top of page
  • Ümit Yıldız

Değişen Mitler, Değişmeyen Devlet Aklı-II: “Sıkıntı olmasın diye haçı söktük”

Güncelleme tarihi: 14 Kas 2023




Mudanya’da sıcak bir yaz günü, aniden bastıran tek başıma bira içme isteğime engel olamayarak kendimi sokağa attım. Bu yeni taşındığım sevimli ilçenin sahilinde ilerlerken, sonradan eski bir Rum evi olduğunu öğrendiğim, içinden Rumca müziklerin yükseldiği mavi-beyaz renkli bir mekan dikkatimi çekti. İçeri girdim. Kendimle hoşça bir zaman geçirdikten sonra, mekanın girişine dekoratif amaçla konulan, Yunanistan’da yol kenarlarında da görebileceğiniz yol kenarındaki mabetlere benzer bir kilise maketi gördüm. Maketin yanına gittiğimde, haçının yerinde olmadığını fark ettim. Sebebini mekanda çalışan garsona sorduğumda ise aldığım cevap adeta yaratılan siyasi iklimin özetiydi: “Sıkıntı olmasın diye haçı söktük.”


AKP’nin ilk yıllarında benimsediği, eleştirisini yazının ilk bölümünde yaptığım hoşgörü miti üzerine kurulu “farklılıkların armonisi” anlayışı bugün terk edilmiş durumda. Türkiye, Gezi Olayları’yla ivmelenen bir otoriterleşme sürecinden geçiyor. Politik gücün tek kişide konsolide olduğu başkanlık sistemine geçişle birlikte, devlet aklının birincil önceliği olan “milli beka” ve “istikrar”ın yeni tanımı, Erdoğan iktidarının devamlılığı. Bu doğrultuda AKP, meşruiyetini popülist söylem ve icraatlar üzerinden temellendirmeye çalışıyor.

Popülizm, toplumu “saf halk”a karşı “yozlaşmış elitler” olmak üzere iki homojen karşıt gruba ayırarak, siyasetin halkın “genel irade”sinin ifadesi olması gerektiğini savunun bir ideoloji.[i] Bu iki kutbun sınırları, popülist iktidarın çıkarlarına hizmet edecek şekilde esner. Bu bağlamda, yazının ilk kısmında değindiğim, nüanslardan yoksun tekdüze tarih anlatısı olan mitler, “yozlaşmış elitler” olarak tanımlanan grupları devlet aklının politik ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden tanımlar.


AKP’nin popülist jargonunun vazgeçilmez unsuru olan “yerli ve milliler”e karşı “iç ve dış mihraklar” ikileminde Rumlar, devlet aklı nezdinde nerede konumlanıyor? Bu çerçevede, Rumlar özelinde “milli beka” ve “istikrar” ekseninde üretilen mitler neler? Otoriterleşen Türkiye’nin siyasi ikliminin, geniş anlamıyla Rum cemaatinin iç ilişkileri üzerindeki izdüşümü ne?


Yazının bu bölümünde, her biri detaylı bir araştırma gerektiren yukarıdaki sorulara istinaden genel bir bakış açısı sunmaya çalışacağım. Bunu yaparken yüksek lisans tezimdeki mülakatlardan faydalanacağım. Türkiye’nin siyasi atmosferinin hassasiyeti gereği, alıntıladığım bütün isimleri anonimleştirdim. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi içinse, Rum cemaatini oluşturan iki grubu “İstanbullu Ortodoks” ve “Antakyalı Ortodoks” olarak grupladım. Bu isimlendirmeleri tercih etmemin sebebi ise Antakyalı Ortodoksların kendilerini tanımlarken farklı kimliklendirme biçimleri kullanmaları.


Mudanya'daki haçsız kilise maketi


Popülist Söylem ve Rumlar

Cumhuriyet’in başından beri “gayrımilli” olarak tanımlanan Türk resmi tarihyazımının kök ötekisi Rumlar, AKP’nin ilk dönemlerinde, pragmatist bir refleksle “Türkiye mozaiğinin bir rengi” olarak anıldılar. Günümüzde ise bu anlayışın terk edildiğini, 2019 İstanbul Yerel Seçimleri’nden önce aşağıda sırasıyla paylaştığımız Erdoğan ve Canikli’nin yaptığı açıklamalardan anlıyoruz:


Burası İstanbul, bir diğer adıyla İslambol. Burası Konstantinapol değil ama burayı böyle görmek isteyenler var. Böyle görmek isteyenlere karşı 22 günümüz var. […] Allah yar ve yardımcımız olsun. Hiç unutmayın evelallah bu millet ezanlarının susturulmasına müsaade etmedi. Bu ülkede Kuran sesi dinmedi, bayrak inmedi.[ii]


