Search this site
Boş arama ile 234 sonuç bulundu
- ‘Domlar tüm Türkiye’yi dolaşmışlar, sonra yine Antakya’ya dönmüşler’
"Antakya’nın görünmeyenleri", Şubat depremlerinden beri tartışmalarda bir şekilde gündeme getirilen çeşitlilik meselesinin dışında bırakılanların, görmezden gelinenlerin ve yok sayılanların deprem ve sonrasındaki süreçte neler yaşadıklarına odaklanan bir yazı dizisi olarak başlıyor. Bu kapsamda, ilk olarak Antakya ve çevresinde yaşayan Domlar ve Abdalların durumuna dair kendisi de Antakyalı bir Dom olan Mehmet Kuyumcu’yla konuştuk. Sıfır Ayrımcılık Derneği’nden Kuyumcu, Antakya’daki Romanların dününü ve bugünü anlattı. Röportaj: Emre Can Dağlıoğlu Antakya’da Domlar ve Abdallar deyince ne kadarlık bir nüfustan bahsediyorduk depremden önce? Dom grupları, MS 5. yüzyılda Hindistan’da kast sistemine dayalı baskılar sonucunda göç etmek zorunda kalıyor. Burada kast sistemi içerisinde bile yer almıyorlar, "dalit" olarak adlandırılıyorlar. Dalit, yani lanetli kişi. Dom grupları göç etmek zorunda kalır, dört etnik gruba ayrılır. Bir kısmı Hindistan’da kalır. Şu an 800 bine yakın Dom var orada. Orta Doğu üzerinden, bugünkü İran, Irak, Suriye toprakları üzerinden Anadolu’ya geçenler olur. Orta Doğu’da kalanlar da oldu. Anadolu’dan da Avrupa’nın belirli kısımlarına göç ederler. Türkiye’de Doğu Akdeniz’in bir kısmı ve Mezopotamya coğrafyasına yayılmış durumdalar Dom grupları. Hatay’da yaklaşık olarak 72 bin Dom var. Bu sayı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla yaptığımız bir araştırma neticesinde aldığımız bir veri. Sadece Domlardan bahsediyoruz şu anda. Peki, Abdallar, Lomlar, Romlar var mı Hatay’da? Şu an kullanılmayan tabirle, Çingene gruplarının bir alt kolu Domlar. Çingene tabiri kullanılmıyor, tek bir çatı altında Roman diye toplanıldı. Romanlar da 4 etnik gruba ayrılıyor. Bunların içerisinde Domlar, Lomlar, Romlar, Abdallar var. Biz Dom gruplarıyız. Lom grupları, Batı Karadeniz ve Kafkasya taraflarına göç edip yerleştiler. Rom grupları, Trakya, Marmara’nın bir kısmı ve Ege taraflarına doğru yerleştiler. Herkes kendine ergonomik bir alan belirledi. O bölgelerde yaşam alanları oluşturmaya başladılar. Dom grupları 72 bin dedin, peki Abdallar ne kadar Hatay’da? Onlar da Kırıkhan ve İskenderun’da yerleşik hayata geçmişler. Onlar da 45 binin üzerinde. Yani, yaklaşık 100 binin üzerinde Roman Hatay’da yaşıyordu. Domlar sadece Antakya’da mı yaşıyorlardı? Aslına bakılırsa Domlar da kendi aralarında üçe bölünüyor. Abdallara da biz Dom deriz. Farklı bir aidiyeti Dom grupları içerisinde. Dom grupları içerisinde 12 farklı aidiyet vardı. Mesela, bunlar içerisinde İsali var, Hadded vardır, Abet vardır, Denegre vardır, Kaliuşak vardır, Karaçi vardır, yine Abdal vardır, Teber vardır. Bunlar sadece birkaç örneği. Bunların hepsi Dom grupları içerisinde yer alır. İskenderun ve Kırıkhan dışında sadece Antakya’da yaşarlardı. Deprem Sonrasında Dom Mahallesi Antakya’da hangi mahallelerde? Antakya’da yoğunluklu olarak Cumhuriyet, Emek, Altınçay, Aksaray ve Saraykent mahallelerinde genelde yerleşik hayata geçiyor Dom grupları. Domlar gündelik hayatta hangi dili kullanıyorlar? 