top of page

Boş arama ile 233 sonuç bulundu

  • Antakya’da Noel Çocuk Piyesi Üzerine Bir Hatırlama: “Ve o gün sen de artık o fotoğraftasın…”

    Bu röportaj, Antakya’daki Noel hafızasının çocuklar üzerinden nasıl aktarıldığına dair bir hatırlama alanı açıyor. Yıllar boyunca kilise içinde tekrar eden Noel çocuk piyesi; yalnızca İsa’nın doğumunu anlatan bir sahneleme değil, cemaatin çocuklukla, aidiyetle ve süreklilikle kurduğu ilişkinin parçası olmuş. Sevgili arkadaşım Talin Hüseyinoğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda çocuk piyesi etrafında şekillenen hazırlık sürecini, sahne arkasını ve kendi çocukluğundan bugüne uzanan deneyimini konuştuk. Depremle birlikte kesintiye uğrayan bu ritüelin, bugün nasıl hatırlandığını ve gelecekte nasıl yeniden mümkün olabileceğini konuştuk. Talin Hüseyinoğlu’na tatlı anılarını benimle paylaştığı ve yayınlamama izin verdiği için çok teşekkür ederim. Röportaj: Elifsena Biroğlu E.B: Noel’de çocukların sergilediği bu piyesin cemaat içinde özel bir ismi var mı?  T.H: Yani “çocuk piyesi”, “Noel çocuk piyesi” olarak biz hep öyle biliyorduk küçüklükten beri. Spesifik bir isim verdiğimiz bir tören değildi. 23 Aralık'ta sergilerdik. Ancak, eğer 24 Aralık bir hafta içi güne denk gelirse, çocukların katılabilmesi adına hafta sonuna denk gelsin diye bazı senelerde kaymıştır piyesin günü. Genelde Aralık’ın 23’ünde olur. Piyes sonrasında da bir çocuk eğlencesi düzenlenir.  E.B: Piyese hazırlık süreci nasıl işlerdi?  T.H: 1 buçuk, 2 ay kadar piyese hazırlanıyorduk. Her hafta bir gün mutlaka piyese zaman ayırıp toplanmaya çalışıyorduk. Ancak bu hazırlıktan önce her yıl bir şekilde vakıfla ve ailelerle piyesi yapıp yapmamak konusunda nedense konuşulurdu. Aslında piyesin yapılamadığı sadece birkaç sene vardı, normal şartlarda hep düzenlerdik. Pandemi ile beraber piyesin seyri kesildi ve depremle beraber zaten tamamen ortadan kalktı aslında. E.B: Piyesin konusu, odağı ve akışı nasıldı?  T.H: Aslında kısaca özetlemem gerekirse bu Noel’i anlatan bir piyes. Hristiyanlar Noel'de İsa'nın doğumunu kutlarlar ve Meryem'in gebelik haberini almasından başlayan sonra o zamanki yönetici Herodes'in bu doğacak çocuktan korkması, ki bu da bir Yahudi inancından kaynaklı gelir ve İsa'nın peşine düşmesiyle süre gelen bir süreç anlatılır aslında. Mütevazilik üstünden gelen bir ahırda doğma hikayesi var İsa'nın. Meryem'in ve Yusuf'un hareket halinde olması, Meryem’in zorluklar içinde, ahırın içinde doğurmak zorunda kalması gibi bir süreç var oyunda. Bunu takiben bir yıldızı takip eden kahinler var. Bu hikâyede, o çocuk (İsa Mesih) doğduğunda yıldızlardan bir tanesinin bir yere doğru hareket edeceği inancı var. Aslında bütün bu hikâyeyi çocuklar üstünden anlatırdık piyeste. Oyun boyunca karşılaşılan çobanlar var mesela. Onların da dahil edildiği bu hikayeleri anlatan ilahiler var. Mesela Beytüllahim kentinde bir çoban doğar. Onun da (İsa Mesih) bir çoban olduğu; yani halktan gelen bir geçmişi olduğu anlatısına dair ilahiler söylenir piyeste. Piyes, metinleri gereği daha büyük yaştaki çocukların anlatıcı, sunucu olduğu; küçük çocukların ise daha çok tek kelimelik veya tek cümlelik rollerinin olduğu bir akışımız olurdu. Çok uzun yıllardır çok az değişikliklerle sürdürülen o piyes metni, küçük çocuklara da görev veren, duran rollerde oranın içinde bulunmalarını alan açan, biraz daha büyük çocukların onun içinde var olabileceği tek cümlelik şeyler, daha büyük, bu görevin sorumluluğunu alabilecek çocukların da aslında bu piyesin yürütücüsü olduğu bir törendi.  E.B: Piyes metninin sürekliliğinden ve ilahilerden bahsettin. Hep aynı ilahileri mi okurdunuz? Kaç tane ilahi okuduğunuzu hatırlıyor musun?  T.H: İşte bazen daha büyük hani bir enstrüman çalan mesela bir sene öyle yapmıştık hani enstrüman çalan gençlerden biri gitarıyla çocuk korosuna eşlik etmişti. Biraz daha böyle nesilden nesile aktarılan bir şekilde zaten hep herkesin bir şekilde hakim olduğu bildiği ilahiler bunlar ve işte büyüklerin çocuklara öğrettiği daha sonra o çocuklar büyüyünce bir sonraki nesil çocuklara öğretilen şekilde giden ilahiler değişmiyor. Zaten çünkü onlar aslında kilisenin içindeki çocuk ilahileri. 8-9 ilahi okurduk. Metin çok değişmezdi. Bazen birkaç senede bir birkaç revizeyle, örneğin; “ya şu cümleyi düzeltelim, bu düşük kalmış gibi” gelen yerler ile ilgili çalışırdık. Ama genelde tüm akış aynıydı. Bazen çocukların içeri girişini değiştirirdik. Çocukların piyes için içeri girişi özeldi. İçerisi kalabalık olurdu, aileler oturduktan sonra önde zilli yürütücü gençler arkada çocuklar el ele küçükten büyüye doğru sıralanmış şekilde yani rollerinin dağıldığı şekilde girerlerdi.  İmkânımız olduğunda biraz daha dekorlar yapabilirdik. Mesela kilisenin ortasına kurulmuş bir mağara yapardık. Kilisenin içindeki ağacı beraber süslerdik. Ama hani seneler içinde değişebiliyordu bunlar. Bazen dekora önem verilirdi bazen fırsat bulunamazdı ve sadece piyese çalışılırdı.  Ama ana akışımız herkesin çok bildiği, tanıdığı çok da şaşırtıcı olmayan bir tanıdıklıkla sürerdi. Ben küçüktüm; piyeste o koyun olan çocuklardan biriydim, sonra büyüdüm, sunucu oldum; orayı yönettim.  Bazen görünürde bir rolüm olmasa da ya da arkada müziği ayarlayan ya da o çocuk korosunu yönlendiren bir genç olarak görev aldım. Çünkü piyesimiz böyleydi; varlık gösterebildiği bir yerdi çocukların ve gençlerin. Tabi burada daha büyük yetişkinlerin de yönlendirmeleri oluyor ama kendi içinde akan ve seneler içinde görevler hiyerarşisinde büyüyebildiğin, bir sene önce küçük bir koyunken bir sene sonra işte o Meryem'i canlandırabilmek ya da o koroda yönlendiren olabilmek ya da o ilahiyi öğrenirken öğreten bir yere kadar gidebilmek… Herkes ister istemez o işin bir parçası olarak büyüyordu, doğası gereği.   Talin Hüseyinoğlu katıldığı bir Noel piyesinde (en solda) E.B: Peki şimdi o günde ve o kilise bahçesinde olduğunu hayal et. İlk adımını attın ve kilise avlusundasın. Avluya girdiğin andan itibaren piyese dair neler görüyorsun? T.H: Kilisenin üstünde bir yıldız var, bazı ağaçlar süslenmiş… Daha doğrusu ışıklarının açılmış, her yıl o ağacı tekrar tekrar süslemezdik, o ışık orada dururdu ve biz sadece bir düğmeye basardık. Kilisenin içi biraz daha tabi ki görkemli… Ortada bir Noel Ağacı var; eğer bir mağara kurabildiysek oranın normal ayin düzeninden geçtiği, tiyatral ortamın sağlanabileceği bankların kenara çekilmesi… Ya da mumlukların bir yere alınması… Kıyafet değiştirecek çocuklar için kıyafetleri koyduğumuz yerler var. Ama tabi her şeyden önce tatlı bir heyecan var, süslemeden ziyade o çocukların bir buçuk iki aylık eğitim ve bunu hazırlama sürecinin o gün meyvesini alacağımız için… Toplantı salonlarından bir tanesinde çocukları beklettiğimiz, hazırlıklarını, kostümlerini ve bizim onlara yardım ettiğimiz şeyleri çok net hatırlıyorum. Çocukların kostümleri yeni yapılmış şeyler değildi, hatta nereden geldiklerini de tam hatırlayamadığım kıyafetler… Papaz kıyafetinin iç kumaşını bir şekilde piyesin bir parçası yapmışız seneler içinde… Kadınların bıraktığı eşarpları o dönemi anlatan kıyafetler için çocukların başına tokaladığımızı hatırlıyorum… Çocukların koroda kırmızı renk giyinmesine önem verirdik. Noel şapkası başlarında, yıldızlar ellerinde… Piyeste müjdeyi veren kişi melek olurdu, tüm piyes boyunca üstte asılı gibi dururdu ve ara ara bütün ışıkların kapanıp sadece oradaki ışığın yanmasıyla o meleği görürdük…. Melek rolündeki çocuğun olduğu yer, kilisede ortadaki sütunların üst kısmında balkon gibi bir alandı, ses sistemlerinin olmadığı dönemlerde aslında oradan İncil okumaları yapılırdı ya da ayin sürecinde papazlar oraya çıkıp okumalar yaparmış. Sanırım en sıkıcı rol, orada tek başına asılı duran melek olmaktı ama tüm kiliseyi en güzel yerden izleyen de o olurdu…  E.B: Piyesi ve kiliseyi düşündüğün zaman aklına bir koku geliyor mu? Mesela buhur yakılıyor muydu?  T.H: Kilisede zaten hep yansa da yanmasa da var olan, artık işlemiş bir kokuydu buhur… Ama piyese özel olarak bir dolaptan senede bir kere çıkan kostümlerimizin kumaş kokusu kalmış aklımda. Bir de Noel Baba kıyafeti giyinen büyük gençler olurdu ve onlar piyes sonunda ortaya çıkıp ellerinde çuvallarla hediyeleri taşırlardı. Biz de dışarı çıkıp çocuk eğlencesini başlatırdık. O çuvalın kokusunu hatırlıyorum.  E.B: Kendi küçüklüğünü düşününce, piyesi koyun rolü yaptığın hali ile hatırlıyor musun? Sana neler söylüyor bu anılar? T.H: Yani bir yandan tabii ki hani çok küçüksün ve bir piyes varlığının bilinci tabii ki yok. Orada bir şeyin parçası olma hissini hatırlıyorum. Bir yandan sıkıldığımı hatırlıyorum, koyun olan çocuk için işler zor aslında. Çünkü emekler pozisyondasın. Üstünde bir post var, bir yandan çok anlamlı… Hani koyun olmayı beklemek heyecanlı çünkü onun parçasısın ve çok az bir rolün var zaten. Bir yandan ise o görevi tamamlamak var… Piyeste bir de büyükler var… Özendiğin şey; o piyesin içinde bir parçası olarak büyümek ve bulunmak istediğin yer o büyüklerin geçine onu devam ettirebilmek.   Talin Hüseyinoğlu’nun (ortada) koyun olarak katıldığı piyes E.B: Şimdi baktığın yerden o günleri nasıl anlamlandırıyorsun? Piyes, özellikle de depremden sonra cemaat için nasıl şekillerde devam edebilir? T.H: Şu an anlayabildiğim ama o zamanlar çok da anlamlandıramadığım bir yerden yanıtlayayım. Ankara'ya döndükten sonra da çok düşündüm. Neden yapmışız ki bunu? O küçük çocukların bazısını hatırlamıyor bile piyesi… O çocukluk içgüdüsüyle bir şeyler yapıyorsun piyeste bazen belki sıkılıyorsun belki gitmek istiyorsun. Ama günün sonunda oradasın ve sana dair bir şeyin parçasısın. Sana dair bir kültürün içindesin. Piyes ve o süreç aslında daha önce hiç içinde yer almamış olsan da çok tanıdık. Çünkü duymuşsun, bir ablan sana kendi küçüklük fotoğraflarını göstermiş. Ve o gün sen de artık o fotoğraftasın… Ne kadar önemliymiş ne kadar anlamlıymış… Senin için bir şey düzenleniyor. Sonrasında her sene olduğu gibi biliyorsun ki sana oradan bir hediye gelecek, bir şey yapacaklar veya senden daha büyük insanlar var ve sana kendi anılarını anlatıyorlar. Ve biliyorsun ki aslında tam farkında olmadan da o da aynı şeyi yapmış, o da küçük koyun olmuş, o da sıkılmış ama o da mutluymuş. Aynı piyes bugün yine çok rahat yapılabilir. Belirli bir mekân arayışından daha çok oradaki şey: kültürümüzde var olanı yaşatmamız. Ancak başta kilise olmak üzere keşke hepsi geri gelse…. O bahçede o heyecanla bekleyen içeri o coşkuyla giren çocukları tekrar görebilsem. Biz orada çok heyecanlı ve mutluyduk ama ben şu an depremi yaşamış çocuklarda artık o mutluluğu, o heyecanı o kadar saf haliyle görebileceğimden emin değilim. Umarım onun parçası olmanın heyecanı bir şeyle kirletilmemiş bir halde tekrar oluşabilir. Yani sadece o olur burada. Umarım onun parçası olmanın heyecanı bir şeyle kirletilmemiş bir hali tekrar oluşturulabilir, oluşturabiliriz. Umarım… E.B: Anılarını bu denli özenle ve naifçe paylaştığın için teşekkürler Talin.   Talin Hüseyinoğlu ve arkadaşları Noel Piyesi’nde Çocuklara dair son not Talin’in anılarından yola çıkarak, bu röportajın asıl taşıyıcıları olan çocuklara dair küçük bir not düşmek isterim. Bu piyes, onlar için çoğu zaman bir oyundan, bir kostümden ya da ezberlenen birkaç cümleden oluşan bir “bir arada olma haliydi” belki. Ama yıllar sonra dönüp baktıklarında, o sahnede durmanın, bir ilahiyi başkalarıyla birlikte söylemenin ve bir topluluğun parçası olmanın hissi geride kalıyor. Bugün depremden etkilenen çocuklar için bu tür ortak anıların, güvenli tekrarların ve birlikte olma hâllerinin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Dileğim, onların da bir gün kendi anılarına dönüp bakabilecekleri, kim olduklarına dair başta mekânsal olmak üzere aidiyet hislerini yeniden kurabilecekleri güvenli ve sıcacık alanların çoğalmasıdır. Bunun için çok çalışmalı ve çok fazla değeri yaşatmalıyız. İnanan, kutlayan, Antakya’yı özleyen, yasını tutan, umudunu taşıyan herkesin Noel’i ve yeni yılı kutlu olsun.

