top of page
  • Elifsena Biroğlu

Hafıza, Anma ve Antakya

Güncelleme tarihi: 11 Eyl 2023



Kasım 2022’de Diyarbakır’a gitmek için İstanbul’daki havaalimanında beklerken nereleri gezip göreceğim, kimlere uğrayacağım, hangi yemekleri nerede yiyeceğim belliydi. Diyarbakır’dan karayoluyla sırasıyla Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep’e gidecektim. Planımın son günlerine doğru Zeugma’da büyülenmiş şekilde gezerken öğrendim ki Zeugma’daki eserlerin ustaları aslında bu işçiliğini zamanında Antakya’daki ustalardan öğrenmişler. “Zeugma yeterince kusursuzken Antakya’da neler sergileniyordur kimbilir?” diye söylenmeden edemedim.


Günler sonra artık planımın tamamlandığı sabah Antep’ten İstanbul’a gitmek üzere yola çıktım. Yol arkadaşımla arabadaydık, Adana’yı geçip Pozantı’da yemek molası vermiştik. Bir olmamışlık vardı içimizde, ama tarif edilecek türden bir his değildi. “Acaba” dedik, “bir yere daha mı gitseydik eve dönmeden önce?” Onun aklında zaten varmış, ama ben dönüş için çok uzak kalacağını, başka zaman gidebileceğimizi söylemiştim. Beni dinlemedi, iyi ki de dinlememiş. O gün Pozantı’da yemek yedikten sonra geldiğimiz onca yolu bir anda geri döndük ve Antakya’ya doğru yola çıktık. Antakya’ya gitmek, en çok da müzelerini gezmek yıllardır hayalimdi ama o gezinin bir planı olmadığı için yaptığımızın delilik olduğunu düşünmüştüm. Meğerse kendimize hediye vermişiz. Yol boyu merkezdeki tüm otelleri tek tek aradım ama hiçbiri müsait değildi. “Vay” dedim, “Demek Antakya kalabalık ve bol şenlikli olacak.” Eski bir taş oteli çok beğendiğimi, yer ayırmaları için yalvardığımı hatırlıyorum. Bana “Bir dahaki gelişinizde sözümüz olsun, bugün yerimiz yok, affedin.” demişlerdi. Bilmiyordum aynı otelin enkazında bir tanıdığımızı aramak için sosyal medyada yardım arayacağımı. Neyse, o gün Defne’de yer bulabilmiştim.


Antakya’ya giden inişli çıkışlı yol beni çok düşündürmüştü. Yukarıdan İskenderun Limanı’na bakmak da benim için heyecan vericiydi çünkü hep merak etmiştim. Annemi arayıp yolda haber verdiğimde, “Dağları aşıp vardık buraya!” dedim kendime bile inanamayarak. Aynı dağlara Mozaik Müzesi’ne girmeden önce arkamı dönüp baktığımda şunu söylediğimi çok net hatırlıyorum; “Düşünsene eski insanlar bu ihtişamlı dağa baktıkça korkmamış olabilir mi? İnsan Tanrı’yı bu dağlarda sanar tabii. Şimşek çaksa, deprem olsa şu koca dağdan bilirsin.” Sonrası zaten malum, her şanslı ziyaretçinin Antakya’ya adım atar atmaz başına geldiği gibi müzeler, Uzun Çarşı, künefe, kahve, pöç, kabak tatlısı ve daha sıralamaya gücümün yetmediği onlarca zenginlik… Ben bunları hatırlarken, deprem tatbikatı gününü de hatırlıyorum. Çınar ağacının altında oturup meşhur tatlıyı yedikten sonra, acı bir kahve içtiğim ana denk gelmişti. Ulu Cami minaresinden duyulan belli belirsiz bir ses, kısa süreli saniyelik sessizlik, sonra da hayatın sıradan akışında pek de bir şeyi değiştirmeyen bir tatbikat… İstanbul’da ben minicikken yaşadığımız o depremden kalma korkuyla her an aklında deprem ile yaşayan biri olarak, o tatbikat anını da hiç unutamıyorum, çünkü sadece gelip geçen bir dakikadan ibaretti o “önlem”. “Burada deprem olsa ne olacak kim bilir?” dediğimi hatırlıyorum. Keşke bunun cevabını hiç bilmeseydim.