8 yaşındaki bir Dom çocuğu üç dil konuşuyorlar. Kendi anadilimiz Domari, sokakta duyduğu Arapça ve okulda öğrendiği Türkçe. Domari zaten yazılı bir dil değil, aileden öğrenilir. Doğduğumuzda ilk başta onu öğreniriz. Arapçayı sokakta oynarken öğreniriz, Türkçeyi ise okulda. Peki, sosyo-ekonomik olarak daha çok alt sınıflardan mı bahsediyoruz? Türkiye'de kalan gruplar çoğunlukla öyle. Konar-göçer bir yaşama alışık olduklarından Dom topluluklarının geçim için yaptıkları da bu yönde gelişiyor. Mesela, dişçilik, kuyumculuk, gümüşçülük, kalaycılık, sepet örücülüğü, falcılık, sünnetçilik gibi işlerden para kazanıyorlar. Tabii, bu mesleklerin çoğu, makineleşme ve modernizasyon sonucunda bittiğinden şu an daha çok günümüz şartlarına uygun işlerde çalışıyorlar. İşte hurdacılık veya kadınlar için gündelik ev temizlik işleri ve erkekler için yevmiyelik işler. Mesela, benim babam şu ana kadar dişçilik yapar. Ben dişlerimi hep babama yaptırırım. Eğitimin sağladığı sosyal mobilizasyondan bahsedebilir miyiz? Bundan 15-20 yıl öncesine bakarsak Dom grupları için eğitim baya düşük düzeydeydi, çok ciddi istisnalar haricinde. Ama dernekleşme süreci sonrasında eğitime verilen önem de arttı. Yerelde yapılan projelerle çocuklara sosyal aktivite alanları sağlanması, özgüven ve benlik kazanımını sağladı. Dolayısıyla, sivil toplum bu bağlamda çok önemli bir unsur haline geldi. Bu anlamda örgütlenme ne zaman başladı? Sivil toplum maceramız 2009 yılında başladı Antakya’da. Hatay Dom Kabilesi Kültürünü Araştırma, Geliştirme, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği olarak başladı. Rahmetli Mustafa Karabulut, benim dedem olur, öncülüğünde başladı ve daha sonra da bu örgütlenme yerelde şu an için dokuz dernek ve bir federasyona ulaştı. O attığımız ilk adım şu an daha büyük adımlar getirdi. Çatı örgütümüz olan Hatay Dom Federasyonu, Antakya’da Esentepe Mahallesi’nde faaliyet gösteriyordu. Ama depremden dolayı dernek binamız yıkıldı. Örgütlenme bağlamında da soruyorum. Antakya mevzubahis olduğunda çok kültürlülük üzerinden biraz da romantik övgüler duyuyoruz. Domlar için Antakya nasıl bir yer? Antakya bizler için çok önemli bir yer. Dom grupları, 1970’lerin başına kadar konargöçer bir hayat yaşamışlardı. Bu serüven içerisinde tüm Türkiye’yi 3-4 defa dolaşmışlardır. Ama dönüp dolaşıp Antakya’ya gelmişler. Nedeni ise hem Suriye’de bulunan akrabalar hem de Antakya’daki yerel toplumla ilişkileri. Bizim büyük dedelerimizin anlattığı hikayelere göre, biz başka şehirlerde yapamayız. Benim dedem de böyle derdi. "Neden?" derdim. "Biz Dom’uz, bize öteki görürler. Biz ayrımcılığa uğrarız. Bize önyargıyla bakarlar ama Antakya’da bunlar