  • Gelecek Nesillere Aktarılacak Dijital bir Anıt: “Antakya’da 6 Şubat'ı Haritalandırmak”

    6 Şubat depremlerinden sonra farklı ölçeklerde de olsa tüm Antakyalılar olarak bir şekilde yas sürecinde bulduk kendimizi. Ben 6 Şubat 2023 depremlerinde annem Berna’yı, babam Kemal’i, ablam gibi olan kuzenim Eylem Abla’mı, çok değerli Arapça hocam Fida’yı ve onlarca yakın sevdiğimi kaybettim. Annem ve babamın naaşlarına hala ulaşamadım. Hukuki süreçlerim de devam ediyor. Her gün, yasımı nasıl anlamlandırabilirim, kaybımı nasıl kayda değer bir mücadeleye dönüştürebilirim diye düşünüyorum. Bu düşüncede de yalnız olmadığımın bilincindeyim. Sayılarla değil, yüzlerle; istatistikle değil, hikâyelerle hatırlanmalı yaşadıklarımız bana kalırsa. İhmallerin, sorumsuzlukların bedelini canlarıyla ödeyen insanların adalet arayışı sadece mahkeme salonlarında değil, hafızamızda da sürüyor ve maalesef bir yandan da bu hafıza mücadelesinin de akıbeti biz depremzedelerin elinde. "6 Şubat’ı Haritalamak" projesi tam da bu yüzden önemli. Çünkü bu proje, kaybettiklerimizi birer sayı olarak değil, isimleriyle, hikâyeleriyle, anılarıyla yaşatma çabası. Yasın, dayanışmaya ve dirence dönüştüğü bir yer. Antakya, kolektif bir sınavdan geçiyor. Ve bizler, bu yası ortaklaştırarak, kayıt altına alarak, mücadele ederek bir gelecek kurabileceğiz sadece. Şimdi bu önemli hafıza çalışmasını hayata geçiren iki isimden, Şule Can ve Pınar Yeşiloğlu’ndan dinleyeceğiz “Antakya’da 6 Şubat’ı Haritalamak: Sanal Bir Anıt” projesini. Bugün projenin nasıl ortaya çıktığını, neyi hedeflediğini, nasıl işlediğini ve bize nasıl umut verebileceğini konuşacağız. Bu söyleşiyi hazırlarken yalnızca söyleşinin konusu olan bu projeyi tanıtmak değil, aynı zamanda kişisel bir yasın izini sürmek istedik aslında ve bu konuda sizleri de biraz düşündürmek istedik.   Röportaj: Yiğit G. Torun   Öncelikle kısaca çalışmanızı anlatabilir misiniz? Çıkış noktanız neydi ve bu proje ile neyi amaçlıyorsunuz? İlham aldığınız bir çalışma oldu mu bu süreçte?   Şule Can (Ş.C.): Çıktığımız bu yolculukta yasın derinliğinde ve yıkımın gerçekliğinde dolaştık her gün. 6 Şubat’ı haritalamak depremde kaybettiklerimizi sonsuza kadar hatırlamayı amaçlarken kaybettiklerimize dair bir envanter örneği de sunmayı amaçlıyor. Bu çalışmanın ortaya çıkmasında ve geliştirilmesinde birden fazla faktör var. 2023 depremleri sonrasında benim de Antakya’da parçası olduğum her grubun ölen kişi sayısı ve kimin hayatta kaldığına ve kimin nerede vefat ettiğine dair soruları ve konuşmaları gündelik hayatımızın en önemli parçası haline gelmişti. Aslında bir haritaya bakıp çöken her binayı ve içinde vefat edenleri işaretleme şansımız olsaydı diyerek başladı her şey. Depremde ölen kişi sayısı hala tartışmalı bir konu. Bu tartışmanın kendisi de çıkış noktalarımızdan biri. Pınar’ın ‘Hart Island’ (New York’ta bir milyon kişinin gömülü olduğu kimsesizler mezarlığı) çalışması ve Nehna’nın ‘Beledna-hafıza haritası’ depremde kaybettiklerimiz için de dijital bir platform fikrine ilham oldu.   Pınar Yeşiloğlu (P.Y.) : Ben de deprem sürecinde uzakta olduğum için kendimi çok çaresiz hissediyordum. Depremde kaybettiklerimizi ancak birkaç sosyal medya hesabında denk gelince görebiliyorduk. Ve çoğu zaman bu kişilerin isimleri ya da depreme yakalandıkları adresler paylaşılmıyordu. Birkaç ay sonra kafamı biraz toparladıktan sonra 2018 yılında kütüphanecilik yüksek lisansı yaparken üzerine tez yazdığım kimsesizler mezarlığı haritalama ve veri tabanı projesine benzer bir yol ile depremde kaybettiklerimizi tespit edebileceğimizi fark ettim. Hart Island New York’ta olan ve bir milyon kişinin gömülü olduğu bir kimsesizler mezarlığı ve bunu haritalandırma çabasına dair bir proje.   Hatay’da aslında kaybı olan insanları düşündüğümüzde çeşitli yaş gruplarından ve eğitim seviyelerinden insanlarla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla bu internet sitesinin kullanımıyla ilgili bende bazı soru işaretlerine sebep oluyor. Teknik olarak site kullanımını açıklayabilir misiniz ve herkes için kolay bir kullanımı var mı sizce?   Ş.C : Evet, bu konu çok önemli. Biz proje ekibimizle ve var olan kısıtlı imkanlar ile kullanıcılar için en kolay ve en erişilebilir şekilde nasıl ilerleyebiliriz sorusu hep gündemimizde oldu. Yıkımı haritalamak oldukça zorlayıcı çünkü bu çalışmada adres bazlı ilerlemek gerekiyor ve haritada doğru şekilde işaretleme yapılması önemli. Bu nedenle geliştirdiğimiz haritalama anketi çok karmaşık olmasın diye uğraştık. Websitesinde katkı sunabileceğiniz iki ayrı anket var: Biri vefat edenlere dair girilen bilgiler (ölen kişi sayısı, adresleri ve isimleri) diğeri ise vefat edenlere dair anıları veya fotoğrafları girebileceğiniz bir anket. Bu bağlamda iki anket de çok kısa ve net sorulardan oluşuyor. Websitesi her telefondan ya da bilgisayardan rahatlıkla erişilebilir olacak şekilde tasarlandı. Öte yandan hem Türkçe hem İngilizce versiyonuyla daha fazla kişiye ve Antakya dışında yaşayan Antakyalılara da erişilebilir kılmaya çalıştık. Siteye girer girmez ‘anıları paylaş’ veya ‘ölümleri paylaş’ butonlarından katkı sunulabilir.  Her yaşı ve her bölgeyi düşünerek ve özellikle Antakya’daki internet sorununu göz önünde bulundurarak basit ve tıklandığında internet kötü olduğunda bile açılacak bir site ve harita oluşturmaya çalıştık.   P.Y: Projenin ilk başlarında harita nasıl işleyecek diye anlamak için veriye ihtiyacımız vardı ve ben ilkokul arkadaşlarım ve aile bireylerine ulaşıp birçok isim ve adres topladım. Bu bilgileri Şule ve ekibi direkt olarak websitesine ekleyebildi. Şule ve Lubna (Omar) Antakya’ya giderek saha çalışmasında da bulundu ve ellerinde toplu olarak isim-adres olan insanlarla görüşerek bu bilgileri kaydetti. Siteye internet bağlantısı gibi türlü sebeplerden dolayı veri girmekte zorlananlar olabilir. Bize ulaşırlarsa, bu bilgileri biz de form doldurmalarına gerek kalmadan ekleyebiliriz. Rana Apartmanı (Fotoğraf: Eren Can tarafından platforma eklenmiştir   Anladığım kadarıyla nicel olarak bir sayı tespit etmeye çalışma çabasından öte bu projede aynı zamanda bir dijital hikaye anlatımı vurgusu da söz konusu. Yıkımın ve ihmallerin büyüklüğünü düşünmek açısından ölen ve naaşı bulunamayan insanların sayısının öneminin farkında olsam da kendimden yola çıkarak geride bıraktığımız her sevdiğimizin hikayesini aktarabilmek de çok kıymetli geliyor bana. Siz de buna benzer bir amaçla mı yola çıktınız?   Ş.C : Evet, benim kişisel olarak depremde kaybettiğim arkadaşlarım ve akrabalarım için onları sonsuzluğa taşımak fikri ve onların bize kattıklarına dair hiçbir şeyin kaybolmaması arzusu en büyük ilham kaynağımdı. Örneğin depremde kaybettiğimiz aktivist ve insan hakları savunucuları Hatice Can - Mithat Can çifti benim politik kimliğimin ve hafızamın çok değerli parçaları. Depremden sonra gidenlerin hikayelerini herkese haykırmak istediğimi duyar gibi oldum. Bu da sanal bir anıt ve ölenlere dair anılara yer verdiğimiz bir web sayfası fikrini doğurdu. Şunu da söylemeliyim: Uzunca bir süre depremde hayatta kalmanın suçluluğu ile baş etmeye çalıştım. Gidenleri unutmamak ve kentimin geleceği için savaşmak gidenlere bir borç. Başka türlü iyileşemeyiz.   P.Y: Depremde birçok aile bütün bireyleriyle yok oldu. Kalanlar olarak bu insanları hatırlamak ve hatırlatmak bize düşüyor. Aksi halde, unutturmak zaten sistemin, kötülerin en çok istediği ve üzerine titizlikle çalıştığı şey. Eğer kaybettiğimiz sevdiklerimizin hikayelerini şimdi paylaşmazsak pek yakında bu hikayeleri anlatacak kimse kalmayacak. Ben Armutlu’da büyüdüm ve çocukluğumun anılarını bütünüyle kafamda toparlayabilmem için çocukken gittiğim kömürcüyü de, tüpçüyü de, kırtasiyeciyi de hatırlamam gerekiyor.   Depremde hayatını kaybedenlerle birlikte hala kayıp olan birçok insan var. Ancak bu kayıpların resmi ölüm sayısına ne ölçüde yansıdığını, bu sayının sonradan güncellenip güncellenmediğini bilmiyoruz. Sizin sisteminizde hem kayıpların hem de ölenlerin birlikte girilebiliyor olması, naaşına ulaşamamış yakınları olan benim için ayrıca anlamlı. Kayıpları da dahil ederek depremdeki ölümleri kayda almanızla tam neyi amaçlıyorsunuz? Bu bir toplam sayı çıkarma çabası mı, yoksa daha çok kayıpların anısını yaşatma, görünür kılma gibi başka bir amaç mı taşıyor? Yoksa ikisi birlikte mi?   Ş.C: İkisi birlikte aslında. Kısa vadede değil ama uzun vadede bu sitenin bir bilgi paylaşım platformu olacağını düşünüyorum. 1 yıl sonra hukuki olarak bile aslında gaiplikten dolayı sayıya güncelleme gelmeliydi. Burada o da toplanıyor. Ölümü bilinenler sayıldı sadece ama hukuken bile ölüm sayısı depremden sonra artmasına rağmen bu resmi sayımda / söylemde yer bulmadı. Hayatını kaybedenler ve depremde naaşına ulaşamadıklarımız da anıt kısmında yer alıyor. Ayrıca şu an kayıpların da artık resmi olarak ‘vefat’ olarak görülmesinden dolayı siteye de bu şekilde kaydedilmesi bu siteyi bütüncül bir veritabanına dönüştürecektir.   P.Y: Birçok insan sevdiklerini kendi elleriyle enkazdan çıkarıp yine kendi elleriyle bulabildikleri yerlere kimi zaman toplu olarak gömmek zorunda kaldı. Bu kişilerin bir yerlerde kaydı mevcut mu? Şu an bilmiyoruz. Umarım, bu insanlara da ulaşıp hikayelerini paylaşabileceğiz. (Solda) Enkazdan çıkan babam Kemal Torun’un hakem kartları. (Sağda) Enkazdan çıkan babama deprem öncesinde hediye ettiğim, evde duran Kore’den getirdiğim oyuncağım.   Bu çalışma sonucunda, ölüm sayısının resmi olarak açıklanandan çok daha fazla olabileceğine dair güçlü argümanlar ortaya çıkarsa, bu durum bize nasıl bir söylem imkânı sunar? Elbette, ister 5 kişi olsun ister 55.000, kaybı yaşayan için acının büyüklüğü değişmez. Ama bu sayıların büyüklüğü, bir şehrin yitimi, kolektif hafıza ve toplumsal yüzleşme açısından ne anlam taşır? Sizce bu tür bir çalışma yalnızca veri üretmekle mi ilgili, yoksa aynı zamanda yasın bir parçası olarak adalet ve hakikat arayışına da mı hizmet ediyor? Özellikle bu yönü projede nasıl ele alıyorsunuz?   Ş.C: Ölenleri unutmayışımız çoğunlukla adalet arayışımızdan, kesinlikle. Ayrıca adaletin sağlanması da hatırlamaktan geçiyor. Aslında unuttuğumuz her kişi için adalet arayışını da unutmuş oluyoruz. Unuttuğumuz zaman geleceğe taşıdığımız unsurlar da cezasızlığın ne kadar mümkün olduğunu göstermek oluyor. Gidenler yalnızca bir ‘sayıdan’ ibaret değil. Yasın derinliği, eğer önlem alınsaydı, müdahale yapılabilseydi her şeyin farklı olabileceğini, bu kadar insanın Şubat depremlerinde ölmek zorunda olmadığını bilmekten de kaynaklanıyor. Bu nedenle bu yas oldukça politik, özellikle Antakya’da. Yıkımın yaygınlığı ve yasın derinliği ile yüzleştikçe hep birlikte iyileşeceğiz. Yasın bir aşaması bu gerçeklikle yüzleşmek. 6 Şubat’ı Haritalamak çalışması da bu şehrin kolektif yasına dair bir yer tutuyor. Dolayısıyla veritabanı olmanın yanı sıra Antakya’da kaybettiklerimizin ardından bizi bir araya getiren ve ortaklaştıran bir acının hafızası görevi görüyor.   P.Y: Bence Antakya’da hepimizin bildiği bir gerçek var: Tüm Antakya kayıplarını buraya eklerse maalesef ki gerçek sayı bize söylenen sayıdan çok daha fazla çıkacak. Bunu bilmenin bilinciyle/sorumluluğuyla, gerçek sayıya ulaştığımızda aslında bu ölümlerde sorumluluğu olanların ne kadar büyük yıkıma ve ne kadar fazla sayıda ailenin yasına sebep olduğunu görmüş olacağız. Gerçek sayı, yıkımın büyüklüğünü ve bu yıkımda sorumluluğu olanların ihmalini gözler önüne sermiş olacak biraz daha. Bunlardan ayrı olarak, her halükarda, gerçek sayıyı bilmenin hepimizin hakkı olduğunu düşünüyorum.   Biraz da “değirmenin suyu”ndan konuşalım mı? Bu kadar kapsamlı bir projeyi yürütmek kolay değil: veri, ekip, hafıza, emek… Eee insan merak ediyor tabii: Kim var bu işin arkasında? Bu proje için özel bir fon mu buldunuz, yoksa tamamen gönüllülük esasına mı dayanıyor? Ekip kaç kişilik, nasıl bir iş bölümüyle çalışıyorsunuz? Bir yandan çalışmalar devam ederken, ekipte sürdürülebilirlik nasıl sağlanıyor?   Ş.C: Bu proje benim şu an New York’ta çalıştığım üniversitenin (SUNY-Binghamton Üniversitesi) müthiş teknik desteğiyle gerçekleşti. Pınar ile bu fikri nasıl hayata geçireceğimizi kara kara düşünürken ben kendi üniversitemde Dijital Çalışmalar bölümüyle görüşmeler gerçekleştirdim. Bunun pek de akademik bir amaç taşımadığını ve Antakya için insani bir proje olduğunu vurguladım. Normalde üniversiteler akademik yayın vs. gibi çıktıları olmayan projelere çok sıcak bakmaz. Ancak depremin etkisini ve büyüklüğünü anlattıktan sonra üniversite için de bu çalışma öncelikli hale geldi ve çalışma için bir ekip kurup ekibe destek olarak bu çalışmayı gerçekleştirebileceğimizi dile getirdiler. Benim üniversitem devlet üniversitesi olmasına rağmen teknoloji imkanları yüksek bir araştırma üniversitesi. Bu nedenle hızlı şekilde iki teknoloji uzmanı, iki araştırma asistanı ve benim seçtiğim, benim gibi antropolog olan bir araştırmacı arkadaşımdan oluşan toplamda altı kişilik bir ekip kuruldu. Bu şekilde dışarıdan hiçbir fon almadan bu websitesini yapmayı başardık. Elbette eğer fon olsaydı çok daha sofistike bir websitesi olabilirdi. Ancak bizim için önemli olan herkesin kullanabileceği ve üniversitenin ev sahipliği yapacağı bir sitenin hayata geçmesiydi. Bu şekilde takibi ve sürdürülebilirliği çok daha yüksek olmuş oldu. Depremden sonra Hatay’a gittiğimde Samandağ’da çadırda kaldığım zamanlardan bir fotoğraf Bu tür çalışmalarda sadece istatistiklerle değil, tek tek hayatlarla ilgileniyorsunuz. Benim için de annem Berna ve babam Kemal’in yalnızca birer sayı olarak değil, isimleriyle, hikâyeleriyle anılması çok kıymetli. Naaşlarına bile ulaşılamadı; mezarları yok. Bu yüzden bu tür hafıza projelerinin, Almanya’daki tökezleme taşları na (Stolpersteine) benzer bir işlev gördüğünü düşünüyorum. Orada bir taşın üzerine kazınmış bir isimle, doğrudan o kişiyle tanışırsınız; bazen hiç beklemeden, bir sokak köşesinde yürürken ayağınız bir hafızaya takılır. Bu bir rakam değil, bir hayattır artık. Bu projede de sadece toplam bir sayı çıkarmaktan çok, her bir kişiyi adıyla, yüzüyle, hikâyesiyle yaşatma çabası görüyorum. Siz bu yönünü nasıl değerlendiriyorsunuz projenin? Bu bireysel ve özneye odaklanan yaklaşım, evet bizler için çok kıymetli fakat sizin için neden ve nasıl önemli proje özelinde? Ş.C: Çalışmada yer alan ‘Sanal Anıt’ tam olarak her kişiyi sayının ötesine taşıyıp birer insan olduklarını hatırlatma amacında. Aslında bunun dünyada örnekleri bize iyi birer fikir veriyor. Senin bahsettiğin Almanya’daki fiziksel anıtların yanısıra çeşitli dijital örnekler de var. 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarında hızla artan saldırılarda katledilenler için, Filistinli entelektüeller ‘We Are Not Numbers’ (Biz Rakam Değiliz/Rakamdan Öteyiz) şiarıyla bir dijital hikaye platformu kurdu. Bu tarz girişimler ölenlerin ardından sadece sayı olarak geçen ‘insanların’ rakamdan öte, öncelikle insan olduklarını hatırlamak ve hatırlatmak ve ayrıca onların hikayelerini, sevdiklerini, hayallerini ve katkılarını dünyaya duyurma telaşını da öne çıkarıyor. 6 Şubat’ı Haritalamak çalışması da tam olarak böyle bir çabanın içinden doğdu. P.Y: Cenazeye katılmak, orada kaybettiklerimizi son kez görebilmek ve onlara veda edebilmek yas sürecinin önemli bir așaması. Çoğumuz için benzer olmalı diye düşünüyorum ama benim için bu yas deneyimi hem kaybettiğim insanlar için hem de kaybettiğim şehrim içindi aslında. Geçmiş zaman gibi de bahsetmemeliyim bundan, çünkü hala bu kapanmamış yas sürecinin içinde hissediyorum kendimi. Depremden sonra Antakya’yı görmediğim için hala şehrin tamamen yok olduğunu idrak edebilmiş durumda değilim. Bunun yakınlarının cenazelerini bulamamış, ziyaret edebilecekleri bir mezarı olmayanlar için nasıl bir deneyim olduğunu tahayyül bile edemiyorum. Kayıplarımızın pek çoğunu maalesef bulamayacağız ama belki de bu proje bazılarımıza o yas sürecindeki veda etme kısmını anlamlı bir şekilde sağlayabilecek. İyileşme süreci herkes için aynı şekilde ilerlemiyor. Kimileri konuşarak, paylaşarak yasını tutarken, kimileri bu konudan uzak durmayı, acısıyla baş başa kalmayı tercih ediyor. Hatta bu platforma dair “henüz hazır değilim”, “yaralarımı yeniden deştiğini hissediyorum” diyenler de olabiliyor. Bu çok insani, çok anlaşılır bir durum. Ancak aynı zamanda bu dijital hafıza, ileride sadece bugünün değil, yarının da tanıklığı olacak. Kaybedilen insanlar, yıkılan şehirler geleceğe bir tür anıt gibi aktarılacak. Bu noktada şunu sormak isterim: Bu çalışmaya henüz hazır olmayan ama kaybı olan insanlara nasıl ulaşmayı düşünüyorsunuz? Onların hassasiyetlerini gözeterek, gönüllülüğe dayalı ama kapsayıcı bir yöntem mümkün mü? Lojistik olarak böyle bir yaklaşımı sürdürülebilir buluyor musunuz? Ş.C: Evet, bu tarz dönütler alıyoruz bazen. Elbette çok iyi anlıyorum çünkü depremi yaşamış biri olarak biliyorum ağırlığını. Ben bu çalışmayı yaparken çok gözyaşı döktüm, inanılmaz çok. Hatırlatma sıkıntılı görülebiliyor ve elbette bunun travmayı tetikleyici taraflarını uzun uzun konuştuk biz de aramızda. Ama insanların gözden kaçırdığı ve benim gözlemlediğim mesele şu: Biz hepimiz öleceğiz ama bu dijital platformda gelecek nesiller kaybettiğimiz insanlara dair materyallere ulaşacaklar. Bu aslında gelecek nesillere de aktarılacak bir dijital anıt. Bu haritalama çalışması, gelecek nesillerin Antakya'ya dair, Antakya'nın yaşadığı büyük yıkıma dair kitaplardan, gazetelerden okuduklarına ek olarak tek tek o binalara, o yaşanmışlıklara, kaybedilmiş kişilere erişmelerini mümkün kılacak bir platform. Hayalimde bu platform öyle bir yerde duruyor ki aslında artık belki de erişilmesi mümkün olmayacak bu bahsettiğimiz kişilerin ve hatta enkaz altında ailece yaşamını yitirmiş kişilerin de hikayelerine, eski adreslerine, deprem öncesindeki yaşantılarına ulaşabildiğimiz bir platform olacak. Böyle bir veritabanı ve geleceğe taşınacak kişisel hikayeler, görseller başka türlü miras bırakılamaz. Henüz hazır olmayan kişiler için de onlara zaman tanımak gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bu çalışma çok uzun vadeli. Öyle birkaç ay içinde verilerin hepsi tamamlanacak gibi kesinlikle düşünemeyiz. Benim için de Pınar için de tüm çalışma gönüllülük esasıyla ilerliyor. Ancak websitesini ve içeriğinde nasıl bir anlam taşıdığını Antakya’da elimden geldiğince anlatmaya ve aktarmaya çalışıyorum. Yapabileceğimiz en iyi şey de amacımızı, bu haritanın ve anıtın anlamını ve değerini anlatmak olur.   Aslında hatırlamak sadece geçmişe dair bir refleks değil, geride kalanlar için bir sorumluluk. Depremde yaşanan bu büyük yıkım, yalnızca bir facia değil; aynı zamanda gelecekte benzer hataların tekrarlanmaması için bir uyarı. Müteahhitlerden daha geniş düşünürsek; biz bu yıkımın ne kadar yaygın ve ölümcül olabileceğini tüm boyutlarıyla göremezsek, “deprem dirençli kent” dediğimiz şey de hep kâğıt üstünde kalacak gibi. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” derler ama bu felaketin ardından gördük ki bazen bir musibet bile bin nasihate yetmiyor. Belki bin birinci nasihat de bu platform olur… Son sorum olarak şunu sormak istiyorum: Sizin bu projede amaçladığınız hafızalaştırma, aynı zamanda geleceğe dönük bir sorumluluk taşıyor mu? Hatırlamayı sadece geçmişle yüzleşmek değil, bir daha yaşanmasın diye bir uyarı ve yapı kurma çağrısı olarak da mı görüyorsunuz? Ş.C: Evet. Yukarıda bahsettiğim yüzleşmenin ve adalet arayışının hepsi, Antakya’da hayatını kaybedenleri ve kentte çöken bina haritası üzerinden bu yıkımın ne düzeyde olduğunu bütüncül bir bakış açısıyla anlamaktan geçiyor. Deprem dirençli kentler ancak ve ancak bizim mücadelemizle mümkün olacak. Bu kenti yeniden kurmak, depremin felakete dönüştüğü gerçeğini aklımızda tutarak ve şu an ‘insansızlaşan’ Antakya mahallelerinde daha önce yaşamış ve oraya ait binlerce kişiyi hatırlayarak mümkün.  Bu şekilde de kentimizi tekrar kurarken hangi hataları tekrar etmemeliyiz umarım ki bunları da görmüş olacağız. P.Y: Dilerim ki depremden etkilenen diğer şehirlerimizde de benzer projeler başlatılır. İnsanlığın yerleşik hayata geçtiği zamanlardan beri kimbilir kaç yıkıcı depremde kaç insan hayatını kaybetti. Bunlardan şimdiye kadar hiç ders almadık maalesef. Elimizde bunun kaydını tutacak imkanlar mevcutken, kaybettiklerimizin kaydını bu websitesi ile tutmalı ve dayanışma ile birlikteliğimizin gücünü göstermeliyiz.   Yas artık yalnızca bireysel bir acı değil; hepimizin omuzladığı ortak bir sorumluluk, bir mücadele alanı. Çünkü bu kayıplar ne sadece birer sayıydı, ne de yalnızca istatistiklerde yer alacak verilerdi. Onlar bu şehrin hafızasıydı, ruhuydu, her biri hayatımızın yapı taşlarıydı. Antakya’da kaybettiklerimiz sadece taş, toprak, tarih değil; en kıymetli bileşen, yani insanıydı. Ve şimdi bu insanlar, yokluklarıyla bile bize bir görev yüklüyor: Unutmamak, unutturmamak, hesap sormak, mücadele etmek… Hayatta kalmanın verdiği o derin suçlulukla baş etmenin yolu belki de budur: Hatırlamak ve hatırlatarak yaşatmak. Bu nedenle, “6 Şubat’ı Haritalamak” sadece bir harita değil, bir anıt. Ve bu anıt, umarız ki hepimizin içinde ukde kalan o boşluğu bir nebze olsun doldurur. Ne mutlu ki bu mücadelede yalnız değiliz. Benim gibi kaybı olan insanlar, Şule Can ve Pınar Yeşiloğlu gibi bu projelere emek veren insanlar ve bu yazıyı okuyan sizler, hep birlikte, bu şehri ve sevdiklerimizi hafızamızda yeniden kurmanın yollarını arıyoruz. Dileriz bu proje yaygınlaşır, böyle projeler çoğalır ve başka şehirlerde de benzer hafıza girişimlerine ilham olur. Yasımıza sahip çıkarak ve onu mücadeleye dönüştürerek, ancak böyle yeniden kök salabilir ve bir arada yaşamanın o kırılgan ama umut dolu huzurunu yeniden inşa edebiliriz… Unutmamak dileğiyle, unutmamayı yasının bir parçası yapan herkese selam olsun. Deprem sonrası Samandağ’da çektiğim, ziyaret yanındaki çadırkent