Antakya güzeldi, sıcaktı, zengindi, insanı hoşsohbetti. Bir tanecik kömbenin, simidin tadına bakmak isteyince misafire ikram ederlerdi, eskicilerde dolaşırken bir anda gelip Antakya ve cam ustalarının tarihini anlatırlardı, adres sorunca “beni takip et” derlerdi, dakikalarca yolda hiç tanımadığın birinin ardına takılır giderdin. Çarşıda duyduğun Arapça, Türkçe, Süryanice ve nicesi birbirine karışırdı. İlk kilise oradaydı, Anadolu’nun ilk camisi oradaydı, müzeleri dünya çapındaydı, mutfağı zengindi tıpkı dili gibi gönlü gibi kültürü ve hafızası gibi zengindi. Antakya benim kişisel tarihimin ve belleğimin de önemli bir parçası olmuştu. Doğu’nun Kraliçesi hakkında –di’li geçmiş zamanda konuşmayı hala kabullenemiyorum, kabullenmeye de niyetimiz olmadığını biliyorum. Peki onu nasıl ve ne şekilde hatırlayacağız? Yeniden yaşamı nasıl yeşerteceğiz?

Aleida Assmann’a göre, semantik bellek kavramı zihnimizin depolama kapasitesinin görevlerini üstlenir ve genel bilgileri bizlere öğrenir. Bu öğreti, nereye ait olduğumuzu, hatırladığımız sosyal anıları, ortak travma veya kültürel birliktelikleri de besler. Öte yandan, Assmann’ın önerdiği epizodik bellek kavramı ise kişisel olaylarımızı, geçmişimizi ve zihnimizde gerçekleşen deneyimlerimizi içerir. Bizler, semantik ve epizodik belleklerimizde taşıdıklarımıza göre “bir şeylere” anlamlar yükler ve anımsarız.[1] James Wertch ise toplumların da tıpkı insanlar gibi DNA kodlarına sahip olduğunu düşünür.[2] Wertch’e göre, toplumsal anlatılar oldukça önemlidir çünkü bu kodlar (bu anlatılar) kültürel sınırlar çizer ve nasıl düşündüğümüzü şekillendirirler. Kuşkusuz bizler de Antakya’ya dair anılarımızı, bildiklerimizi, hislerimizi anlatarak bu kadim şehrin yeniden yeşermesine katkıda bulunacak ve şehrin hafızasını koruyacağız.


Başka bir toplumsal hafıza türü ise ilginç bir şekilde “anma”dır. Anmadan ne anladığımız ve neyi nasıl andığımız aynı zamanda gelecekte oluşacak olan şimdiye dair hafızamızın ve andığımız şeyin ileride okunacak tarihine katkıda bulunur. Antakya’nın “eski” ruhunu ve kimliğini kaybetmeden “yeni” haline bürünüp bir kez daha doğacağı önümüzdeki süreçte bizlerin onu nasıl andığı da önemli olacaktır. Kalbimizi ağırlaştıran kayıplarımızı, eskiden soluklandığımız Antakya kahvehanelerini, pazarlık yaptığımız çarşı esnafını, dudaklarımızdan hangi ibadethanede hangi dilde duaların döküldüğünü, şabatı-noeli-kandili nasıl kutladığımızı, danslarımızı, yemeklerimizi, komşularımızı anarak bu doğum sürecine başlamalıyız. Gelecek nesillerin de Antakya’nın havasını solurken gerçekten de orada; Antakya’da olduğunu hissetmesini sağlamalıyız. Peki, şimdilik “fiziken terk edilmiş” gözüken Antakya’ya kimler geri dönecek? Nasıl geri dönecek? Anmanın siyaseti öyle ki burada da önemli görevleri üstlenecek.


