coğrafyalardan çok sayıda kişinin katılımıyla 30 Kasım 2021 tarihinde çevrimiçi olarak gerçekleşti. Konferansa Türkiye’de azınlıklar mevzusuna farklı disiplinlerden yaklaşan, alanında uzman akademisyenler ve araştırmacılar katıldı. Aralarında Baskın Oran (Ankara Üniversitesi-Emeritus), Samim Akgönül (Strasbourg Üniversitesi), Arus Yumul (İstanbul Bilgi Üniversitesi) ve Martin Van Bruinessen (Utrecht Universitesi-Emeritus) gibi değerli akademisyenlerin yer aldığı konferansta Antakyalı Ortodokslara dair analizler de ortaya kondu.

Konferans, Baskın Oran’ın Türkiye’nin azınlıklara bakış açısını yansıttığı, Oran’ın temel tezlerini içeren konuşmasıyla başladı. “Osmanlı ve Türkiye tarihinde azınlıklar ve diasporalar” başlıklı konuşmasında Baskın Oran, Osmanlı’dan yeni kurulan Cumhuriyet’e geçiş ve sonraki dönemlerde, Lozan Barış Antlaşması temel alınarak, gayrimüslim azınlıkların hukuki ve politik açıdan devlet nezdinde nasıl tanımlandığına, algılandığına, Lozan’ın ihlal edildiği durumlara örnekler vererek odaklandı.[i]

Oran’ın konuşmasında altını çizdiği noktaları şu şekilde aktarabilirim: 1) “Azınlık” kavramı moderniteyle birlikte ulus-devletlerin oluşumuyla icat edilmiş bir kavramdır. Osmanlı döneminde “azınlık” terimi kullanılmıyordu. Bugünün tabiriyle azınlık diye tanımladığımız sosyal gruplar İstanbul’un fethinden bir sene sonra (1454) “millet sistemi” altında tanımlanmaya başlamışlardı. Bu kategorizasyon, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonraki süreçte değişime uğrasa ve pratik olarak 1913’de İttihat ve Terakki’nin diktatörlüğü altında sona ermiş olsa da, 1922’ye kadar bir şekilde süreklilik göstermiştir. 2) “Millet sistemi” özetle şu cümleyle tanımlanabilir: Karar veren otoriteyi ve gücü elinde bulunduran Müslümanların oluşturduğu “millet-i hakime” ve bu güçten mahrum ve hiyerarşik olarak Müslümanların aşağısında yer alan gayrimüslimlerin oluşturduğu “millet-i mahkume”. Osmanlı İmparatorluğu, stratejik ve pragmatik sebeplere dayanarak gayrimüslimlere yarı otonom diyebileceğimiz bir yönetim tarzı sunmuştu. Kendilerine ait sivil mahkemelerde iç meselelerini halletmek, evlilik-boşanma-vaftizleri kendi dini kurumlarında gerçekleştirmek gibi…  Bu özerkliğin karşılığında kendilerinden beklenen ise devlete sadık olmaları ve “cizye” adı verilen vergiyi ödemeleri idi. Gayrimüslimler sahip oldukları avantajların yanı sıra “kesinlikle” ikinci sınıf vatandaşlar idi. Müslümanların gözetimi ve denetimi altında olduklarını ifade eden “zımmet”ten gelen “zımmi” kelimesiyle de tanımlanıyorlardı. Cumhuriyet’e geçişle birlikte bu hiyerarşik ilişki varlığını günümüze kadar korudu, yani bir diğer deyişle, “millet-i hâkime/millet-i mahkume” mantalitesi devam etti. 3) Türkiye’nin ulus devletleşme sürecinde ulusal kimlik Hanefi-Sünni-Müslüman-Türk olarak belirlendi; bunun dışında kalan gruplar Cumhuriyet dönemi boyunca devletle kurdukları ilişkisellik temelinde benzer-farklı ayrımcılıklara uğradı ve halen de bu “öteki” bakış açısı devam etmektedir. Gayrimüslimler, Füsun Üstel’in ifadesiyle “makbul vatandaş” tanımının dışında kalmış ve eşit vatandaşlık pastasından kendilerine düşen payı (dönemsel olarak devletin kendilerine yönelik yaklaşımında farklılıklar olsa da) hiçbir zaman alamamışlardır. Millet sistemi zihniyetinin devamı olan bu ulusal kimlik tanımlaması içine gayrimüslimler dahil edilmemiş ve asla asimile edilemeyecek topluluklar olarak görülmüşlerdir. 4) 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda, Ankara delegasyonu “dini-ulusal-ırksal azınlıklar” trilojisini reddederek, “Türk ulusuna ait gayrimüslimler” tanımlamasını kabul etmiştir. Devlet ve toplum nezdinde genel kabul gören anlayışın tersine, Lozan’ın azınlıklara yönelik hakları kapsayan üçüncü kategorisi, sadece gayrimüslim toplumları içine almamaktadır. Lozan’da tanınan hakların hiçbirisi, Türkiye’nin herhangi bir kanunu veya resmi kararı ile çiğnenemez. Oran’ın hemen hemen her çalışmasında ve konuşmasında vurguladığı gibi Lozan, azınlıklara sağlanan haklardan öte bir “insan hakları bildirgesi”dir.