Topal Osman Ağa’nın Kurtuluş Savaşı döneminde Pontuslulara karşı, bu bölgeyi Pontuslulaştırmak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin benzerini şu anda yine biz torunları tarafından verilmesiyle karşı karşıyayız. Daha doğrusu böyle bir yükle, böyle bir sorumlulukla karşı karşıyayız. O zaman Topal Osman Ağa hangi amaçla kime karşı bu mücadeleyi vermişse şimdi de aynı hain projeyi hayata geçirmek isteyenlere karşı o projeyi inşallah biz akamete uğratmak için Giresunlular olarak bu çalışmayı sürdüreceğiz.[iii]


AKP’nin, İmamoğlu’nu Milli Mücadele’ye referans vererek Pontusluluk ve Bizans üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışması, bize Rumlar bağlamında değişmeyen devlet aklı refleksini tekrar hatırlatıyor. Tarihi nüanslardan yoksun “iç düşman” miti, tıpkı Cumhuriyet’in ilk elli senesinde olduğu gibi, dönemin siyasi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden üretiliyor.


AKP’nin Rumlar özelinde popülizm malzemesi sadece Rum-Türk ortak tarihiyle sınırlı değil. Buna ek olarak, Rumların maddi kültürel mirasları da popülist diskur ve eylemde bir “egemenlik meselesi” olarak karşımıza çıkıyor. Sadece dini değil siyasi anlamı da tarihsel ağır bir yük taşıyan Ayasofya’nın 2020’de müzeden camiye dönüştürülmesi hakkında Erdoğan’ın aşağıda alıntıladığım konuşması, Doğu/Batı, Müslüman/Hıristiyan ikiliği kıskacında bir çatışma yaratıyor. Bu çatışma aracılığıyla, anayasal vatandaşlık tanımı hiçe sayılacak şekilde “Türk milletinin dini” olarak tanımlanan İslam üzerinden bir “mazlumluk miti” kurgulanıyor:


Cuma namazı ile birlikte Ayasofya’yı ibadete açmayı planlıyoruz. […] Bu kararın, içeride ve dışarıda çeşitli tartışmalara yol açması muhtemeldir. […] Ayasofya’nın hangi amaçla kullanılacağı konusu, Türkiye’nin egemenlik haklarıyla ilgilidir. […] Edebiyatımızın zirve isimlerinden Peyami Safa ise, “Ayasofya’nın müze haline getirilmesi, Hıristiyanlığın İstanbul üzerindeki emellerini bertaraf etmemiş, bilakis cesaretini artırmış, kışkırtmış ve azdırmıştır” diyordu. […] Ayasofya’nın dirilişi, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğe kavuşmasının habercisidir. Ayasofya’nın dirilişi, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fetret devrinden çıkış iradesinin ayak sesidir. Ayasofya’nın dirilişi, sadece Müslümanların değil, onlarla birlikte tüm mazlumların, mağdurların, ezilmişlerin, sömürülmüşlerin umut ateşinin yeniden alevlenişidir. Ayasofya’nın dirilişi, Türk Milleti, Müslümanlar ve tüm insanlık olarak dünyaya söyleyecek yeni sözlerimiz olduğunun ifadesidir.[iv]


AKP’nin kendi siyasi tabanını konsolide etmek amacıyla, Bizans/Osmanlı, Müslüman/Hıristiyan, Pontus/Türk ikilemleri üzerinden yarattığı mitler, bu toprakların asli unsurları olan Rumları “yerli ve millinin ötekisi” olarak konumlandırıyor. Bu düşmanlaştırmanın İstanbullu ve Antakyalı Ortodoksların ilişkiselliğine nasıl bir etkisi olduğunu Antakyalı Ortodoks Corç’tan dinliyoruz:


Ben Rum muyum? Bu tartışılır. Tartışılmayacak şey şu ki ben Ortodoksum. Bu sebepten dolayı da -ama öyle ama böyle- Rum cemaatinin bir parçasıyım. Bu ülkede yaşayan her Ortodoks gibi ya da bu olayı [Ayasofya’nın camiye çevrilmesi] duyan her normal insan gibi, bu kararı kınıyorum. […] Bu açıdan, Ayasofya’nın camiye çevrilmesini her şeyden önce bir güç göstergesi. Bu ülkenin gerçek sahibi kim, onu anlatmaya çalışıyorlar. […] Hem ülke içinde hem ülke dışında mücadele halindeler. Peki bu mücadelenin gerçekten 6000-8000 kişi kalmış Rumlara karşı verildiğini söyleyebilir miyiz? Bence bu fazla abartı olur. Ancak onlar bizim geçmişimizle, hayaletlerimizle savaş halindeler. Erbaş’ın kılıçla hutbe vermesi zaten bunu göstermiyor mu? […] Yunanistan’ın Ayasofya’dan sonra yaptığı açıklama yaptığı açıklama, Akdeniz’deki gerginlikler… İnsan korkuyor yani. Bir yandan böyle şeyler olunca kendimi cemaate daha bir ait hissediyorum, neticede kaç kişiyiz? E, diğer bir yandan da ülkeye olan bağım zayıflıyor haliyle. […] Tipleri [Ayasofya’nın önünde toplanan fanatikler] görmedin mi? Bu insanlarla nasıl bir arada yaşayabilirsin ki?[v]