olmaz" derdi. "Antakya’da da bize kim ayrımcılık yapmaz? Aleviler, Hıristiyanlar, bir de Ermeniler" derdi. O yüzden Antakya bizim için çok önemlidir. Antakya’nın çeşitliliği içerisinde aslında daha güvenli bir alan bulabiliyoruz. Depreme gelelim istersen. Dom mahalleleri bu depremi nasıl yaşadı? Domların yaşadığı mahalleler çarpık kentleşmenin ürünü aslında. Bu yüzden depremde Antakya’nın Altınçay Mahallesi’nde 173 kişi kaybettik. Romanların bulunduğu bölgeler şehrin biraz dış konumunda ve genellikle gecekondulardan oluşuyor. Dolayısıyla, tapusuz evler. Yaşadıkları depremin etkisini henüz atlatamadan Dom grupları, hak ihlallerine ve sosyal dışlanmaya maruz kaldılar. Yeteri kadar yardıma ulaşamadılar. Bu yüzden de kendi imkanlarıyla göç etmek zorunda bırakıldılar. Bu insanlar "Bugün buldum, bugün yedim, yarına Allah kerim" hesabındalar çünkü. Yoksulluk var, derin yoksulluk var. Derin yoksulluk içinde Domlar. Her ne kadar depremde kaybın da olsa yaşamak için çalışman gerekiyor. Çünkü bir birikim yok. Mülkiyet yok, sığınacak liman yok ve Dom olduğu için sürekli önyargıya ve ayrımcılığa maruz kalabilir. Mecbur, kendi imkanları dahilinde İç Anadolu’ya, Karadeniz’e mevsimlik tarım işçisi olarak günlük 200 lira kazanmak göç etmek zorunda kaldılar. Henüz yaşadıkları depremi bile atlatamamışlardı halbuki. Domların önemli bir kısmı halen derme çatma çadırlarda yaşıyorlar Domların ne kadarı göç etmek zorunda kaldı? Yaklaşık olarak 30-35 bin insan bahsediyorum. Neredeyse nüfusun yarısı Antakya’yı terk etmek zorunda kaldı. Ama geri dönecekler. Ben inanıyorum. Onlar Antakya’dan ayrılmaz, Antakya onlar için vazgeçilmez bir şehir. Antakya’da herkes arama-kurtarma ve yardımlara ulaşma konusunda büyük sorun yaşadı ama Domlar bu süreci nasıl geçirdi? Ben depremin ilk günden bu yana sahadayım. Sıfır Ayrımcılık Derneği’nde saha koordinatörüyüm. İnsani yardım ve kolaylaştırıcılık faaliyetlerimiz var. Kendi gözlemlerimi aktarayım. Depremin ilk 3-4 günü kimse yoktu zaten. 4 günü geçtim, "geldik" dediler ya, kimse gelmedi. Ancak 11 gün sonra sıcak yemek indirebildim mahalleye. Kendi imkanlarımla buldum. İzmir’den Karşıyaka Belediyesi geldi de sahaya, sıcak yemek götürebildik. Emek Mahallesi’nde çadır yoktu, battaniye yoktu, soba yoktu. Kapalı bir alan yoktu. Yağmurun altında sadece ben sürekli ıslanarak çalıştım. Sığınacak bir yer buluyordum, geçiyordum içeriye. Kıyafetlerimi kurutuyordum. Küçük bir ateş yakıyordum, sonra tekrar yardım aramaya çıkıyordum. Çünkü sahada çalışmam gerekiyordu, insanların bizlere ihtiyacı vardı. Aradan iki ay geçti, Emek Mahallesi halen ceset kokuyordu. Cesetler çıkarılmadı, insanlar kendi imkanları dahilinde cesetlerini arıyordu. Biz bunları yaşadık, inkar edemeyiz. Kötü bir durum, çok kötü bir durum. Bu mahallelere alt sınıf mahalleler olduğu için Dom olduğunuz için mi yardım az ulaştı sence? Her ikisinden kaynaklı yaşadık bunları. Hayatın her