Oran, konuşmasının devamında bugünden baktığımızda, Lozan’da bahsi geçen neredeyse tüm hakların ihlal edildiğini örnekleriyle aktardı. Bu çerçevede, son günlerde sıkça gündeme gelen Kulüp dizisiyle birlikte anılmaya başlayan 1942 Varlık Vergisi’ne, gayrimüslimlerin bellerini büken bir kavşağı temsil etmesi sebebiyle konferans sırasında da sıklıkla referans verildi. Oran’ın altını çizdiğigibi, bu verginin asıl amacı gayrimüslimlerden Müslümanlara sermaye transferini sağlamaktı. Gerçekten de devlet sponsorlu bu projenin hedefine ulaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Hem 1930’lı yıllarda, hem de Kıbrıs krizinin yaşandığı 1960’lı yıllarda “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası, gayrimüslimleri ve Kürtleri kamusal alanda anadillerini konuşmaktan mahrum etmiştir. Halen de ileri yaş grubundan birçok azınlık mensubu, gündelik hayatlarında gördükleri bu ayrımcılıktan dolayı anadillerini “sessizce” konuşmayı tercih ederler. Lozan’ın ihlal edildiği ve halihazırda gayrimüslim toplum yöneticilerinin ivedilikle çözülmesini beklediği sorunlardan bir diğeri de, belki de günümüzde cemaatlerin işleyişini zayıflatan uygulamadaki en büyük tıkanma olan vakıf seçimleridir. Halen seçimler yapılamamaktadır. Bu konu konferans sırasında gündeme geldiği gibi, yakın zamanda Nehna’da da ele alınmıştı.

Baskın Oran’ın Türkiyeli gayrimüslimlere dair genel bir çerçeve sunduğu bu konuşmasının ardından, Türkiyeli etnik-dini azınlıklar konusunda üretilen çalışmaların öncülerinden, özellikle İstanbul Rum toplumuyla ilgili yaptığı ufuk açıcı çalışmalarla azınlık literatürüne derin katkılar sunan Samim Akgönül, “Rumlar: Türkiye’deki Rum okulları nasıl kurtarılabilir? Göç, Araplaştırma veya folklorizasyon” başlıklı konuşmasında, Rum toplumunu uzun süredir meşgul eden ve cemaat içinde çok da tartışmalı bir konu olan okul meselesini mercek altına aldı. Akgönül, konuşmasına gayrimüslim toplumlar içinde en radikal nüfus düşüşünü yaşayan İstanbullu Rumların kaç kişi olduklarını sorarak başladı. Günümüzde Rum, Yahudi, Ermeni, Süryani toplumlarını sosyolojik perspektiften ele alan çalışmaların da gösterdiği üzere 1930’lu yıllarda yüz binlerle ifade edilen İstanbul Rumlarının bugüne gelindiğinde sayıları ancak birkaç binle telaffuz edilmektedir.

Çoğu “göç etmek zorunda kalan/bırakılan” Rumların göç dinamikleri, Baskın Oran’ın da konuşmasında altını çizdiği gibi, 1923’ten günümüze azınlık bireylerinin deneyimledikleri ayrımcılık pratikleriyle bire bir örtüşmektedir.[ii] “Rumlar bugün kaç kişiler?” sorusunun cevabının kendisinde de olmadığını söyleyerek konuşmasına devam eden Akgönül, bu analizi yapabilmek için öncelikle “Rumlar”ın kim olduklarının tanımlanması gerektiğini ve bu tanımlamaya göre alacağımız cevapların da farklılık göstereceğini ifade etti. Akgönül, bugün Türkiye coğrafyasında yaşayan Rum Ortodoksları üç kategoride ele alıyor: Kendisini “İstanbullu Rum” olarak tanımlayanlar (yaklaşık 3 bin kişi), Arapça anadili olan Ortodoks Rumlar (yaklaşık 2 bin kişi) ve son olarak da Yunanistan vatandaşı olan ve İstanbul’daki cemaatin kurumlarını kullanan Yunanlar (yaklaşık 3-5 bin arası). Bu üç grubu topladığımızda en fazla 10 bin kişilik bir nüfusa ulaşıyoruz.