Bir insanın bir mekândan, evinden göç etmesi o an veya geleceği için daha iyi şartlar aradığına dair bir işarettir. Peki varılan yerden geri dönüşün gayesi bundan farkı olabilir mi? Bence mutlaka farklılıklar içerir. Bir kere, geri dönülen yer tanınmış, bilinmiş, aşina olunmuş yerdir. Geri dönülen yer, büyük oranda evdir. Bana kalırsa, insanın terk ettiği –etmek zorunda kaldığı- bir yere geri dönme kararı alması bireysel faydasından çok öncelikle “aidiyet duygusu” ilgili bir karardır, bu aidiyet de hafıza ile doğrudan bağlantılıdır. Ya döndüğümüz yeri bıraktığımızla aynı bulamaz ve aidiyetimizi hissedemezsek? İşte bu sebeple en çok da Antakya özelinde şehrin karakterinde olan biricik parçalar hayati önem taşıyor. Bu parçaları yerine koyup geliştirmekte hafızamızın rolünü küçümsememeliyiz. Pekâla, mekânın/evin fiziken terk edilme sebebi bir doğal afetse, bu durum bazı karar koşullarını farklılaştırabilir. İşte bu yüzden Antakya’yı hak ettiği gibi anmalıyız diye düşünüyorum. Nerede kimin hatalı veya doğru kararlar verdiği, kimin hangi kurala ne kadar uyduğu ya da uymadığı, kimin hangi mirasa nasıl sahip çıktığı, nelerin doğru nelerin vicdana, bilime, Antakya’ya aykırı olduğu ve neden bugün bu felaketin yaşandığı en çok da Antakyalıların anma pratiklerinde yer almalı. Böylece Antakya’nın yeniden doğumunda halkın doğru talepleri eşliğinde, doğru yanıtlara ulaşabildiği ve bu değerler üzerinde yükseldiği bir ortamda öncelikle barınma konusu güven temelinde çözümlenmeye başlar. Barınmanın, Antakya’nın gerek merkezinde gerek köylerinde dokusuna uygun bir işçilikle inşası yine hafızamız ile alakalı olacak. Ve elbette bunu takip edecek olan ekonomik planlar, kamusal haklardan yararlanma, diyaloğa açık yöneticiler, sivil toplum, çeşitli disiplinlerden yerli yabancı uzmanlar, halk ve diğer paydaşların bir arada olacağı şeffaf bir planlama süreci “eve geri dönüş” için mutlaka önem arz edecektir. İşte bu sebeple hafızaya ve anmaya sahip çıkmak, bugün yazılmaya başlanan geleceğin tarihi için bir umut ışığı olacaktır.


Antakya, çocuklarını ve misafirlerini sarıp sarmalamaya her dönemde hazır olduğunu defalarca insanlığa öğretmiş ve kanıtlamış özel bir yer. Onu hak ettiği bu yeni doğumuna hazırlamak, ona hizmet etmek, neler olduğunu unutmamak (iyi ve maalesef acı haliyle de), onu çocuklarıyla yeniden buluşturmak daha önce olduğu gibi bir şekilde yeniden, fakat bu kez bizim dönemimiz insanlığına, yüklenmiş bir sorumluluk…


Milattan önce 106’da doğan Cicero, “Antakya eskinin şanlı ve varlıklı kenti, eğitilmiş insanların ve özgür bilimlerin yurdu.” demişti. Bu önermeyi, “eski”den çıkarıp geniş zamanda kabul görmesini sağlamak da bizlerin elinde olacak. Yeter ki Antakya’ya dair hafızamızı, kişisel ve toplumsal olarak yaşatalım ve doğru anabilelim. Janina Bauman, otobiyografiler ve hafızalar için “tarihin boşluklarını dolduruyorlar”[3] tabirini kullanır. Eğer neler yaşadığımızı unutmaz ve hepsine sahip çıkarsak, her daim anlatarak ve birbirimizi anlayarak “eski bilimler yurdu” Antakya’nın geleceğimizin de Antakyası olması için çalışabiliriz.


Yeniden Kurtuluş Caddesi’ni aydınlatıp, Antakya yeniden hepimize ev olana dek…


[1] Assmann, A. (2008). Transformations between history and memory. Social Research: An International Quarterly, 75(1), 49-72.

[2] Wertsch, J. V. (2012). Deep memory and narrative templates: Conservative forces in collective memory. In Memory and political change (pp. 173-185). Palgrave Macmillan, London.

[3] Bauman, J. (2002). Memory and imagination: Truth in autobiography. Thesis Eleven, 70(1), 26-35.



13 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page