alanında ayrımcılığa uğradık. Ötekileştirildik. Önyargıyla bakıldı bize. Sadece depremde değil, pandemi de de aynı sorunları yaşadık. Her zaman hastaneye bile gittiğinde üzerindeki kıyafetimizden, tenimizin renginden dolayı ayrımcılığa maruz bırakıldık. Bu ayrımcılık Domların yardıma ulaşmaya çalışmasını engelledi mi? Kesinlikle engelledi, bu önyargı şöyle bir şey: İlk 4 gün yardım gelmeyince insanlar yaşamaya devam etmek için marketleri yağmalamaya başladı. Hemen "Romanlar yağmalıyor" diye söylenti çıktı. Yardım gelmemiş. İnsanların evi yıkılmış. Bir şeyler tüketmesi gerekiyor. Bu insanların hayatta kalması gerekiyor. O yüzden herkes marketlerden bir şeyler almaya çalıştı, herkes. İlk gösterilen hedef biz olduk. Neden hemen Romanlar hedefe kondu? Depremin 38. günü Kırıkhan’dayım. Abdal gruplar halen kendi imkanlarıyla yaptıkları derme çatma çadırda kalıyorlardı. Naylondan yapılmış çadırlar. İnsanlar 40 gündür yıkanmamışlar. Ne bit ilacı vardı ne başka bir şey. Kızılay'dan ben iki yüz tane gıda paketi alamadım. Vermediler bana. Neden? Domum diye. Görüyorum deponun içerisi battaniye ve çadır dolu. Bizim buna ihtiyacımız var ama vermediler. 200 gıda paketine ihtiyacım varken, dokuz gün uğraşıp ancak 13 tane alabildim. Bize kısıtlı imkanlarıyla sivil toplum örgütleri, İBB ve TİP sahip çıktı. Bunlar olabiliyorken devlet neden yapamıyor? Bunun tek bir sebebi var. Sen etnik kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğruyorsun ve bundan dolayı sana bazı yardımlar da ulaşmıyor. Bu tür krizlerde bu şekilde ayrımcılığa uğramasak keşke ama ne yazık ki, hayatın her alanında ötekileştiriliyoruz ve ayrımcılığa maruz bırakılıyoruz. Dom ve Abdal gruplarının orada kurulan çadır ve konteyner kentlere ne kadarı yerleşti? Çadırkente geçeni bile polis zoruyla çıkardılar. Bir Abdal bir yerde bir telefon buluyor. Gidiyor, polise teslim ediyor. Polise teslim ettiği halde telefonun sahibi geliyor, diyor ki "bu benden çaldı". Bundan dolayı dört aileyi yaka paça dışarı atıyor çadırkentten. Şu ana kadar Kırıkhan’daki Abdalların yarısı göç etti, yarısı daha derme çatma çadırlarda kalıyorlar. Yani kendi imkanları dahilinde hayatta kalma mücadelesi. Antakya’dakiler de yarısı konteyner kentlere geçmeye başladılar, bir kısmı göç etti, bir kısmı da çadırlarda yaşıyor. Bu da sivil toplum kurumlarının baskıları sonucunda oldu. Bir de şöyle bir şey var. Herkes kendi toplumu içinde yaşamak ister. Bu, Roman grupları için de geçerli bir şey. Ayrılmak istemiyorlar. Ama çaresizlik çok kötü bir durum. Yani artık mecbur. Yeni bir yaşam alanı belirlemesi gerekiyor ve hayatta kalması gerekiyor, çalışması gerekiyor. O yüzden, verildiği takdirde konteynera da çadıra da razı olmak zorunda kalıyorlar. Romanlara yönelik bir şiddet olayı yaşandı mı bu süreçte? Dom bir aile Mersin’e göç etti. Orada devletin sunmuş olduğu geçici barınma merkezinde yer tahsis ediliyor. İki gün sonra, yemek