top of page
  • Ketrin Köprü

“Aziz”in hayali Antakyası

Güncelleme tarihi: 23 Ağu 2023

Fotoğraf: Show TV

Kasım ayında Antakya’nın 1930’larını konu aldığı iddiasındaki Aziz dizisi yayınlanmaya başladı. Bu dizi, iddiasıyla benim gibi birçok Antakyalıyı heyecanlandırsa da, daha ilk bölümden itibaren ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü Antakya’ya benzetilmeye çalışılan bir platoda çekimi yapılan dizide (bazı kısımları Antakya’da çekiliyor) ne yazık ki Antakya’ya ait bir şey bulmak oldukça zor. 1930’lar Antakyası’nı konu alan bir yapıttan, şehrin tarihine ve kültürel değerlerine dair bu kadar özensiz olmamasını beklemek de haksızlık olmaz diye düşünüyorum.

“Bu şehrin esas sahibi biziz”

Henüz izlememiş olanlar için diziyi kısaca anlatayım. Aziz Payidar, Antakya’nın en büyük ve tek halı üreticisi olan Payidar ailesinin oğludur ve gayet refah ve zenginlik içinde büyümüştür. Fakat Aziz’in hayatı, manda yönetimi altındaki Antakya’yı tek başına yöneten Fransız delegesi Mösyö Pierre’in oğlu Andre’yi öldürmesiyle bir anda değişir ve şehri terk etmek zorunda kalır. Birkaç yıl sonra şehre döndüğünde her şey değişmiştir. Babası iflas ettikten sonra hayatını kaybetmiş, onun ortağı olan amcası Payidar şehrin halı üretimini ele geçirmiş ve Fransız güçleriyle işbirliği içindedir. Sevdiği kadın Dilruba, artık amcasının oğluyla nişanlıdır.

Aziz’in Antakyası’nda bu dönemde yalnızca karikatürize Fransızlar ve onların zulmü altında ezilen veya onlarla işbirliği içinde olan Türkler yaşıyorlar. Bir de bu düzeni değiştirmeyi amaçlayan Aziz elbette ki. Bunun üzerinden hikayede çok net bir biz ve onlar ikilemi kuruluyor ve Aziz’in ağzından henüz ilk bölümde “Bu şehrin esas sahibi biziz” lafını duyduğumuzda, aklıma ilk olarak şu soru geliyor: Bizden kasıt kim? Zira dizide Fransızlar ve Türkler dışında bölgede yaşayan tüm Müslüman ve gayrimüslim unsurlar hikayeden silinmiş. Bugünkü Antakya’nın toplumsal dokusunun önemli parçaları olan Hıristiyan, Alevi ve Yahudi toplumlar bu hikayenin neresinde? Bu toplumlar ve bunlara ait ibadethaneler gibi şehrin mimari dokusunu oluşturan binalar nasıl yok sayılabildiler? Hikayede bu toplumların dilleri de görünmez kılınıyor. Nitekim, inandırıcılık adına hikayedeki Fransızlar kırık bir Türkçeyle konuşurken, Türklerin dilinden İstanbul Türkçesi berraklığında aksansız bir Türkçe dökülüyor. Bugün bile sokağın dillerinden olan Arapça hiçbir karakterin aksanına nasılsa tesir etmiyor.

“Gavur döver gibi dövdüler bizi”

Fakat dizideki Müslüman karakterlerin diline tesir eden net bir şey var, o da nefret söylemi. Gayrimüslimlere karşı ayrımcı bir ifade olan “gavur” kelimesi, dizi karakterlerinin dilinden düşmüyor. “Gavur döver gibi dövdüler bizi”, “Fransız gavuruna köle olmayacağım” gibi replikler, her bölümde duyuluyor. Bu kelimenin birçok Antakyalı gibi benim hayatıma Antakya’dan farklı sebeplerle ayrıldıktan sonra girdiğini düşünürsek, böylesine aşağılayıcı bir kelimenin Antakya’nın ve Antakyalıların gündelik yaşantısında olmadığını söyleyebiliriz. Bu durumda dizi gerçeklikten iyice uzaklaşarak yine bölge insanına yapay gelen bir hikaye üzerinde ilerliyor.

Son olarak, dizide dikkat çeken bir diğer gariplik ise kötü karakterin ismi. Dizinin adı Aziz iken, Fransız delegenin isminin de Pierre olarak seçilmesi, akla ister istemez Antakya’daki kadim kiliseyi getiriyor. Saint Pierre (Aziz Pierre) Kilisesi, sadece Antakyalılar için değil, dünya Hıristiyanları için büyük öneme sahip bir yapı. Basit bir tesadüf olması muhtemel olsa da, Pierre adının seçilmiş olması yine de ilginç.

Ezcümle, Aziz dizisi 1930’lar Antakyası’nı anlattığını sanıyor. Her ne kadar sahnelerden birinde arkalardan gelen çan sesi kısa süreliğine de olsa “Antakya budur” dedirtse de, birçok kültüre beşiklik etmiş böylesine güzel bir şehri yanlış aktarıyor. Ve bununla kalmayıp bölge insanının dini ve kültürel yapısına dair aşağılayıcı bir üslup benimsiyor.


4 görüntüleme

Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page