Antakyalı Ortodokslar, Rumların dramatik biçimde azalan nüfusuyla birlikte İstanbul’daki  okullarının geleceğine dair oluşan soruların cevaplarının merkezinde yer alıyor. Bu durum, Akgönül’ün sunumunun ana temalarından birini oluşturdu. Bugün halihazırda açık olan ve öğrencilerine eğitim sağlayan yedi Rum okulu var. Bunların beşi İstanbul’da; Zapyon, Zoğrafyon, Fener, Langa ve Büyükada (üç öğrencisi bulunmaktadır), ikisi ise Gökçeada’da. Bu yedi okulda yaklaşık 300’e yakın öğrenci eğitim alıyor. Nüfus azlığıyla da bağlantılı olarak Rum okulları, çözülmeyi bekleyen birtakım sorunlarla boğuşuyor. Rum okullarında okuyabilmek için öncelikli olarak kişinin Türkiye vatandaşı ve Rum Ortodoks toplumu üyesi olması gerekiyor. Yakın geçmişe kadar bazı istisnalar dışında, İstanbul Rum okullarında okuyabilmenin yegane şartı ebeveynlerin her ikisinin de İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne kayıtlı olmasıydı. Anna Maria Beylunioğlu’yla kaleme aldığımız Kısmet Tabii kitabında belirttiğimiz gibi, artan karma evlilikler neticesinde anne ya da babanın Rum Ortodoks olması şartı artık yeterli görülüyor.[iii]

Akgönül, konuşmasında Rum okullarında demografik açıdan yaşanan sorunların nasıl çözüme kavuşturulabileceğini tartışmaya açtı. Buna istinaden şu üç çözüm önerisine odaklandı: 1) Göç (Yunanistan’dan gelen ve İstanbul’da yaşayan Yunanlar), 2) Araplaştırma (ağırlıklı olarak 1990’lardan itibaren İstanbul’a göç eden Antakya ve civarı kökenli Rum Ortodokslar), 3) folklorizasyon. Bu üç çözüm önerisi, aşağıda da görüleceği üzere artıları ve eksileriyle Rum toplumunun kendi içinde sosyal bir fenomen olarak tartışılan başlıklar. Okullar konusunda önerilen çözümlerden biri, Yunanistan’dan özellikle 2008 ekonomik krizinden sonra yeni yaşam alanları oluşturmak için gelen Yunanların çocuklarının bu okullara kabul edilmesi yönündeydi. Fakat bu çocuklar, “misafir öğrenci” statüsünde Rum okullarına kabul edildikleri için mezun olduklarında Avrupa’da geçerliliği olan bir diploma sahibi olamıyorlardı. Bu da ailelerin Rum okullarını fazla tercih etmemesine sebep oldu ve sonuç olarak, bu opsiyon uzun soluklu bir çözüm üretemedi.

Okulları yaşatmak için ortaya konan ve şu an fiili olarak da “en işe yarar” olarak kabul edilen bir diğer çözüm, Antakya kökenlilerin çocuklarının Rum okullarında okutulması. Halihazırda, İstanbul’daki Rum okullarında okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğu Antakya ve civarından İstanbul’a göç etmiş, Arapça konuşan Rum Ortodoks ailelerin çocukları. Örneğin, “Kırmızı Mektep” olarak anılan Fener Rum Lisesi’ndeki öğrencilerin yaklaşık yüzde 95’ini Antakya kökenli Ortodokslar oluşturmaktadır. Bu mevzunun İstanbul Rum toplumunun gündemini meşgul eden bir başlık olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Buna göre, İstanbul Rum toplumu içinde çocuklarını Rum okullarına göndermek istemeyen/tercih etmeyen aileler de var. Bu tercihlerinin arkasında, okullardaki eğitimin yeterli derecede modern olmaması, okulları çocukları sınava dayalı rekabetçi eğitim sisteminde geleceğe yeteri kadar hazırlayamadığı gibi faktörler var. Bu aileler özel okulları tercih ediyorlar. Burada işin sınıfsal boyutunu da göz ardı etmemek gerekir.[iv] Bazı İstanbullu Rumların cemaat okullarını tercih etmemelerinin bir diğer sebebi de okullarda Antakyalı Ortodoks nüfusun fazla olması. Bburada hiçbir şekilde cemaati genelleme gibi bir iddiası bulunmadığını belirtmek isterim. Zira bir kısım İstanbullu Rum okullarının ancak ve ancak bu şekilde ayakta kalabileceğini belirtirken, bir diğer kesim ise sosyo-kültürel farklılıklardan kaynaklı Antakya ve çevresindeki Rum Ortodoksların okullarında okumasını tercih etmediklerini dile getiriyorlar. Akgönül’ün de altını çizdiği bu görüşün temelinde “İstanbul Rum kimliği”nin “Araplaşmaya” başlamasından duyulan kaygı yatıyor. Bu da, yaşam pratikleri, zevkler ve beğenilerdeki farklılıkların “Batı-Doğu” dikotomisinde değerlendirilmesinden kaynaklanıyor.