sırasında sırf dış görünüşünden dolayı o insan farklı muameleye maruz kalıyor. Sessiz kalıyor, garibim, bir şey demiyor. Aradan 3-4 gün daha geçiyor. Geçici barınma merkezinde görevli müdür geliyor. Bu arkadaşa kendisinin burada kalamayacağını, çünkü diğer insanların rahatsız olduğunu söylüyor. Geçici barınma merkezinden çıkışını veriyor. Çıkışı verilince kendisine kendi bulunduğu ilçede çadır tahsis edileceğini söyleniyor ve o şekilde o insan oradan o gerekçeyle çıkmak zorunda kalıyorlar. Her ne olursa olsun, o da bir mağdur. Dış görünüşünden dolayı diğer insanlar rahatsız oluyor diye o insanı oradan atmak, ne kadar doğru? Domların yaşadıkları evlerin tapusuz olduğundan bahsettin. Mülkiyetsizliğin yarattığı sorunlar neler? Antakya’daki nüfusun yüzde 60’ı 1970’lerin başında yerleşik hayata geçince bu arazilerde kendilerine derme çatma ev yapıyorlar. Daha sonraki dönemlerde, onlara "burada kalabilirsiniz" deniyor. Elektrik de veriyor, su da veriyor. Mahalle kuruluyor. Aradan geçen 45 yıl boyunca bu insan vergisini ödüyor, suyunu, elektriğini de ödüyor. Resmiyete bakılırsa o mülkün artık o insanın olması gerekir. Ne yazık ki, depremden önceki süreçte Emek Mahallesi bölgesinde bir kentsel dönüşüm projesi vardı. Bu proje kapsamında, en son bir Dom’un evine rayiç bedel olarak. 5 bin lira para verdiler 2020 yılında. Çünkü mülkiyet onların değil aslında. 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıktığında ilk dışlanan kişiler yine Romanlar oluyor. Herkes toprak sahibi olurken Domlar ve Abdallar dışarıda bırakıldı. Hatta 1942 yılında bir kararname var, "Çingenelerin toprak ağası olamayacağını" söylüyor. Bugün de nüfusun mülkiyetsiz yüzde 60’ı ne depremzedelere verilen sosyal yardımdan faydalanabiliyorlar ne de kira yardımı alabiliyor. Mülkiyetsizlik aslında yeniden inşa sonrasında aynı mahallelere dönememe gibi önemli bir sorunu da beraberinde getiriyor. Şu an aslında bizler için en önemli sorun bu. Deprem öncesinde yaşadığımız bölgelere dönebilecek miyiz? Yeniden bir arada olabilecek miyiz? Toplu bir şekilde yaşayabilecek miyiz? Ya da dağıtılacak mıyız? Antakya’dan göç etmememiz için bir şey yapılmayacağı kesin. Ama bunun hukuki mücadelesini vermek için hazırız. Başta Sıfır Ayrımcılık Derneği olmak üzere buna direneceğiz. Nasıl Sulukule’de bir direniş hikayesi yazıldı, biz de Antakya’da Emek Mahallesi için bu direniş hikayesini yazabiliriz diye düşünüyorum. Kendi hakkımızı savunmamız gerekiyor. Yine yeni bir yaşam alanı oluşturulabilir. Romanlara yönelik sosyal konut adı altında sözler verilmişti depremden önce Türkiye genelinde. Bu sözü biz 2011’deki Roman açılımında da duyduk ama şu ana kadar herhangi bir şey yapılmadı. Ama sosyal konut projesi Sulukule’de olduğu gibi ters de tepebilir. Oradaki insanları Halkalı’ya taşıdılar ama neredeyse hiçbirisi yaşayamadı orada. İşte o yüzden bizim de savunduğumuz şey, kendi bölgesinde, kendi