  • Suriye’de Alevi Katliamına Karşı Sessiz Kalmıyoruz!

    Üç gündür Suriye’de yaşananları endişe ve öfkeyle izliyoruz. Cihatçı gruplar ve onları destekleyen hükümet güçleri, Suriye’nin sahil şeridinde, başta Aleviler olmak üzere azınlıklara yönelik sistematik bir katliam gerçekleştiriyor. Şu ana 1000'e yakın insanın vahşice öldürüldüğü, yüzlerce evin yağmalandığı, binlerce insanın evlerini terk edip kaçmak zorunda bırakıldığı bildiriliyor. Yetkililer saldırıların "Esad rejimi kalıntılarına müdahale" olduğunu iddia etse de, bölgede bulunan tanıklar ve paylaşılan videolar bu söylemi açıkça yalanlıyor. Cihatçı gruplar ve hükumet güçleri şeyhlerinden fetva alarak başta Aleviler olmak üzere tüm azınlıklara top yekün bir katliam yapıyor. Cihatçı gruplar ve hükümet güçleri, tespit edebildikleri azınlık mensuplarını infaz ediyor. Bölgede yaşayan bazı Sünni aileler, komşularını saklayarak onları ölümden kurtarmaya çalışırken, saklanamayanlar ya öldürülüyor ya da hayatta kalabilmek için dağlara sığınmak zorunda kalıyor. Bu süreçte birçok köy boşaltıldı, evler ve mülkler yağmalandı ve yaĝma devam ediyor. ⁠Saldırılar yerel unsurlar ile bölgeye dışarıdan gelen cihatçı gruplarla beraber organize ediliyor. Bu vahşetin derhal durdurulması, Suriye’de ve tüm bölgede azınlıkların can güvenliğinin sağlanması için acilen harekete geçilmesi gerekiyor. ⁠Yaşanan bu katliamların sorumluları en kısa sürede yargılanmalı, Suriye’de eşit yurttaşlık ve demokrasi temelinde bir gelecek inşa edilmelidir. Esad rejimi de, HTŞ de yıllardır Suriye halklarına zulmetti, ediyor. Bu süreçte ve öncesinde zulüme ortak olan suçluların işledikleri suçlardan yargılanmalı, hesap vermelidir. ⁠Biz, yaşanan bu insanlık suçuna sessiz kalmıyoruz! Alevilere ve tüm azınlıklara yönelik bu katliamı lanetliyor, "Suriye’de Alevi Katliamına Dur De!" diyoruz.