Rum toplumu içinde çetrefilli bir başlık olan bu meseleyi Arapdilli Doğu Ortodoksları kitabımızda[v] detaylıca ele almıştık. Yaptığımız saha çalışmasına dayanarak, 1980’li yıllarda Rum okullarında okurken “kökenleri” nedeniyle çeşitli sıfatlarla arkadaşları tarafından damgalanan, dışlanan, bazı öğretmenleri tarafından ayrımcılığa uğrayan Antakya ve civarı kökenli Rum Ortodoksların, halen hafızalarında tazeliğini koruyan ve kimilerinde travmatik boyutlara ulaşan hikayelerini aktarmaya çalışmıştık. Rum okullarında okuyan ilk kuşak çocuklar, özellikle Rumca öğrenme ve konuşma konusunda ciddi sıkıntılar yaşamışlardı. Yakın zamanda bu soruna eğilmek amacıyla cemaat bünyesinde bir anaokulu hizmete sokulduğunu ve böylece anadili Rumca olmayan, ebeveynleri ev içinde Rumca konuşmayan ve Rum okullarında eğitim almaya hazırlanan çocuklara daha küçük yaşlardan Rumca öğretildiğini de belirtelim. Ayrıca, Akgönül’ün de altını çizdiği gibi, İstanbul’a gelen ilk kuşakların aksine, günümüzde İstanbul’da yaşayan Antakya ve civarı kökenlilerin orta sınıfa ait olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Üçüncü ve son olarak tartışılan çözüm başlığı – Akgönül bunu asla tercih etmeyeceğini belirtti- folklorizasyon. Yani, Rum okullarının bundan sonra eğitim işlevlerinin sonlandırması ve sadece kültür ve sanat ve kütüphane gibi aktivitelere ev sahipliği yaparak (Galata Rum okulu gibi) varlıklarını sürdürmesi. Akgönül, “Peki, bu okullar o zaman ne olacak? Nargileci mi? Kokoreççi mi?” diyerek konuşmasını tamamlarken, hepimizi de bir nebze düşünmeye sevk etti. Bu sıcak başlık toplum içinde halen tartışıladursun, doktora tezim için görüşme yaptığım Zoğrafyon Lisesi müdürünün bu bağlamda söyledikleri halen kulağımda: “Okulun önünde bu bayrak dalgalandıkça, bir öğrenci bile olsa içinde, kalbimiz bu Şehir’de atmaya devam edecek.”

Bu konferansın da bize gösterdiği gibi, İstanbul Rumları ile birlikte artık Antakyalı Ortodokslar da kendi gerçekliklerinin konuşulduğu, sorunlarının tartışıldığı, çözüm önerilerinin, uzlaşma alanlarının yaratıldığı ulusal-uluslararası mecralarda hak ettiği yeri almaya başladı. Akgönül’ün Rum toplumunu mercek altına alan bu konuşmasında tartışmaya açtığı başlıkların yanı sıra, Anna Maria Beylunioğlu ile uzun zamandır üzerine eğildiğimiz ve bu alanda daha fazla çalışma üretilmesine vesile olmasını dilediğimiz Arapdilli Doğu Ortodoksları kitabımızın devamını getirecek yeni çalışmalara ihtiyaç var. Rum okullarında okuyan öğrencilerle yapılacak güncel bir akademik saha çalışmasının, jenerasyonlar arası yaşanan değişimi ve dönüşümü ortaya koymada ve bu gençlerin Araplık-Rumluk-Ortodoksluk ekseninde kimlik algılarını anlamaya çalışmada ufuk açıcı ipuçları sunacağına inanıyorum.

[i] Baskın Oran, Etnik ve Dinsel Azınlıklar, Tarih, Teori, Hukuk ve Türkiye, Literatür Yayınları, 2018.

[ii] Ayrıca bkz. İlay Romain Örs (der.), İstanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri, İletişim Yayınları, 2019.

[iii] Anna Maria Beylunioğlu ve Özgür Kaymak, Kısmet Tabii… İstanbul’un Rum, Yahudi ve Ermeni Toplumlarında Karma Evlilikler, istos Yayınları, 2021.

[iv] Özgür Kaymak, İstanbul’da Az(ınlık) olmak, Gündelik Hayatta Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler, Libra Yayınları, 2017.

[v] Haris Rigas (ed.), Üç Milliyetçiliğin Gölgesinde Kadim Bir Cemaat: Arapdilli Doğu Ortodoksları, istos Yayınları, 2018.


73 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page