arazisinde, yerinde iyileştirme. Yani bu insanları alıp TOKİ’ye yerleştirdiğinizde olmuyor. Sulukule’de örnekleri var. Bu insan TOKİ’deki birinci kattaki evine alıp atını bağlıyor. Bu insanların yaptıkları meslek belli, zanaat belli, yaşam tarzları belli. O yüzden bu insanları kendi yaşam tarzlarına uygun bir biçimde yerleştirmek en uygun olanı olacaktır diye düşünüyorum. Depremin 7. ayındayız artık. Domlar ve Abdallar için bu süreç nasıl yaşandı? Depremin 7. ayını geride bıraktık ve bu süreçte normalleşme adımlarından en az faydalananlar kimler derseniz, Dom ve Abdal gruplarıdır. Hatay’da kalan ve imkanı olmayan insanların geçim kaynaklarından biri olan hurdacılık tamamen yasaklandı ve polis şiddetiyle karşı karşıya kaldılar. Ayrımcılık ve ötekileştirmelere maruz bırakıldılar. Biraz önce söylediğim gibi göçe mecbur bırakıldılar. Kalanlar da kendi kendilerine yetmeye çalışıyor. Kırıkhan bölgesinde şu anda yaklaşık olarak 200 hane halen derme-çatma çadırlarda hayatlarını idame ettiriyor. Antakya’nın çok kültürlülüğü bu dönemde çok gündeme geldi. Ama Roman gruplarının bu çeşitlilik içinde adları neredeyse hiç anılmadı. Aynı şekilde, yeniden inşa tartışmalarında bu çeşitliliğin kaybolması riski epey gündeme geldi ama Domlardan, Abdallardan bahseden olmadı. Bu görünmeme hali ne hissettiriyor? Bizim için alışıldık bir hikaye. Antakya yerelinde de bizi tanıyamadılar. Bizi Antakya’da da "kurbat" olarak bilirler. Kendi içinde kötü bir anlamı yok. Gurbetten türemiş, göçebe anlamında bir kelime. Bizi aşiret diye bilirler, Dişçiler derler, gümüşçüler derler, kalaycılar derler ama hiç Dom diyemezler. Domlar nedir, ne yaparlar, ne ederler, bilmezler. Bizim bunu düzeltmemiz lazım. 2009’da başlayan sivil toplum maceramızın hedefi de buydu. Görünmeyeni göstermek, duyulmayana ses olmak, kendimizi tanıtmak ve hakkımızdaki yanlış algılar düzeltmek. Biz bunu devam ettirdikçe görüleceğimize inanıyorum. Bunu Antakya özelinde söylemiyorum sadece. Biz elbette biliniyoruz ama yanlış bilindiğimiz için korunması gereken kültürler içinde sayılmıyoruz. Uğraşımız bunu değiştirmek. Çok vakit alacak ama illa ki bir gün olacak. Eklemek istediğin bir şey var mı? Emin Dom Iştınne Dünyem Hindi Tüm Mansın Hezkerne, Menge’ne Örinşi Emin Hezlekrır. Biz Dom Milletiyiz Dünya Üzerindeki Tüm İnsanları Severiz. İsteriz Ki Onlar da Bizi Sevsin. Mehmet Kuyumcu
- Elbet Bir Gün Yeniden Antakya
Bir şehrin yası nasıl tutulur, bilmiyorum. Yas tutmak için önce, yas tutacağımız şey her neyse, onun artık bittiğini kabullenmek gerekir. Bitti mi Antakya? Bitmediğine ve bitmeyeceğine inanarak yürüyordum şehrin merkezinde. Issızdı. Jandarma devriye geziyordu. Neredeyse hiç bina kalmamıştı. Birkaç esnaf dükkânını açmış umutla bize bakıyordu ki, o umudu geri çevirmek ne haddimize. Gülümseyerek “hayırlı işler” deyip baktık baharatlara, tuzlu yoğurda, ceviz reçeline. Antakya’da doğdum ben ama babamın memuriyeti