  • Depremin İkinci Yılında: Hafıza ve Eve Dönüş

    Zaman, bazen iyileştirici bir el gibi görünür. Fakat Antakya'nın kalbinde, 6 Şubat 2023'te açılan yaralar hâlâ kanıyor. İkinci yılına girerken, bu büyük felaketin bıraktığı izler yalnızca yıkılan binaların molozlarında değil, aynı zamanda insanların hafızalarında, umutlarında ve bekleyişlerinde yaşıyor. Bu büyük felakette hayatını kaybeden tüm canları saygı ve rahmetle anıyoruz. Geride kalanların acısını yürekten paylaşıyor, kayıplarımızın anılarını hafızalarımızda yaşatmaya devam ediyoruz. Deprem sonrası "eve dönüş" fikri, birçok kişi için artık sadece fiziksel bir dönüş değil. O evler, o sokaklar, o sesler... Artık yerinde olmayan taşların, anıların arasında bir arayış. Antakya'nın dokusu sadece taşla, toprakla değil; komşulukla, hatıralarla, ortak sofralarla örülmüştü. Şimdi o dokunun bazı iplikleri eksik. Dönüş, artık bir coğrafyaya değil; hatırlamaya, yeniden kurmaya, anlamaya dönüş. Ancak, dönmek isteyenler için hayat hiç kolay değil. İki yıldır süregelen sorunlar, Antakya'nın yeniden ayağa kalkmasını engelliyor. Yıkıntıların yerini hâlâ belirsizlikler alıyor. Barınma krizi devam ediyor, altyapı sorunları hala çözülmeyi bekliyor. Bazıları konteynerlerde, bazıları ise yarı yıkık evlerde yaşam mücadelesi veriyor. Eğitim, sağlık hizmetleri hâlâ yetersiz. "Normal" denilen şey, birçok kişi için hâlâ bir hayal. Bu topraklarda yaşamak, artık sadece bir tercih değil, bir direniş biçimi. Umudu yeniden yeşertmek, her gün yeniden başlamak demek. Bütün bu zorluklar arasında en kırılgan olan şey hafıza. Çünkü hatırlamak, bazen dayanılmaz bir yük gibi geliyor. Ama unuttuğumuzda, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi kaybediyoruz. Hatırlamak, sadece geçmişi taşımak değil; aynı zamanda var olmanın, hayatta kalmanın ve yeniden kök salmanın da bir yoludur. Antakya'nın hafızası, yalnızca geçmişi değil, geleceği de inşa ediyor. O yüzden anlatmak, yazmak, paylaşmak bu kadar önemli. Çünkü hafıza bir köprü gibi; geçmişten geleceğe uzanıyor ve her adımda bizi biz yapan değerlere tutunuyor. Antakya’nın sokaklarında yürümek, artık bir zaman yolculuğu gibi. Her taşın altında bir hikâye, her boşlukta bir anı gizlidir. Kaybolan mekânlar, sessizliğe gömülmüyor; aksine, hatırlayanlar sayesinde yeniden ses buluyor. Bugün, depremden iki yıl sonra, hafızamızı diri tutmak için buradayız. Antakya'nın sokaklarını, seslerini, kokularını, kaybolmasın diye hatırlıyoruz. Eve dönüş belki de tam olarak budur: Yıkıntılar arasında hâlâ yaşamı, umudu, dayanışmayı bulmak, bulmaya çalışmak. Çünkü biz hâlâ buradayız, hafızamızla, sevgimizle, Antakya'nın kalbinde. Ve biliyoruz ki, hatırladıkça çoğalırız, direndikçe güçleniriz.

  • Hagop’un 82 yıl Sonra Musa Dağ’a Dönüşü

    “Antakya kökenliyim ama bugüne kadar orayla herhangi bir bağlantım yoktu. Seninle tanışmak tarihime, kökenlerime yeni bir kapı açtı. Daha önce Antakya’dan kimseyi tanımıyordum. Hep gitmek istedim, Musa Dağ’ı bir de kendi gözlerimle görmek istedim ama çekindim. Şimdi seni tanıyorum. Benim köyüm Kapısuyu, seninki komşu köy Değirmenbaşı. Aynı yörenin insanıyız, komşu köylerdeniz. Ben Ermeniyim, sen Arap Alevi, ama seni de topluluğumun bir parçası olarak görüyorum. Dedemin doğduğu evi bulmama yardımcı olur musun?” Bu sözler, Madrid’de şans eseri tanıştığım, aslen komşu köylüm, hemşerim olması gereken Haig’e ait. Haig, Musa Dağlı Ermeni diasporasından sadece biri. Haig’in bütün ailesi Musa Dağlı. Bu yazıda sizlere Haig’in dedesi Hayg ve onun abisi Hagop’tan bahsetmek istiyorum. Hagop Dede 1923’te, Hayg Dede ise 1933’te Kapısuyu’nda doğmuş. Genelde tarihi hikayeleri okurken o hikayelerde geçen karakterlere daha sonra ne olduğunu merak ederiz. Bu hikaye, Kabusiyeli/Kapısuyulu Kasamanyan ailesinin iki çocuğunun 1939 sonrası yaşadıklarıyla ilgili. Kasamanyan ailesi, 1939’da Lübnan’a gitmek zorunda kalmışlar ama yolculukları Lübnan’da bitmemiş. Aile Lübnan’da Ancar kasabasına ve Beyrut’un Burç Hamud mahallesine yerleşmesinin üzerinden çok geçmeden dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış. 1942’de Hagop Dede, eğitimini tamamlamak için Kıbrıs’a taşınıp Melkonian Eğitim Enstitüsü’nde okumuş. 1945’te tutmaya başladığı günlüğünün ilk sayfasında, Fransızca “Agir pour savoir, savoir pour agir” yazıyor. Yani “Bilmek için harekete geç, harekete geçmek için bil.” Günlüğün tüm sayfaları Batı Ermeniceyle yazılmış. Haig Abi, Hagop Dede’nin neler yazdığını tam olarak anlamıyor ama Hayg Dede bu günlüğün bir anı defteri olduğunu, abisi Hagop’un Kapısuyu’ndaki anıları, daha sonra yaşadıklarını anlattığını söylemiş. Hagop Dede, Kıbrıs’ta eğitimini tamamladığı sırada, çekirdek ailesi Lübnan’dan Sovyet Ermenistan’a göç etmiş. Hagop, mezun olup öğretmen olduktan kısa bir süre sonra, yıldırım çarpması sonucunda 24 yaşında hayata gözlerini yummuş. Bekarmış, çocuğu yokmuş, geriye ondan tek kalan bu günlük olmuş. Haber Ermenistan’a ulaşınca, Hagop’tan sonra annesi ve babası da bu acıya dayanamayıp vefat etmişler. Hayg Dede birden tüm ailenin en büyüğü olmuş. Günlüğü bulduktan sonra abisinin anısının yaşatması için saklamak istemiş. Oğluna abisinin adını koymuş ve günlüğü ona vermiş. Günlüğün, Hagop ismini yaşatacak her çocukla beraber gelecek nesillere taşınmasını istemiş. Hagop Dede de, Hayg Dede de Musa Dağ’ı hiç unutmamışlar. Hayg Dede, Ermenistan’ı hiç benimsememiş ki, askere gitmemek için Kızıl Ordu’ya rüşvet verip kurtulmuş. Bu konu hakkında “Rusça bilmiyorum, Sibirya’da ne işe yarardım ki zaten?” diye şaka yaparmış. Sovyet Ermenistanı’nda Rusça öğrenmeyi reddedip, tüm hayatı boyunca Antakya’da içine doğduğu dilleri Arapçayı ve Ermeniceyi konuşmuş. Ailenin bir kısmı, Ermenistan’ın ardından İspanya’ya göç etmiş. Hagop Kasamanian'ın Melkonian Eğitim Enstitüsü'nden aldığı diploma Hagop’un günlüğü, Lübnan’ı, Kıbrıs’ı, Ermenistan’ı dolaşmış ve en son İspanya’da benim karşıma çıktı. Aile geleneğine göre günlüğün bir sonraki sahibi Haig Abi’nin çocuğu Hagop. Haig Abi, çocuğunun bir gün bir İspanyol ile evlenme ihtimaline karşın, günlüğün çöpe atılmasından korktuğunu, müzede daha iyi korunacağını düşündüğünü, bundan dolayı bu günlüğü Musadağ Müzesi’ne bağışlamak istediğini söyledi. Müzenin bir gün kapanması durumunda, günlüğün ona veya çocuğu Hagop’a iade edilmesi şartını belirtmem için müzeyle konuşmamı rica etti. Günlüğü vermeden önce bilirkişilerce çeviri yapılmasını istiyor. Günlük Batı Ermeniceyle yazıldığı için Haig Abi bazı kelimeleri okuyabilse de anlamıyor. Haig Abi, çocukluğunda dedesinden dinlediği hikayelerden Antakya’ya hep aşinaymış. Ona Kapısuyu’nda, Vakıflı’da ve Antakya’da çektiğim videoları ve fotoğrafları gösterdiğimde, bana “Kapısuyu’nu senin arşivinden görmek beni ne kadar mutlu etti tahmin bile edemezsin. Bu yerleri araştırırken Google Maps’te çıkan görüntülerin ilerisine gidemiyordum. Artık dinlediğim hikayelerle bağlayabildiğim güzel videolar var. O hikayelerdeki yerleri artık daha iyi hayal edebiliyorum” dedi. Daha sonra bana dedesinin doğduğu evi bulmak istediğini söyleyip yardım edip edemeyeceğimi sordu. Hayg Dede ölmeden önce, Kapısuyu’ndaki evinin yerini tarif edişini kayda almışlar. Bu kaydı bana verecekler ve ben Hayg Dede’nin tarifine göre, o evi veya o evin bir zamanlar olduğu yeri bulmaya çalışacağım. Tarihiyle bağlantı kurmak isteyen Haig Abi, benden Kapısuyu’na dedesi Hayg için bir tane zeytin ağacı dikmemi istedi. 1939’da Hayg ve Hagop’un Lübnan’a gitmek için bindiği gemide olan başka birinden de kısaca bahsetmek istiyorum. 2020 yılında Beyrut’ta dolaşırken bir plak dükkanı gözüme çarpmıştı. Gördüğüm her plakçıya girdiğim için ona da girmeden edemedim. Ben Antakya’ya döndükten sonra Beyrut’a giden komşum da o plakçıya uğramış. Plakçı ona “hemşeri indirimi” yapmış, meğer dükkanın sahibi Diran, Musa Dağlıymış. Hemen mesaj attım, bana dedesi İskender’in Hacı Habiblili (Eriklikuyu) olduğunu söyledi. Beyrut’a bir daha giderken, Antakya’dan istediği bir şey olup olmadığını sorduğumda, “dedemin köyünden bir avuç toprak çok anlamlı olurdu” yanıtını aldım. Antakya’da yaşarken Kapısuyu’na hemen hemen her hafta sonu giderdim. Oranın havası bir başka gelir bana. Köyden ve etrafından Akdeniz’i izlerken “Acaba bu köyde kimler yaşıyordu?” diye sorardım hep. Musa Dağ’ın iki çocuğu Madrid’de, bir çocuğu da Beyrut’ta karşıma çıkmış oldu. Bu dağda binlerce hikaye gizli. 1939 öncesi Musa Dağ’da doğan Ermeniler, köylerine duydukları sevgiyi ve özlemi sonraki nesillere aktarmışlar. Onlardan sonraki nesiller, Antakya’da doğmamış olsalar bile, hiç tanıyamadıkları bu topraklara merak ve özlemle yaşıyorlar. Komşu köylüm, hemşerim Hagop Dede! Günlüğünü ilk önce doğduğun köy Kapısuyu’na götüreceğim ki, sayfaları köyünün rüzgarıyla buluşsun, daha sonra da Vakıflı’da Musadağ Müzesi’ne vereceğim. Günlüğün emin ellerde olacak, sen çok sevdiğin ve özlediğin Musa Dağ’a, Antakya’ya dönememiş olsan da, hatıran, anıların dönecek ve orada sonsuza dek yaşayacak. Melekler yoldaşınız olsun! Haig, abisi Hagop'un mezarını ziyaret ederken - Ermenistan 22.07.2011