Her ne kadar AKP’nin kendi iktidarını meşrulaştırmak için Rumlar üzerinden ürettiği popülist söylem ve icraatların referans noktası İstanbullu Ortodokslar olsa da bu düşmanlaştırmanın cemaatin de facto parçası olan Antakyalı Ortodokslar nezdinde bir endişe yarattığını söyleyebiliriz. Corç’un belirttiği bu endişeyi, Antakyalı Ortodoks Yahya bize tarihsel bir perspektiften temellendirerek sunuyor. Bunu yaparken, bir önceki yazıda detaylandırdığımız İstanbullu ve Antakyalı Ortodoksların karşılıklı bağımlılık halini de vurguluyor:


Doğruyu söyleyeyim, Rumlara çok hayran değilim. Ama öyle tansiyon yükseldiğinde insan çekiniyor. […] Çünkü benim bütün sevdiklerim Rum kurumlarında. Benim çocuklarım gitmiyor ama yakınlarımın çocuklara Rum okullarına gidiyorlar. […] 6-7 Eylül’de bu kiliseye [Kadıköy’de bir kilise] de saldırdılar. Önünüzdeki ikonaların hepsini kırdılar. […] Huzurlu bir mahalle [Kadıköy] burası. Gördünüz işte. Buraya gelene kadar kaç kişiye selam verdim. Müslüman hepsi. İyi anlaşırız. Bir sorunumuz yok ama işte… Anlıyorsunuz, değil mi?[vi]


Cumhuriyet’in başından itibaren adeta “Türk ne değildir?” sorusuna cevap verecek şekilde devlet tarafından inşa edilen Rum imajı, bugün AKP’nin “yerli ve milli” olarak görmediklerini itibarsızlaştırmak için kullandığı popülist bir araç. Devlet aklınca üretilen ne dünün “hoşgörü” mitinin ne de bugünün “iç düşman” ve “mazlumluk” mitlerinin, bu toprakların asli unsurları olan Rumları eşit vatandaş olarak görmediği aşikar. Bu da bize mitler değişse de devlet aklının Rumlara olan yaklaşımının değişmediğini gösteriyor.


Günümüzün kutuplaştırıcı siyasi ikliminde, devlet tarafından sistematik olarak ötekileştirilen Rum cemaatine de facto olarak dahil olmanın Antakyalı Ortodokslarda -kendilerini Rum cemaatine karşı nasıl konumladıklarından bağımsız olarak- bir kaygı yaratıyor. Bu kaygının altında ise günümüzde kendini Kürt, Alevi, mülteci, LGBTİ+ karşıtı linç vakalarıyla da gösteren “6-7 Eylül ruhu”nun hala canlı olması yatıyor. Bu politik konjonktürün, Antakyalı Ortodoksların Rum cemaatiyle ortak dini aidiyet ve ortak kurumlar üzerinden kurduğu bağı güçlendirdiğini söyleyebiliriz.


[i] Cas Mudde ve Rovira Kaltwasser Cristóbal, “Exclusionary vs. Inclusionary Populism: Comparing Contemporary Europe and Latin America”, Government and Opposition, 48 (2), 2012, s. 147-174.

[ii] “Erdoğan: Burası İstanbul, diğer adıyla İslambol ama Konstantinapol olarak görmek isteyenler var”, Independent Türkçe, 2 Haziran 2019, https://www.indyturk.com/node/38146/haber/erdoğan-burası-istanbul-diğer-adıyla-islambol-ama-konstantinapol-olarak-görmek, Erişim: 11.09.2022.

[iii] Yetvart Danzikyan, “İçimizdeki Pontus”, Agos, 7 Haziran 2019, https://www.agos.com.tr/tr/yazi/22518/icimizdeki-pontus, Erişim: 11.09.2022.

[iv] “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Ayasofya Açıklaması: Ayasofya’da Kılınacak İlk Namazın Tarihi Belli Oldu!”, 10 Temmuz 2020, Haber Global, https://www.youtube.com/watch?v=F0Hm2scQQ8g&ab_channel=HaberGlobal, Erişim:11.09.2022.

[v] Ümit Yıldız, L’inclusion dans une communauté marginalisée : les avantages et les inconvénients, Yüksek Lisans Tezi, Bordeaux Üniversitesi, 2020.

[vi] a.g.e


Öne çıkan görsel: 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın camiye çevrildiği ilk namazda Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş


5 görüntüleme

Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page