sebebiyle şehir şehir dolaştık, yaşayamadım Antakya’da. Hep hasretle özdeşleştirmiştim onu ama şehir orada duruyordu işte. Dedem ve anneannem o portakal bahçesine bakan balkonlarında rüzgar esintisi eşliğinde oturup sohbet ediyorlardı mesela. Her evin önündeki asma altlarında ise öğleden sonrası çayları içiliyordu. Kuzenlerim pamuk tarlasında çalışıyordu yazın, onlar çok çalışırdı. Çalışkanlık, kendi yağında kavrulan bu şehrin insanlarını anlatan kelimelerden biriydi şüphesiz. Sonra? Sonrası kesinlikle neşe. Akdenizliliğin getirdiği sıcakkanlılık, keyfe düşkünlük, şarkılı, türkülü sofralar. Ayrıca Antakya’ya sonsuz aşk duymak da Antakyalı olmaya dahil. Her yerde Antakya’yı bulamayacağını bilen hemşerilerimin her yere Antakya’yı götürme çabası. Koliler. Kolilerin içinde sürk peynirleri, biberli ekmekler, kaytaz börekleri. Bayramlarda sini sini dizilmiş içli köfteler. Kazanda kaynayan hırisiler. Ve kahve. Kahve mühim. Antakya dokunuşuyla çifte kavrulmuş olan ve kaynatılarak yapılan köpüksüz kahve. Sabahları uyanmanın ilk koşulu bu kahveyi içmek. Sabahlar ise artık hüzünlü. Birlikte kahve içtiğimiz dostları yitirdik, kahve kokan evlerimiz ise enkazlara dönüştü. Aslına bakarsanız 6 Şubat’ta güneş doğmadı. O sabaha kavuşamadık. Zaman geçti ama deprem sindi tüm benliğimize. O acı, gözlerimizde yaş olarak duruyor her an akmaya hazır şekilde. Kalanlar elbette birbirine sarılıyor, dağılmamışlarsa yurdun dört köşesine. Hüzünlü bir şiir biliyorum. “Memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak” diye soruyor şair. Memleket diyorum. Çok uzak. Bir şehrin yası nasıl tutulur, bilmiyorum. Bilmezden geliyorum belki de. Bir gün yeniden Atatürk Caddesi'nde buluşacağız. İşte şimdi mütebessim ifademi takınıp hayal kuruyorum. O güzel geçmişin temeliyle bir gelecek inşa ediyorum zihnimde. Atatürk Caddesi buluşma yerimiz. Muhtemelen bir iddia sonucu ısmarlanan dondurmalar elimizde. O şimdi, düşününce bile içimizi sızlatan kalabalığa karışarak Saray Caddesi’ne doğru yürüyoruz. Eski Meclis Binası’nın önünden geçerken “Ne şahanesin ama” diyorum, “Fıstık gibisin.” Acelem dahi olsa mutlaka ona selam veriyorum oradan geçerken. Daha sonra kendimizi köprü korkuluğuna yaslanmış dinlenirken buluyoruz. Asi’de sular yükselmiş bu sefer, yağmur güzel yağmış anlaşılan. Nihayet Saray Caddesi’ne vardığımızda epey acıkmış oluyoruz. Doğrusu tok iken bile açız orada. Dershanelerden gençler çıkıyor, ne curcuna ama -kaçı hayatta şimdi acaba?- onların yüzlerinde umudu da görüyorum kaygıyı da. Yürümekten yorgun düşüyoruz ama el işi ürünler satan şu dükkanlara bakmasak olmaz. Bakalım. Ah şu dükkândan sarı ışıklar sızıyor, kim bilir ne satıyorlar. Tamam, buraya da bakalım. Defne sabunu almak iyi fikir de onu teyzem yapıyor zaten ve laf arasında bizim nenelerimiz hep defne sabunu kokuyor. Peki, başka ne alsak? Kurtuluş Caddesi’ne çıkalım önerisi geliyor. İpek şallara bakarız. Hayır