  • Antakyalı Janet Köprü’nün Mutfağı ve Biberli Ekmek Tarifi

    Nehna ’nın yayına başladığı hafta müjdesini vermiştim, Antakyalı Ortodoksların mutfağına dair hafızayı ortaya çıkarmaya çalışacağım söyleşiler yapacaktım . Çünkü yemeğin hafızası, aynı zamanda kültürel bir hafıza ve bunu da sanıyorum en iyi şekilde ortaya çıkarmanın bir yolu varsa, o da o mutfağı her gün pratik edenlerle konuşmak. En sonunda kolları sıvadım. Kendimi yüz yüze olamasa da zoom üzerinden Janet Köprü ve eşinin evinde, Antakya’da buldum. Janet Köprü doğma büyüme Antakyalı. Antakyalı derken Antakya merkezden bahsediyorum. Dört çocuğu var. Kızları evlenmiş yanından ayrılmışlar, biri Almanya’ya, biri Mersin’e, biri de İskenderun’a gelin gitmiş. Oğlu ise Antakya merkezde kalmış. Janet Köprü’yle konuşurken aklımda Antakya’nın yemek kültürüne dair birçok soru var haliyle. Ancak onlara geçmeden önce bana aktarıldığı şekliyle çok güzel yemek yapan Janet Abla’nın yemek yapmayı kimden öğrendiğini soruyorum. “Annemin eli yatkındı, lezzetli yemekler yapardı” diyor ve “biraz da kayınvalidemden” diye ekliyor. Kayınvalidesi de değişik yemekler yaparmış. Kayınvalidesi de kendisi de Antakya merkezdenmiş. O nedenle buraya özgü mutfakla ilgili bilgiler alacağım için mutlu oluyorum. Öncelikle bölgede eskiden beraber yaşama kültürüne dair bazı ayrıntıları merak ediyorum. Mesela derler ki, bizim bugün marketten kiloyla aldığımız şekliyle yapılan bir alışveriş yokmuş eskiden, zaten Antakya’nın avlu evlerinde birkaç aile birlikte yaşarmış ve bu evlerin yapısı gereği de kalabalık nüfusun yiyecek hazırlığı da toplu olurmuş. Ben bunu anlatınca Janet Abla’nın hafızasından şu detaylar dökülüyor: “Yaşlılar avluda bir araya toplanır, bulgur ayıklardı. Antakya’da benim çocukluğumda, biz kalabalık bir aileydik, dokuz nüfustuk, yedi kardeş. Babam esnaf bir adamdı, terziydi. Kışlık yiyeceklerimizi yüklü alırdı. Evimizin kenarında geniş bir bahçemiz vardı, orada annemle bu tür şeyleri beraber yardımlaşarak yapardık. Bulgur kurutulup haşlanmış gelir ama biz ayıklardık, kapıya kadar değirmenci gelir öğütürdü.” Antakya kadınları (Ketrin Köprü, Klemans Şakirgil, Melek Keleş) beraber yemek yaparken. Foto: Can Şakırgil arşivinden Tabii, benim aklımdaki en büyük soru, Antakya merkezin diğer ilçelerden, mesela Samandağ’dan farklı bir kültürü olup olmadığı. Samandağlılar farklı bir mutfakları olduğunu düşünür, ben de Janet Abla’ya soruyorum ama Janet Abla pek bir fark görmediğini söylüyor iki mutfak arasında. Baharatların farklılaştırıcı bir unsur olabileceğini ifade ettikten sonra Antakya merkeze ait olduğunu düşündüğü bazı yemekleri sıralıyor. Bu yemeklerden en çok öne çıkanı balkabağı, haşlama et, nohut, ve tuzlu yoğurtla yapılan borani. Bu yemeğe tuzlu yoğurdun güzel bir kıvam verdiğinin altını çiziyor Janet Abla. İçine ufak içli köftelerin de konulduğunu ekliyor. Samandağlıların bazı bayramlarda borani yerine Rumca ismiyle kolakas, Türkçe ismiyle gölevez olarak bilinen bir kök sebzeden yapılan yemek olan kılkez yaptığını, fakat kendilerinde bu geleneğin olmadığını belirtiyor. Külfetli bir yemek olduğu için sadece özel günlerde, özellikle de Noel zamanı balkabağı zamanına denk geldiği için borani yapımının yaygın olduğunu söylüyor. Noel ritüeli demişken Samandağ’da ve Mersin’de kendi ailemin bayramlarda sıkça yaptığı martadellayı soruyorum. Martadella hem cevizle hem fıstıkla yapılır diyor Janet Abla ama “bunlar köftenin içine yoğrulmaz, ortasına konulup sarılır. Sarımsak, kuyruk yağı ya da haşlanmış yumurta da sarılabilir.” Janet Abla, Samandağ’da çok sık yapılan ve Nehna ’da bir Noel ritüeli olarak tarifini de verdiğimiz kişk çorbasını ise hiç duymamış. Kişk demişken sohbet esnasında aklımıza keşkek, yerelde söylenişiyle “kişkek” geliyor. Ama burada benim bilmediğim bir ayrıntının, hırisi ile kişkekin farkının altını çiziyor. “Kişkek aşurenin biberli ve nohutlusuna denir. Hırisi başkadır, kişkek başkadır. Kişkekte nohut ve biber vardır, tereyağında kavrulur. Kırmızı olur. Antakya’da yapılır.” Kişkeki yıllar öncesinde Antakya’da bir otelin restoranında hırisi sanarak yediğimi ve ailemin yaptığı hırisiden ne kadar farklı olduğunu düşünüyor ve şimdi bu farkı anlamlayabiliyorum. Sohbetin bu kısmında, konu ister istemez Antakyalı erkeklerin yemek yapmaya ne kadar meraklı olduğuna geliyor. Bizim ailenin erkekleri, özellikle et yemekleri dendiğinde mutfaktan pek çıkmazlar. Janet Abla ise kafamdaki bu tabuyu biraz bozar şekilde cevap veriyor: “Ben ev hanımıyım. Meslek olarak dikişi tercih ettim. Eşimle evlendiğimde eşim çalıştığı için bu işi yapmamı istemedi. Ev hanımı olduğum için yemekle hep kendim uğraştım. Kendisine fırsat vermedim. Eşim de yemek yapmayı sevmez ama ağız tadı var. Yemeklere yorum yapar.” Evet, bizde erkeklerin yemek yapsa da yapmasa da mutlaka ama mutlaka yemeklere yapacak bir yorumu vardır. Çünkü Janet Abla’nın dediği gibi “ağız tadı” meselesi, Antakya’da aile içinde ciddi tartışmalara yol açabilen bir mevzu. Antakya’da erkeklerin et yemeği yapması bir yana, Antakya mutfağı et yemeklerinin ağırlıklı olduğu bir mutfak olarak bilinir. Ama bugünkü durum ne? Hiç sebze yemeği yok mu Antakya mutfağında? Janet Abla zaman geçtikçe, rahatsızlıklarımız ortaya çıktıkça eti kesme ihtiyacı duyduğumuzu söylüyor. Bununla beraber Antakya mutfağında, günlük yaşamda, sebze yemeklerinin hiç de az olmadığına dikkat çekerek, sık yaptıkları sebze yemeklerini sıralıyor: “Ağırlıklı sebze yemekleri yeriz. Mesela, kara lahana, bizde “sılk” derler, yani pazı, zeytinyağlı sarması yapılır. Zamanın ne sebzesi varsa dolması yapılır zeytinyağlı, yaprak sarılır. Kuru fasulye ve barbunyanın zeytinyağlısı yapılır. Börülce, yani lübye yapılır. Adissıphamit (çorba) yapılır, iki çeşit mercimekle, pazı bir de yalancı köfte yuvarlamasıyla yapılır. Nar ekşisi ya da limon konur.” Antakyalı olmayanları Antakya’yla ilgili en çok şaşırtacak mesele balığın Antakya mutfağındaki hiç de azımsanamayacak önemidir sanıyorum. O yüzden, “Balık yapıyor musunuz hiç?” diye soruyorum. Janet Abla, balığın eskiden Asi Nehri’nden sıkça geldiğini söylüyor. Fakat Asi’nin kirlenmesiyle beraber artık nehirden çok az balık tutuluyormuş ve onlar da artık Asi balığı dedikleri semek benni yi almıyorlarmış. Fakat yine de çarşıdan buldukları başka balıkları aldıklarını söylüyor. Asi balığının çok kılçıklı olması da Janet Abla’nın başka balıklara yönelmesini bir başka nedeni. Eskiden Asi balığıyla ne yapılırdı diye sorunca, “Eskiden kızartması yapılırdı. Tepside de yapılırdı, bol patates soğan konulurdu altına, fırınlanırdı. Salça ve zeytinyağı, patates, soğan, maydanoz konurdu” diyor ve ekliyor “Şanini (Dallar Pazarı) Bayramı’nda yapılırdı. Bşarıt el Mesih’te (25 Mart) yapılırdı. O gün de balık yenir. İsa Mesih’in anne karnında olduğunun haberi müjdelenmesini kutlarız o gün ama artık başka balık kullanıyoruz tabii.” Ya peki yılan balığı? Bu balık, Samandağ açıklarında sıklıkla tutulsa da, artık nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya ve bu yüzden, aslında avının da kontrol altına alınması gerekiyor. Babamın da çocukluk hatıralarında yer etmiş bu balık, anlatır hep. Janet Abla “Yılan balığı (semek heyet) yedim ama çok üstüne düşmemişim. Annemler de yapmazdı ama kayınvalidemler yapardı. Nadir bulunan bir balık. Yapıldığında içine defne yaprağı, baharatlar, kimyon, toz biber ve kizbara (kızzıbra yani kişniş) konur, onlarla terbiye edilip kızartılır. Halka halka bölünür kızartılır” diye tarif de veriyor. Tam ben babamdan duyduğum Antakya’ya özgü bir balığı sormaya hazırlanırken Janet Abla lafı benden alıyor: “Antakya’da bir de karabalık var, sellur derler,  O eğer kalınsa, etliyse onun köftesini yaparlar şahane olur. Derisi sıyrılır, köftesi dövülür, içli köfte şeklinde yapılır, harika lezzetli olur. Limon sıkılıp yenir. Merkezde tutulmuyorsa da çevrede civarda tutulur satılır. Biz almıyoruz. Dükkanlarda satılmıyor Asi Nehri’nin balığı diye. Kendileri tutan olursa onu alıp yiyorlar.” O sırada eşi lafa giriyor: “Ben çocukluğumda bir iki kez gördüm. Biz evlendikten sonra denk gelmedim.” Antakya mutfağı deyince acı yemeklerden bahsetmesek olmaz. Janet Abla, “Yemeklerde acıyı severiz. Yaparız ve yeriz.” diye net bir şekilde “acı meselesi”ni ortaya koyuyor. Acı deyince aklıma Antakya’nın meşhur biberli ekmeği (mızaetriy), muhammarası, içine acı konan tebbulesi (kısır), keşkeği, lehm el varkası (kağıt kebabı) geliyor. Konu açılmışken içli köfteye de acı koyup koymadıklarını soruyorum: “Antakya’ya giden bazı arkadaşlarım acı içli köfte yediklerini anlattılar, var mı böyle bir şey?” Janet Abla hemen cevap veriyor “İçli köftenin acısını Aleviler yapar. Biz ise acısız yaparız.” Ama ufak bir dipnot da vermeyi ihmal etmiyor “Bazen biz de acı koyarız ama tepside etli ya da zeytinyağlı köfte yaptığımızda acı biber koyarız.” Acıdan bahsetmişken, özellikle ülkesinden göç etmek zorunda kalarak Türkiye’de yaşam sürmeye çalışan Suriyeli mülteciler geliyor aklıma. Malum birbirine çok yakın, aynı dili konuşan ve çok yakın akrabalık ilişkileri de bulunan toplumların yemek üzerinden etkileşimi olabileceğini düşünüyorum ama yanılıyorum. Janet Abla iki toplum arasındaki duvarı şu şekilde açıklıyor: “Antakya’ya savaştan dolayı gelen çok oldu ama Hıristiyan ailelerin hepsi gitti. Kimi Avrupa’ya, kimi Suriye’ye gitti. Ama Müslümanlar ve Aleviler kaldı. Kalanlarla selamlaşıyoruz o kadar. Hiç iletişimimiz olmadı.” Peki ya yemek? “Burada onlar kendilerine mahsus pastalarını, tatlılarını dükkan açıp satıyorlar. Lokantaları açıldı, yemek pişirip satıyorlar, alan da oluyor ama biz almıyoruz.” Ama Janet Abla iki mutfağı birbirine çok yakın bulduğunun, zaten özellikle kendi ailesindeki Antakya-Suriye evliliklerinde Antakya’nın bir ortak nokta olduğunun da altını çiziyor: “Benim kız kardeşim Suriyeli ile evli, yazın geldi. Ben beş altı defa Suriye’ye, Halep’e gittim. Kız kardeşim de çok sık geliyordu, çocuklarıyla eşiyle falan. Humus konusunda benim kız kardeşim Antakya’dan öğrendiğini uyguladı, kaynanası da yine Antakyalıydı.” Peki, kendi çocukları yemek yapmaya meraklı mı diye soruyorum. “Almanya’daki kızım bulduğu her sebzeyi bizim tarzımızda yapıyor. Ama bu tadı almıyormuş” diyor. “Anne senin yaptığın gibi olmuyor” diyormuş kızı. “Ama Mersin’deki kızımın eli çok yatkın, hiçbir şey yapmayı bilmiyordu, benden tarif ala ala benden daha güzel yapıyor şimdi. Antakya’nın eski tariflerini de yapıyor.” Nedir diyorum bu Antakya’nın eski yemekleri? “Meyhane pilavı yapar. Arapçada kortana denir. Kimyonlu bulgur, kimyonlu aş ya da biberli aş da derler. İçine bol kimyon konur. Soğanı bol olur. Baş biber varsa baş biber, ben artık bulundurmuyorum, salça biberi kullanıyorum” diyerek bana bir tarif daha veriyor. Antakya merkezde bir taş fırın. Foto: Ketrin Köprü Ve Janet Abla’yla karnımı guruldatan sohbetimizin sonuna geliyoruz. Çok güzel yaptığını duyduğum biberli ekmek tarifini bana anlatmayı kabul ediyor. Eşi haklı olarak ekleme gereği duyuyor “Biberli ekmeği sadece Hıristiyanlar değil, tüm kesimler yapıyor. Bu arada katıklı ekmek başka, biberli ekmek başka.” Antakya merkezde katıklı ekmekte biberli ekmekten farklı olarak harç üzerine değil içine katılıyormuş. Burada birçok yerden farklı olarak biberli ekmeğe sıkça peynir de katıldığını ancak oruç döneminde patates ya da sadece domates katılarak yapıldığını da öğreniyorum. O yüzden birazdan sizlerle paylaşacağımız biberli ekmeğin tarifinde peynir de göreceksiniz. Bugün biberli ekmek, oturulan semtteki taş fırınlarda yapılıyor. “O yüzden hamurunu evde yapmıyoruz. İstersek yapabiliriz tabii” diyor Janet Abla ve hamurun da tarifini veriyor bana. Ama sizin yakınınızda bir lahmacun fırını varsa, iç harcınızı hazırlayıp kendinizi taş fırının kapısında bulun mutlaka. Biberli Ekmek (5 adet büyük ekmek için) Malzemeler Hamur için: Un |1 kg  Su |aldığı kadar Yaş maya |40gr Şeker |1 çay kaşığı Tuz |1 tatlı kaşığı Harç için: Soğan | 1 adet büyük (peynirsiz yapıyorsanız 2 adet) Biber salçası |iki çorba kaşığı (acılığına göre ayarlanabilir) Peynir çeşitleri (Lor, taze çökelek, beyaz peynir, tuzlu yoğurt) |250gr Domates (sadece kuru çökelek kullanıldıysa) |1 adet (peynirsiz yapılıyorsa 3 adet) Kimyon |1 tatlı kaşığı Kekik |1 tatlı kaşığı Kişniş |1 tatlı kaşığı Susam |1 tatlı kaşığı Çörekotu |1 tatlı kaşığı Tuz |ayarlanacak Tarif Mahalle fırınında yaptırmayacaksanız önce hamuru hazırlayın. Yaş mayayı az ılık suda eritin, içine şekeri ekleyin 10 dakika bekleyin. Mayalı karışımı un ve tuzla karıştırın, aldığı kadar un ekleyin. Burada yumuşak bir hamur elde etmek istiyoruz. Hamuru en az 45 dakika sıcak bir yerde üzeri nemli bezle örtülü şekilde dinlenmeye bırakın. İç harcı hazırlamak için dilerseniz peynir çeşitlerini hazırlayın. Soğan(lar)ı ince ince kıyın ya da rendeleyin. Domates(ler)i rendeleyin. Peynir, domates, biber salçası ve tüm baharatları karıştırın. Tuzunu duruma göre ayarlayın. Evde yapacaksanız fırını 200 dereceye ayarlayın. Büyük adetleri evde yapmak kolay olmayacaktır, o nedenle dilerseniz bir fırın tepsisine tüm hamuru açıp üzerine, dilerseniz hamuru küçük parçalara bölüp yuvarlak şeklini verip üzerine harcı pay edin. Fırında yaklaşık 30 dakika kadar, altı iyice piştiğinden emin olana kadar pişirin.

  • Milat 0 değil, 6 Şubat 2023: Mozaikten geriye ne kaldı?

    6 Şubat. Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece yarısı.  Almanya saatiyle 3:51. Türkiye saatiyle 5:51. Nehna grubundan mesaj gelir… Eş zamanlı, Instagram haber kaynağıma Times of İsrael’inin bir paylaşımı düşer… Yarı uyanık olayı anlamaya çalışırken, kuzenimden mesaj gelir. İlk işim hemen sevdiklerime nasıl olduklarını sormak için mesajlara yönelmek olur. Ama bunu sorarken depremin gerçekliği ve hasarını idrak edememiştim henüz, daha dünya da Türkiye de farkında değildi bunun. O anın stres ve korkusu yerini biraz da hissizliğe ve tepki verememeye bırakmıştı. Sabaha karşı olayları kavramaya çalışırken, yavaş yavaş gruplarda yardım çağrıları, merak mesajları birikmeye başlar… Gerisini biliyorsunuz. Doğup büyüdüğüm canım Antakya’mı, ne yapıp edip her yıl, özellikle yaz ayları gitmeye çalıştığım güzel Arsuz’u,  İskenderun’u mu etkilemişti bu durum? Her an birbirini kucaklamaya, evine davet etmeye hazır pamuk insanları, yasemin kokulu sokakları, sofralardan eksilmeyen nar ekşili kendine özgü tarifleri boynu bükük, kalbi kırık kalmıştı. Arsuz’un rüzgârı meşhurdur, yerde ağaçlardan dökülen yasemin çiçekleri yarılan yer yutmuştu. 40 yıllık komşusunu enkaz altında kaybeden komşunun ne sofrası kalmıştı ne keyfi. Sofra neşesini geride bırakmış yola kırık toprağıyla devam ediyordu. Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda kendi içimde bir savaş verdim. Sonuçta bayrama özel yemek tarifi yazılarıma benzemeyecekti bu, onu geri getirmek de zaman alacaktı. Kafamda dönen soruların da ardı arkası kesilmiyordu. Bu kadar acının ortasında kimin yazı okumaya hâli vardı? Peki, benim yazmaya hâlim var mıydı? Enkaz altından kendi dışında hiçbir şeylerini almaya fırsatı olmayan depremzede mi okuyacaktı? Yoksa enkaz altından çıkarılsa bile donarak, aç susuz, perperişan sokakta veya arabasında bekleyenler mi? Ya kilometrelerce uzakta olup en sevdiklerine ulaşmak için her yolu deneyeneler mi? Sevdikleri insanlar dışında düşünebildikleri var mıydı? Yararı olacak mıydı birisine? Her şeye rağmen deneyim, duygu ve düşünce paylaşmanın iyileşme sürecinin bir parçası olduğuna kendimi ikna ettim. Yıkılan binalar, mabetler, şehirler ve yitip giden çocukluk anılarım Bir gecede hayatın boyunca emek verdiğin, kaybetmemek için sıkı sıkıya tutunduğun her şeyin ve herkesin elinden birkaç dakika içerisinde kayıp gitmesinin anlamsızlığı ve uzakta iyi bir haber almayı bekleyenlerin çaresizliği… Hayat mücadelesi veren onca insan… Birçok Antakyalı katılacaktır, nereye gidersen git dönüp dolaşıp bulursun yine Antakya’yı, Antakyalıları… Geri döndüğümde tüm komşuları, eş dostu bir kahveye çağırmak, bahçeden bir tebessümle el sallamak, Arsuz Otel’de bir langırt oynamak için bulma isteği ve umudu benimle kalacak. Hatay’ın tarihi ve kültürel dokusunu yıkan bu deprem farklı bölge ve binalarda farklı seviyelerde etkiler bıraktı. Antakya Protestan kilisesi, İskenderun Katolik Kilisesi, Arsuz Mar Yuhanna Rum Ortodoks Kilisesi, Habib-i Neccar Camiisi, Ulu Camii büyük ölçüde hasar görürken, Altınözü Sarılar Aziz Georgios Rum Ortodoks Kilisesi depremi az hasarla atlatırken Antakya Sinagogu genel olarak sağlam kaldı ve yalnızca sıvalar döküldü. Çocukluğun geçtiği caddeler, oyunlu şenlikli zamanlar yerini enkaz anılarına mı bırakmıştı? Sefer Toraları taşıyanlar enkaz üzerinden, Kurtuluş Caddesi – Kemal Paşa Caddesi boyunca geçen o uzun, ince ve zor yoldan yürüdüler. Acının üzerine basa basa onu yenememek, aksine içinde kaybolmak, ama aynı zamanda o tarihe, o kültüre sıkı sıkıya tutunmak… Yahudiliğin merkezinde bulunan ve Musa’nın beş kitabının el yazısıyla yazılmış kopyası olan Sefer Tora lar veya Tevrat parşömenleri dini ve kültürel açıdan oldukça değerliydi.  Türk Yahudi Toplumu , Twitter üzerinden 7 Şubat günü eski Sefer Toraların çıkarıldığını bildirdi. Havra’dan Sefer Toraların güvenlik nedeniyle çıkarılma mecburiyetinde kalınması, 2500 yıldır Yahudi toplumuna ev sahipliği yapan Antakya’nın “Mozaik” kültürüne ve Yahudi toplumsal hayatına bir darbe vurarak hüzünlü sonunu getirdi. İşbirliği ve yardımlaşma kültürüne katkısına rağmen sosyal medya bu süreçte çok fazla yanlış anlaşılmalara ve eksik bilgi aktarımına yol açtı. Sosyal medyada konusu geçen ve bazı kafa karışıklıklarına neden olan Ester Parşömeni (Megilat Ester) konusunun esasını Rabbi Mendy Chitrik’ten öğrendim. Aslında “fırsattan istifade” bir yağmalamanın söz konusu olmadığı ve parşömenin Antakya Yahudi Toplumu üyesi depremzede tarafından ilk etapta kaybolmasın diye teslim edildiği bilgisine ulaşıldı. Zaten Sinagog’a ait olan bu parşömenin de Antakya Yahudi Toplumu kararı dahilinde yeniden ilk bulunduğu yere getirilmesi söz konusuydu. Antakya Yahudi Cemaati Başkanı Şaul Cenudioğlu ve eşi Tuna Cenudioğlu’nu da yitirdik bu depremde Geçtiğimiz yıl çok değerli insan, Antakya Yahudi Cemaati Başkanı Şaul Cenudioğlu ile bir röportaj yapma şansı yakalamıştım. Hepimizin bildiği gibi, Şaul Cenudioğlu’nu Antakya’daki Yahudi toplumunun emektar başkanı, güler yüzlü, aktif lideri olarak tanıyoruz. Kamu ve medyadaki cemaat başkanı kişiliği dışında, 2022 Şubat’ından önceki 2021 yazı, Şaul Abi ve Tuna Abla ile Arsuz’da vakit geçirme ve onları daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Çok manidar ama kendisiyle yaptığımız röportaj videolu hâliyle 9 Şubat 2022’de Şalom Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Video kısmını Zoom üzerinden yapmamıza rağmen beni kırmamıştı. Her zaman Antakya Yahudi Cemaati’nin dünü, bugünü ve geleceği (!) hakkında çok ilgili ve paylaşıma açıktı. Meğer ne kadar değerli ve önemliymiş konuştuklarımız… Şaul Cenudioğlu ve eşini de depremde yitirdik. Söz konusu olan olağan bir değişim değil, ‘1 yılda nasıl her şey altüst olurdu’nun tanımı diyebilirim, ya da 1 gecede… Hem diyecek hiçbir şeyim yok, hem de diyecek sonsuz sözüm var. Sonsuz bir soru listesi hazırlayabilirim. Her deneyim bize hayatta bir şeyler öğretmek, ders vermek için mi vardı?  Kendimizi avutmaktan öte yapabileceklerimizin sınırı var mıydı? Bu kadar canın, candan öte yaşanmışlığın hesabını kim verecekti? Olayı sindirmek bir ömür alacak, ben ise temsili iki hafta verdim kendime. 6 Şubat ve 4:17’de olan ilk deprem belleklerden silinmeyecek. Hayatını kaybeden, yakınlarını kaybeden, yaşasa da kâbusun etkisinden kurtulamayan, artık yaşamak istemeyen, 1 gecede tüm sahip olduklarını; tüm sevdiklerini kaybeden, doğup büyüdüğü yerden ayrılmayı sindiremeyen ve hâlen enkaz bölgesinde kalan, durmadan yaralılara erzak, yemek/su, psikolojik destek sağlayan, iyi dilekleriyle zor durumda olanların yanında olan…Herkese geçmiş olsun. Küllerinden yeniden doğuş, diriliş mümkün olacak mı? ‘המחדש בכל יום בטובו מעשה בראשית (“Her gün bir yenilik getiren iyi bir ameldir.”, Talmud: Menachot 29) Unutulmuş ve yeni olmayan bir şey yaratın. Yenilik yapmaya ve çağdaş gerçekliğe uyum sağlamaya çalışırken temel gerilim gelenek ve yenilik arasındadır, yenilik yaptığımız şey aslında eski bir gelenektir ve hiçbir şey icat etmiyoruzdur. Dünya yeniden yaratılmaya her gün devam eder, gerçekliğe uyum sağlarken antik Antakya geleneği de yaşayacaktır. Geçenlerde bir arkadaşımdan şöyle bir cümle duydum: “Bu dönemde hiçbir şeyin önemi kalmadı. Sadece iyi insan, kötü insan var.” Yöneticilerin boş vermişliğine, kuralsızlığına yenik düşmüş Hatay, her zaman bir yara olarak kalacak. Günler geçer, gündemler değişir. Bu yara baki. Elveda çocukluk, elveda kimlik, elveda benlik… Elveda Yasemin, elveda Begonvil, elveda Hanımeli… Elveda akşamüstü gün batımının bıraktığı rüzgârlı dalgalı Arsuz havası… Elveda tepsi kebabını taşırken o el yakan his, elveda Affan Kahvesi, elveda kıvamı leziz künefe, elveda tüm sokağı saran taze kahve ve leblebi kokuları… Antakya’yı Antakya yapan her şeye elveda. Ama kısa süreliğine. Köklere en kısa zamanda, eskisinden daha neşeli, daha doğaya kulak veren ve daha dayanıklı bir şekilde dönmek dileğiyle…

  • “Esad gibi bir diktatörü başka bir diktatörlükle değiştireceksek vay halimize”

    2024 Aralık ayında Suriye’de birçok dengeyi değiştirecek gelişmeler yaşandı. Aralık ayı başlarında  Halep’e doğru ilerleyen Heyet-i Tahrir eş-Şam (HTŞ) güçleri hızlı ve kimsenin beklemediği bir şekilde neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan başkent Şam’ı ele geçirdi. Mevcut Esad yönetimi iktidarı eskinin El Kaidesi şimdinin HTŞ’in lideri eş-Şara’ya (Colani) devretti ve devrik başkan Beşar Esad ülkeyi gizlice terk edip Rusya’ya sığındı. Tüm bu gelişmeler iki hafta gibi kısa bir sürede yaşandı. 26 Aralık’ta Suriyeli gazeteci Sarkis Kassargian’la Suriye’deki iktidar değişimi, azınlıkların durumu ve Suriye’nin geleceğiyle ilgili konuştuk. Röportaj: Mişel Uyar Merhaba Sarkis, Suriye’de çok hızlı bir iktidar değişimi yaşandı. Öncelikle kısaca bu durumu özetleyebilir misin? Hala elimizde net verilerle konuşamıyoruz. Hala bazı şeyler muamma. Süreç çok hızlıydı. Hatta bence saldıranlar da bu kadar kolay bir şekilde Şam’a ulaşıp iktidarı alacaklarını beklemiyorlardı. Tabii ki burada birçok faktör var. Süreci Suriye’ye karşı yaptırımlardan başlatmak gerekiyor. Öncelikle Beşar Esad süreci doğru yönetemedi. Bunu biz açıkça dile getiremiyorduk çünkü bir diktatörlük rejimi vardı. Tabii ki bu rejimin olumlu yönleri de vardı. Ama şu günlerde çok söylenen “Kaybeden Şeytanlaşır” yani gücü eline tutan kötüyü kendi perspektifi ve standartlarıyla sunuyor. Bu her zaman böyle olmuş. Ama sonuç olarak Beşar Esad’ın süreci çok kötü yönettiğini düşünüyorum. Örneğin Rusya, Ukrayna-Rusya savaşından sonra aynı Rusya değildi. Hele hele Rusya’nın 3. Dünya Savaşı korkularının olduğu bir dönemde Esad’ın Rusları arkasına alıp çok inatçı bir siyaset, mevcut duruma ve konjonktüre uymayan bir yol izlediğini düşünüyorum. Ha keza İran ve Hizbullah, Gazze ve Lübnan’da büyük bir güç kaybetmişti. Diğer taraftan Erdoğan’la görüşmeyi de reddediyordu. Tabii ki ben bunu anlıyorum. Bu kolay bir şey değil. Ama Erdoğan’la görüşmesi de Esad’ı başka bir neticeye ulaştırmayacaktı. Ancak Türkiye’deki muhaliflerle de görüşmedi, Kürtlerle de görüşmedi. Suriye’deki muhaliflerle görüşmek istemedi, Avrupa’yla bir köprü kurmaya çalışmadı. Yani böyle kendi kendine durmaya çalıştı. Güçlü iktidarlar bu politikayı güdebilirler ama Esad gibi gücü sürekli eriyen birinin böyle yapması bu sonuca neden oldu. İnsanların anlayamadığı çok önemli bir konu var. 2012’de rejimin yanlısı Suriyeliler, cihatçılara karşı savaştığında aslında 2010’a dönmek için savaştılar. Şimdi 2024’te savaşla nereye dönecekler? 2017’ye döneceklerdi. Çünkü 2017’de Suriye bir zafer havasına girmişti. Ama 2017’ye dönmek hiç kimseyi mutlu etmeyecekti. Bundan dolayı insanlar mücadele etmek istemedi. İster Suriye ordusu, ister Aleviler, ister azınlıklar, hiçbiri savaşmadı. Çünkü bu kan gölünün bir çözüm getirmeyeceğini anlamış ve inanmışlardı. Neden buna inanmışlardı? Çünkü Suriye 2017’den sonra daha da kötüleşti. Tabii ki, bunda yaptırımların büyük payı var. Mesela silahlı gruplara gelen paraların kesilmesi bile ekonomiyi etkiledi. Çünkü gelen bu para bir şekilde Suriye ekonomisine giriyordu. Bunların durması bile ekonomiyi etkiledi. Süreçten zaferle çıkmış olan bir iktidar aslında iktidar değildi. Her şeyin kararını veren bir cumhurbaşkanı vardı. Kimseye danışmaz, kimseyi de dinlemezdi. Kurumlar çalışmıyordu. Bu da tüm diktatörlerin benzediği noktaydı. Sonuç olarak neden böyle oldu? Çünkü artık kimse savaşmak istemiyordu. Saldıranlar çok güçlü müydü? Hayır. Sayıları çok değildi. Bence bu süreçte ABD, Türkiye üzerinden Esad’a biraz baskı kurmak, belki Halep’in yarısının cihatçılar tarafından ele geçirilmesini istedi. Rusya da bu plan içerisindeydi ama rejim bilinmeyen bir şekilde çöktü. Direniş olmadı. Cihatçılar da Şam’a kadar yollarının açık olduğunu gördü. Hama’da biraz direniş oldu ama ondan sonra hiçbir yerde neredeyse kurşun sıkılmadı. Şam kurşun sıkılmadan teslim edildi. İktidar değişimine HTŞ ve cihatçıların gücünden çok, bahsettiğin nedenlerden dolayı iktidarın güçsüzlüğü sebep oldu diyebilir miyiz? Ben cihatçıların güçlü olduğunu düşünmüyorum. Ben Esad rejiminin zaten ister ordu olsun, ister direniş güçleri olsun ister bürokrasi olsun çöktüğünü düşünüyorum ve ilk darbede düştü. Peki HTŞ’nin iktidarı tutacak gücü var mı? HTŞ’nin kendi istediği şekilde de olsa yeni bir devlet kuracak bir kurumsal gücü var mı? Aslında HTŞ’nin bir kurumsal yapısı var ama bunu değiştirmek zorunda kaldığı için kurumsal yapısı yok gibi görünüyor. Mesela, El Kaide olarak askeri ve bürokratik yapısı var. Bu yapı İdlib gibi bir yeri yönetebilir ama tüm Suriye’yi yönetemez, yönetemiyor da zaten. Burada HTŞ’nin avantajı artık tüm dünyanın Suriye’de bir istikrar beklentisinde olması ve onlara destek vermesi. Zaten bu süreci tek başına götüremez. HTŞ içinden de sesler çıkmaya başladı. Çünkü Colani’nin (Ahmed eş-Şara’nın örgüt adı) eş-Şara’ya dönüşmesi her HTŞ’linin kabul edeceği bir şey değil. Ben cihatçı hareketleri yakından takip eden bir gazeteciyim. İdol olarak gördüğü bir insanın alkolle ilgili “bu benim kararım değil, tüm Suriyelilerden oluşan bir komite bu kararı verir” demesi bir cihatçı için küfür gibidir. Kırmızı çizgi bu aslında. Bu dönüşüm HTŞ içinde de bir sorun yaratacak. Diğer taraftan Suriye’de HTŞ’den başka silahlı gruplar var. Türkiye’nin desteklediği çoğunluğu çapulculardan oluşan paralı milisler var, Suriye Milli Ordusu var. Onların hedef ve istekleri bambaşka. Güneyde Dürziler var. Doğu da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) var. Bunlardan en güçlüsü SDG’dir. Çünkü SDG hem askeri, hem siyasi, hem de bürokratik olarak kendini kanıtlamış ve dünyada sadece Türkiye’nin terör örgütü olarak nitelediği bir yapı. Burada güçten kastettiğim SDG, HTŞ’yi bastırabilir demek değil. Çünkü Türkiye faktörü var. Türkiye nasıl bundan önce doğrudan müdahil olduysa ABD’den yeşil ışık aldığında yine müdahale edebilir. SDG bunun karşısında duramayabilir. Bundan sonra ne olacak dersen HTŞ yönetemez ama dışarıdan desteği var. Bundan dolayı SDG’yle anlaşma ya da sosyal mutabakat yapması gerekir. Çünkü ne HTŞ ne SDG tek başına bir şey yapabilir. Zaten diğer grupların elinde silah olması da büyük bir risk. Bu iki önemli güçten bahsettin ama HTŞ’nin elinde bulunan bölgede seküler politikayı savunan, cihatçı söylemler dışında bir siyasi anlayışı olan grup ya da liderler var mı? Esad döneminde siyasi parti yoktu. Klasik anlamda bir muhalefet yoktu. Esad’ın izin verdiği kadar vardı. Şunu unutmamalıyız şu anda da demokratik bir ortam yok. Her ne kadar PR çalışmaları ve kendi söylemleriyle değişmiş görünse bile aslında sen El Kaide’yle mücadele etmek durumundasın. Yine de dünden bir adım da olsa ilerde diyebiliriz. Ama ne kadar sürebilir, bilmiyoruz. Bence bu HTŞ’nin bir planı. HTŞ terör listelerinden çıkınca ne olur bilemiyoruz. Avrupa da kendi topraklarındaki Suriyelileri geri gönderene kadar insan hakları, demokrasi, azınlık hakları gibi konularda duyarlı görünecektir. Ancak daha sonra Avrupa’nın HTŞ’nin ne yaptığıyla ilgileneceğini düşünmüyorum. Şu anda HTŞ takiye yapıyor diyebilir miyiz? Tabii ki. Aynı Batı bundan önce cihatçılar tarafından azınlıklara karşı işlenen terör eylemlerini görerek ılımlı muhalefetten bahsediyordu. Bundan dolayı Batı’dan azınlıklara karşı bir destek geleceğini düşünmüyorum. Geçen hafta Şam’da hem kadın hakları hem de seküler talepleri içeren bir miting oldu. HTŞ’nin bu mitinge izin vermesi konusunda ne düşünüyorsun? Şam’da dile getirilebiliyor, çünkü tüm dünyanın gözü Şam’da. Başka şehirlerde, örneğin İdlib’de, böyle talepler dile getirilebilir mi, bilmiyorum. HTŞ bugün bazı söylemlerinden taviz vermek zorunda ama yarın bu tavizleri geri alır mı, bilmiyoruz. Ancak biz siyasal İslam’da bu örnekleri çok gördük. Maalesef siyasal İslamcılarla tecrübemiz çok negatif. Tabii ki, şu anda HTŞ bazı tavizler vermek zorunda, çünkü ne Türkiye’nin ne de HTŞ’nin kendi kaynakları bu süreci yönetmeye yetmez. Bazı kaynakları bulana kadar taviz verecektir. Bir de bölgede cihatçılık da bir sorun. Bölgedeki ülkelerin korktuğu bir durum. Şimdi sen cihatçı söylemlerle gidersen ne Ürdün ne Irak ne Körfez ülkeleri ne Mısır’dan yardım alırsın. Yardım almayı bırak sana karşı müdahil bile olabilirler. Çünkü şu anda ülkedeki atmosfer dış müdahalelere de çok açık. Taviz konusunda bir örnek vereyim. Alevi bölgeleri Suriye’nin en yoksul alanları, bu da bir siyasetti. Neden? Çünkü bu bölgelerdeki ekonomi iyi olursa asker olmazlar. Esad’da bilinçli bir şeklide Alevi bölgelerinde ticareti zayıflattı, sistematik bir yoksullaşma yarattı ve Alevilerin asker ya da hükümet çalışanı olmalarına zorladı. Şimdi bu insanlar orduda değiller, maaş alamıyorlar, ayrıca dini kimliklerinden dolayı da baskı görüyorlar. Bu durum orada gerilimi çok artıran bir konu. Burada birkaç bin kişiden bahsetmiyoruz. Yüz binlerce gençten bahsediyoruz. Çünkü Aleviler Suriye’deki ikinci büyük grup. Yaklaşık 2,5-3 milyonluk bir Alevi nüfus var. Bundan dolayı HTŞ’nin taviz vereceğini düşünüyorum. Ama bu tavizler baskı kökenli olacak ve baskıyla verilmiş tavizlerin sorunu da geçici olması. HTŞ güçlendiği hissine kapıldığı an bu tavizler bitebilir. Son 3 gündür Noel arifesiyle başlayan ve Hama-Humus’ta devam eden sokağa çıkma yasağına dönüşen bazı olaylar var. Önce bir Hıristiyan mahallesinde Noel ağacının yakılması, sonra Noel panayırlarında provokasyonlar, en son da Halep’in HTŞ tarafından ele geçirildiğinde yakılan bir Alevi türbesinin görüntüleri sosyal medyaya düştü ve Alevi yoğunluğu fazla olan yerleşimlerde eylemler düzenlendi. Bu olaylar hakkında bilgi alabilir miyiz? Sokağa çıkma yasağı bir gün sürdü. Alevi mezhebinin kurucusunun türbesi yakıldıktan sonra özellikle Alevi bölgelerinde (Lazkiye, Tartus, Cebele, Humus, Hama gibi) protesto gösterileri düzenlendi. Bazı bölgelerde Alevi nüfusu daha yoğun bazılarında ise ikinci büyük topluluk. Ama burada çok önemli bir şey var. Suriye’nin büyük çoğunluğu Sünni ama cihatçı değil. Suriye’deki Sünnilerin İslam anlayışı ile cihatçıların İslam anlayışı örtüşmüyor. Suriye’deki İslam aslında Şam İslamı dediğimiz daha Sufi bir anlayış. Bundan sonra değişir mi, tabii ki değişebilir. Bu baskı ortamı ve ideolojik değişim Sufi anlayışı değiştirebilir. Ama aslına bakacaksak Suriye’de şimdi ideolojik olarak cihatçılar azınlık. Bu protestolar sırasında Humus’ta göstericilerin üzerine ateş açıldı ve gençler öldü. Ondan önce de Alevilere karşı saldırılar vardı. Hıristiyanlara karşı şimdilik sistematik bir saldırı yok. Ama Alevilere karşı büyük saldırılar var. Şimdi bu Noel ağacının yakılması, türbenin yakılması, bunlar HTŞ içindeki kanatların birbiriyle çelişkili olduğunun göstergesi. Ama açıklamalara baktığımızda HTŞ’nin bu olayları kınaması en azından HTŞ içindeki bir çelişkiyi gösteriyor. Azınlıkların korkuları büyük. Çünkü normal anlamda ılımlı bir muhalefetten bahsetmiyoruz. Cihatçılardan bahsediyoruz. HTŞ’nin bugün ideolojik olarak kurduğu tekrenkli yapı insanları endişelendiriyor. eş-Şara HTŞ içindeki gruplarla bir güvenlik toplantısı yaptı. Silahlı grupların ortak olarak Suriye ordusu içinde olması gerektiği kararı alındı. Bu karar tüm gruplar katıldı mı yoksa itiraz edenler var mı? Karar muğlak. Anlaşılır değil, çünkü kararda tüm silahlı gruplar Suriye ordusu ya da Savunma Bakanlığı çatısı altında toplanacak diyor. Ama bana ulaşan bilgiye göre, her grup kendi silahıyla ve düzeniyle kalacak. Ama bu da ordu mantığının tersi bir durum. Burada sorun bu karara uyulup uyulmaması değil. Sorun bu grupların düzeninin nasıl olacağı. Ordu düzeni nasıl olacak? Bu bir şeriat ordusu olursa bu grupların birbiriyle çatışması mutlak. Sünni toplumda ideolojik anlamda birbiriyle çatışan ve çelişen grup var. IŞİD de Sünni, El Kaide de Sünni, Nusra da Sünni ama birbirleriyle her zaman çatışma içerisindeler. Bu adımın doğru olması için, tüm grupların silahları bırakıp diğer ülkelerde olduğu gibi Savunma Bakanlığı’nın bu işi ele alması gerekir. Şimdi elinde silahı olan “Biz artık Suriye ordusu olduk” demesi bir anlam ifade etmiyor. Daha önce de Özgür Suriye Ordusu, Milli Suriye Ordusu’ydu. Ne değişti? Burada önemli olan söylem ya da tabelalar değil. Söylemin sahaya etkisi. Suriye’de bir atasözü var, derler ki, bu yoğurt daha çok su kaldırır. Bence bu söylemleri daha çok duyacağız. Bekleyip görmeliyiz. Son olarak bölgedeki Hıristiyan azınlıkların ve Alevilerin ruh halleri nasıl? Ülkeden göç etmeyi düşünüyorlar mı? Ya da fiili olarak göç ediyorlar mı? Daha göç etmeye başlamadılar. Korku içerisindeler. Sınırlar kapalı. Sınırda bir devlet yok. Pasaporta mühür basan bir devlet yok. Bence azınlıkların büyük çoğunluğu göçmeye çalışacak. Ama Avrupa ülkeleri hemen göç ve iltica taleplerini durduklarını açıkladılar. Bu da bir sorun, bu insanlar göç edecek ama nereye? Kim alacak onları? Zaten Türkiye’ye gitme durumları yok. Arap ülkelerine de gitme şansları yok. Zaten Suriye’den çıkıp başka bir Arap ülkesine, Lübnan, Ürdün ya da Irak’a gitmek o kadar da doğru bir seçenek olmayacaktır. Onun için göç isteği var ama yolunu bulmak zor gibi görünüyor. Bir yolunu bulurlarsa göç edeceklerdir. Aleviler için durum biraz daha zor. Çünkü Aleviler toplu olarak bazı bölgelerde yaşıyorlar. Şu anda en büyük baskı Alevilerin üzerinde ama birbirlerini en çok tutanlar da Aleviler. Burada 2,5-3 milyonluk bir nüfustan bahsediyoruz. Ama Hıristiyanların durumu böyle değil. Hıristiyanlar Suriye’de 200-250 bin kişilik bir nüfusa sahip. HTŞ’nin kontrolündeki bölgelerde 200 bin bile yoktur. Bu nüfusun da çok dağınık olduğunu düşünürsek göç iradesi daha yüksek olacaktır. Savaşın ilk yıllarından beri Hıristiyanların bölgeden göçü var değil mi? Bu göç hiç durmadı aslında. Benim ailem yıllar önce gitti. Ben gitmek istemedim çünkü hala bir umudum vardı, biraz daha direnmemiz gerektiğini düşündüm. Belki yeni bir Suriye inşa edebiliriz düşüncesindeydim. HTŞ’nin iktidarı almasıyla birçok insanın umutları da kayboldu. Esad gibi bir diktatörü başka bir cihatçı diktatörlükle değiştireceksek, vay halimize…. Peki bu sürecin sonunda cihatçı anlayışın dışında seküler-demokrat siyasi aktörler çıkar mı? Bence Suriye’de bir devrim daha olacak. HTŞ’nin bu zihniyetle bu süreci devam ettirebileceğini düşünmüyorum. Yeni bir iktidar daha mutlaka çıkacak ama bunun nasıl olacağı belli değil. Toplumdaki dinamiklerin ne kadar kendilerini gösterebileceğine bakmalı. Fotoğraflar: Yiğit Göktuğ Torun

  • “Bizim kilisemiz artık yerle bir, yine de Noel ruhunu yaşatmaya çalışıyoruz”

    "Bunlar, kendi soylarına, dillere, ülkelerine ve uluslarına göre Nuh’un oğullarının soylarıdır. Tufandan sonra yeryüzündeki bütün uluslar onlardan türedi." Genesis 10:32 Meri Hüseyinoğlu Antakyalı bir emekli öğretmen. Meri Hüseyinoğlu’yla yolumuz İstanbul’da kesişti. Kendisinden çok şey öğreneceğimi onu ilk gördüğümde anlamıştım. Antakya’daki geçmiş Noelleri ve gelecekteki Noellerden beklentilerini benimle paylaştığı için kendisine çok teşekkür ediyorum.   Röportaj: Elifsena Biroğlu   Kendinizden kısaca bahseder misiniz?   1964 Antakya doğumluyum. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Antakya'da okudum. Ankara Fen Fakültesi Matematik Bölüm mezunuyum. Öğretmenlik yapıyordum artık emekli bir öğretmenim. Evliyim, iki tane de kızım var. Depreme Antakya'da yakalandım. Şu anda Arsuz'da yaşıyoruz, Antakya'da yaşanacak bir yerimiz olmadığı için… Arsuz'da yaşamaya çalışıyoruz; Antakya'yı orda yaşatmaya çalışıyoruz.   Çocukluk ve gençlik yıllarınızda da Antakya’daymışsınız. Antakya'daki Noeller nasıldı, anılarınızdan bahsetmek ister misiniz?   Gerçekten söyleyebilirim ki bizler birbirine bağlı insanlarız Antakya'da. Bizim Noelimiz herkesin Noelidir, komşunun Kurban Bayramı hepimizin Kurban Bayramı’dır.  Mesela biz hep 6 Aralık’ta ağaç süsleriz evlerimizde. Ama yalnız biz süslemeyiz… Mesela Alevi komşularımız da süslerdi. Yoldan geçerken balkonda süslü bir ağacı görünce illa “Burası Hıristiyan evidir.” denmezdi. Herkes koyar ağacını bir yerlere.. 24 Aralık’ta herkesle beraber kutlarız. 6 Aralık’tan sonra kilisemizde hep ağacımız olur. Sonra o telaş yavaş yavaş düşer bize. Bahçelerimizi ışıklarla süsleriz. Mutlaka kokteyllerimiz olurdu. Noelden bir önceki ya da bir sonraki Pazar veya Cumartesi günlerinde buluşuruz. Çocuklara hediyeler dağıtan Noel Babalarımız olurdu, kilise bahçesinde dolaşırlardı. Sonra büyük aile sofralarında buluşurduk. Aile büyüğünün evine giderdik hep beraber… Yemekler yerdik…   6 Şubat’tan önceki son Noel’i anımsıyor musunuz?   Biz 24 Aralık'ta herkesle beraber kilisede kutlarız Noel’i. Gerçekten güzeldi o gün tabii.. Nasıl anlatabilirim ki size… Gerçekten anlatılacak gibi değil yani. En son Noel’imizde o kadar kalabalıktı ki kilise… Sanki herkes birbiriyle vedalaşmak için gelmişti o gün… İnanın ben kiliseden çıkamamıştım, o merdivenden inememiştim. Hatta sinirlendim yanımdakilere dedim ki “Allah aşkına bırakın çıkalım, evimize gidelim. Burası çok kalabalık!” Fenerbahçe Galatasaray maçında stadyumdan çıkamazsınız ya, işte öyle bir kalabalık vardı. Bilmediğimiz bir sürü insan; Antakyalı olan ya da olmayan…  O kadar çok kalabalıktık ki…  Demek ki vedalaşmaya gelmişiz hepimiz. Kalabalıktan ayine giremedik biz. Ayin esnasında komünyon alırız normalde ama o gün içeri girip komünyon alamadık. Sonra eve gittik, kendi kendimize dedik ki “Ne bu kalabalık yahu! Kimseyi almamaları lazımdı, cemaat giremedi içeri…” Ama şimdi “o kimse” yok artık. Bizim kilisemiz artık yerle bir. Bir yandan yine de Noel ruhunu aslında yaşatmaya çalışıyoruz.     Kilise aynı zamanda bir buluşma ve yaşama mekanıydı..   Evet… Çok güzel bir bahçesi vardı kilisemizin. Mesela büyük bir taziye salonumuz vardı. Normal zamanlar için ayrı salonumuz vardı… Onun karşısında iki tane daha küçük salonumuz vardı… Herkes orada buluşurdu.   Noel zamanlarında kadınlar neler yapardı? Buluşur muydunuz? Birlikte neler yapardınız?   15 Kasım’dan 24 Aralık’a kadar Noel Orucumuz olur. Kilisemizde birçok insana, birçok aileye yemek çıkarıp onları doyuracak kadar büyük mutfağımız, salonlarımız vardı. 600 kişiye kadar yetecek tabağımız, çatalımız, kaşığımız vardı. Mutfağımız çok kişiyi doyururdu. Bir sürü araç gerecimiz vardı. 15 Kasım’dan sonraki her çarşamba kilisede buluşur ve sırayla her birimiz yemek yapardık. Gelenler bağışlar yapardı ve biz bu paraya hiç dokunmazdık. Belli bir para miktarımız yoktu, herkes gücüne göre destek olurdu. Böyle böyle 6-7 hafta boyunca hem yemek yeriz beraber hem para toplarız. Sonra da o parayı alırdık, Noel’den 1 hafta önce maddi durumu güçlü olmayan ailelerin çocuklarına giysiler, hediyeler alırdık. Biz kilisenin kadınlar kolu olarak gıda yardımıyla ilgilenirdik. Her aile birbirini bilirdi, yardımını yapardı böylece. Oruç zamanı sadece zeytinyağlı şeyler yeriz, bu sebeple de zeytinyağlılar yapardık sonra da yerdik. Genellikle ağaç kurulduğu için 6 Aralık’ta kermes de düzenlemeye çalışırdık. Ama yiyecek değil Noel ürünleri satardık; havlu, süs, peçete… Oradan gelen geliri de yine çocuklara paylaştırırdık. Kilisemiz bakardı insanımıza. Gücü olmayan insanı bırakmazdı. Paskalya zamanı da böyle destekleşirdik. Salı günleri de yemekler, günler yapardık kadınlarla.   E.B: Buradan durup bakınca neyi en çok özlüyorsunuz?   Bizim Almanya’ya, Brezilya’ya yerleşmiş ciddi bir diasporamız var, insanımız göç etmiş. Eskiden yazın Antakya’ya gelirlerdi 15-20 günlüğüne. Gelir gelmez çarşıya koşarlardı. Bakardım, elleri kolları dolu olurdu. Zahter alırlardı, baharat alırlardı. Antakya’yı özlüyorlardı. Ben de diyordum ki “Burası hep burada, niye özlüyorsunuz ki?” Özlenmez miymiş… Antakya’yı Antakya iken görenler çok şanslı. Bir daha orası olur mu bilinmez. Biz eğitim ve kültür seviyesi yüksek bir cemaatiz. Antakya’daki Cumhuriyet Mahallesi hep insanımızla doluydu. Biz bizi yaşatmaya çalışıyoruz. Bize “azınlık” diyorlar. Haklılar, git gide azalıyoruz. İşte bu yüzden kendimizi yaşatmak zorundayız biz. Memleketimizi özlüyoruz, kilisemizi özlüyoruz. İstanbul’a geleceğim için ağacımı evimde kurdum öyle geldim. Yine de o ağaç kuruldu, evimizi süsledik. Noel’i de Antakya’yı da bir şekilde yaşatmaya çalışıyoruz işte.   Hem Noel’den hem “ev”den bahsedince Antakya’yı anmamak olmuyor. Eviniz ne durumda Antakya’da?   M.H: Mahallede imar izni olmadığı için evimize 2 yıldır bir çivi çakılamıyor, evimiz kentsel dönüşümde. Bizim zaten artık bu saatten sonra Antakya’ya geri dönmemiz imkânsız. Çünkü biz Antakya’daki evimizi boşalttık. Evi boşaltırken eşyalarımızı da dağıttık. 3 yatağım varsa artık 1 tane var. Şimdi Antakya’daki evime dönebilmem için her şey yolunda gitse bile benim evime eşya almam lazım. Artık bizim yaştaki insanlar için yeniden bir şeyleri kurmak çok zor. Bir ev kuracak gücümüz nasıl olsun ki? Ancak sizin yaşlarınızdaki gençlerin mutlaka geri dönmesi gerektiğine inanıyorum. Ben depremden sonra Antakya’ya iki kez gittim, ikisi de doğum günümdü. İlk gidişim çok daha ağırdı. İkincisinde yine biraz daha restorasyon çalışması gördüm, bir nebze iyi geldi. Fakat iyi geldiği kadar tuhaf da hissettiriyor. Atatürk Caddesi’nin ortasından geçen nehrin karşı tarafında hızlı yükselen bir yapılanma var. Nehrin bu tarafında ise bizim mahallemiz var ve bizim mahallemizde hiçbir iyileşme yok henüz. Nehrin caddenin sağından ya da solundan geçmesinin yarattığı ne gibi bir fark olabilir ki? Hiçbir belirginlik yok. Bugün evimize çivi çaksak yarın o karar değişebilir. Zorlukla yaptığım tüm masraf bir anda yok olabilir. Ben o mahalleye yerleşsem bile benim komşum aynı komşu mu olacak? Nehrin sağı solu bu kadar değişmişken, ayrışmışken… Biz 5 seneye döneriz diye düşündük şimdi 10 sene mi diye düşünüyoruz… Belki de hiç… Kimin ömrü yeterse o dönüp görebilecek tüm bayramları Antakya’da artık.   Antakya’ya geri dönmek ve bayramları, Noelleri yeniden yaşatmak için sadece evlerin değil kiliselerin de durumu oldukça kritik. Şu anda başka kiliselerde buluşuyor musunuz? Kendinize yeterli alanı bulabiliyor musunuz?   Bizim kilisemiz yıkılmamış olsaydı biz de gitmezdik. Bahçemiz, kilisemiz herkese yeterdi. Biz 97’de bir deprem daha yaşadık. O dönem hiç kimse gitmemişti, herkes kilise bahçesinde ve odalarında yaşamıştı bir süre. Kendi evimize bile dönmemiştik. 15-20 gün kilisemizde kaldık güvenle. Şu anda bazı akrabalarımız Mersin’deler. Bazısı Arsuz’a geri geldi. Arsuz’da kilise yıkılmasına rağmen bahçesinde ayin yapabildiler. Arsuz’daki kilisenin onarımı başladı ama sonra altından daha da eski bir kilise çıkınca restorasyon da durdu. Bize en yakın olan sanıyorum ki İskenderun’daki kilise ama onun da çok çatlağı var. Ne zaman restorasyonu biter bilmiyoruz. Depremden sonra bir süre Ankara’ya gittik ama oralara sığamadık biz. İstanbuldakiler bir tık daha şanslı. Konsoloslukların kiliselerinde kendilerine belki yer bulabiliyorlardır az çok. Biz şu anda bazı bayramlarda Mersin’e gidiyoruz cemaati görmek için ya da whatsapp grubumuz var, ancak oradan haberleşiyoruz. Çok canımız eksik, kilisemiz de eksik.   Gelecek Noeller’e dair ne söylemek istersiniz?   Gençlerin çoğu dışarı gitti; İzmir’e, Ankara’ya, İstanbul’a, yurtdışına… Onları anlıyorum ama oralarda ne iş yaparlarsa yapsınlar; o işlerin bir kanadında Antakya’yı akıllarından çıkarmamalarını dilerim. Antakya’yı iyileştirsinler, unutmasınlar. Bir gün geri dönsünler. Ben çocuklarıma da söylüyorum. Sağ olsunlar özellikle de sosyal işlerle meşgul olup bir şeyler için çabalıyorlar… Daha da sıkı sarılmalılar, hepsi çok çalışmalı. Orta Doğu’nun, Suriye’nin durumuna baktıkça Antakya’nın önemini anlıyoruz. Sahip çıkmamız lazım. Kilisemizin onarılması lazım. Evlerimizin, mahallelerimizin yaşaması lazım. Noelleri yeniden Antakya’da kutlamalarını diliyorum.   İnanan, kutlayan, Antakya’yı özleyen, yasını tutan, umudunu taşıyan herkesin Noel’i kutlu olsun.

  • Tepelerdeki Umut: Metanoia İnziva Kampı Güney Lübnan'dan Kaçan Mültecilere Destek Veriyor

    İsrail'in Lübnan işgali uluslararası alanda büyük yankı buldu. Lübnanlılar zor şartlar altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Lübnan'da Chouf kentinde bulunan Metanoia Retreat Center birçok Lübnanlı için bir sığınak haline geldi. Merkezin kurucusu George'la işgalin yerelde bıraktığı hasarı ve temel ihtiyaçlarını konuştuk.Metanoia merkezi, yerinden edilmiş ailelerin ihtiyaçlarını karşılamaya devam edebilmek için bağış arayışlarına devam ediyor Metanoia Retreat Center hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Nerede bulunuyorsunuz? Metanoia İnziva Kampı, Lübnan'ın Chouf bölgesinin kalbinde yer alan bir sığınaktır. Metanoia’da, insan ruhunu her düzeyde uyanışa yönlendirmeye kendimizi adadık. Bedenin ve ruhun iyileşmesinin, çevremizdeki dünyanın iyileşmesiyle iç içe olduğuna inanıyoruz ve bu, yaptığımız her şeyin özünde yer alıyor. Misyonumuz, özellikle böyle zamanlarda, insanlığa sığınak aradığı anlarda, destek ve barınak sunmaktır. Metanoia olarak savaştan kaçan mültecilere ne tür destek sağlıyorsunuz? Bu insani krizin ilk günlerinde en temel ihtiyaçlara yanıt vermek zorunda kaldık: yataklar, battaniyeler, yiyecek ve ilaç sağladık. Hayatları altüst olan insanlara barınak sunduk. Şimdi haftalar geçtikçe, odak noktamızı hijyen ihtiyaçlarına kaydırıyoruz; kadınlar için hijyen kitleri ve Chouf’un yüksek rakımlı soğuğuna (850m - 1300m) dayanabilecek kalın kışlık giysiler sağlıyoruz. Bu insanların ihtiyaçlarını dinliyor ve onlara hak ettikleri özen ve saygıyla karşılık veriyoruz. Bu ailelere yardım etmeye devam edebilmek için şu anda merkezdeki en acil ihtiyaçlar nelerdir? Yerinden edilmiş kişiler Chouf bölgesindeki kamu okullarında ve yerel belediyelerin himayesinde geçici sığınak bulurken, kışlık giysi, hijyenik malzemeler ve temel konfor ihtiyaçları soğuk hava yaklaşırken oldukça acil hale geldi. Bu insanlar, iki dünya arasında sıkışıp kalmış durumdalar; hem fiziksel sıcaklığa hem de insani nezakete ihtiyaçları var. Şu anda yardım çalışmalarınızda karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdir? En büyük zorluğumuz, eskiden temel kabul edilen ihtiyaçları sağlama maliyetinin artmasıdır. Fiyatlar fırladı—bir zamanlar 7 dolar olan yataklar şimdi 18 dolar talep ediyor ve her türlü yardım daha fazla kaynak gerektiriyor. Ancak ihtiyaç büyüdü ve sunduğumuz yardımla gereken arasındaki boşluk genişliyor. Bu zorlukla inançla yüzleşiyoruz, insan kalbinin çağrıldığında sınırsız cömertlik gösterebileceğini biliyoruz. İnsanlar Metanoia'daki çalışmalarınıza nasıl katkıda bulunabilir ya da destek olabilir? Dünyanın dört bir yanındaki insanlar bu çağrıyı duyarsa, desteğiniz sınırları aşabilir. Yurtdışından gönderilen bağışlar, bu kutsal çalışmayı sürdürmemizi sağlıyor ve bu yerinden edilmiş ailelerin acil ve büyüyen ihtiyaçlarını karşılayabiliyoruz. Metanoia'ya bu görevde güvenen herkese derin bir minnet duyuyoruz; çünkü biliyoruz ki, katkınız sadece yardım olmaktan öteye gidiyor—umudun can damarı haline geliyor. https://www.instagram.com/metanoia.retreatcenter

bottom of page