hayır, önce yemek. Aramızda “ne olur yemek yiyelim” diye yalvaran bakışlar var ve elbette etrafı saran dürüm kokusunun cazibesi. Gülüşerek oturuyoruz bir dürümcüde. Hatay salçasıyla kızarmış o mis gibi kokan maydanozlu dürümler geliyor. Turşu, tamam. Ayran, olur. Birinciler bitmeden ikinciler söyleniyor ve biz de söylenmeye başlıyoruz yine: “Bu şehirde zayıf kalabileni tebrik etmek lazım.” Karnımız doyunca ayaklanıyoruz, “Kurtuluş Caddesi kimin fikriydi? Hadi gidelim.” O daracık sokaklarda avlulu evlere iç geçirip kiliselere hayranlıkla bakarak varıyoruz tarihi caddeye. Ah bu binalar! Şimdi çoğu işyeri olan bu evlerde kimler yaşadı, nasıl bir yaşam sürdüler acaba? Evlerin kapılarındaki ve pencerelerindeki güzelim işlemelere bakıyoruz ve karar veriyoruz: Özen varmış yaşamlarında. Hiçbir şeyi bilemesek de emin olduğumuz tek şey bu. Deminki dürüm isteyen aç gözler, bu sefer Affan’ı işaret ediyor. Güle oynaya o görkemli binaya şöyle bir bakıp haytalı yemek üzere içeri giriyoruz. Güzel bir gün akşama dönüyor. Bir dahaki sefere Harbiye’ye gider miyiz, gideriz. Ana yemek gelmeden mezelerle de bir güzel karnımızı doyurur muyuz, doyururuz. Bütün sözleşmelerimizin bir ucunda yemek olmasına gülüyoruz. “Hadi” diyor birisi, “Uzun Çarşı’ya geçelim.” Kaybolmadan gezmeyi başarırsak kendimizi künefeyle ödüllendiririz. Sahi müze kaçta kapanıyor, yetişebilecek miyiz oraya akşam olmadan? Başka sefere artık. Habib Neccar? Başka sefere. Samandağ? Başka sefere. Vakıflı? Başka… Bir hayalden uyanıyorum böylece. Anılar nasıl da acıtıyor insanın canını. Ama umut da şart. Hem şarkıda ne güzel diyor: “Elbet bir gün buluşacağız / Bu böyle yarım kalmayacak.” Kavuşmaya inancım tam ama kayıplarımız kalbimizdeyken belli ki bu biraz yarım kalacak. Payımıza düşen yarım kalmakmış Antakyam, hadi sarılalım, tam olamasak da güçleneceğimize inancım tam.
- Suriye: Çocukluğumdan kalan ve bugün
Doğduğum, büyüdüğüm şehrin hem yanı başında hem de bir o kadar uzağında duran, çocukluğumdan beri hakkında nice hikayeler duyduğum ülke, Suriye. Hakkında hep güzel sözler duyduğum, sevgiyle anılan Suriye, ben büyüdükçe maalesef savaşla anılmaya başlandı. Evin içinde annem, babam dahi Suriye’yi sadece eski günleri yad ederek anar oldular. Büyüdüm ve Suriye benim için çoğu zaman akşam haberlerinde savaşla veya Türkiye’deki düzensiz göç konusuyla anılan bir ülke haline geldi. Halbuki benim çocukluğumdan bildiğim, dinlediğim Suriye yasemin kokulu Şam’dı, gümüş çatal-bıçak almaya çarşısına gidilen Halep’ti, sahili öve öve bitirilemeyen “aynı Samandağ” denilen Lazkiye’ydi. Şam’ın eski sokaklarının ne kadar Antakya sokaklarına benzediği, Antakya’daki Uzun Çarşı’nın Halep’teki çarşının nasıl tıpkısı olduğu giden kimsenin dilinden düşmezdi. Ben de ne zaman Suriye konuşulsa bir yandan aklımda hep bu anılarla ama bir yandan da çocukluğumdan duyduğum Suriye fikriyle ikiliğe düşüyordum. Suriye hakkında anlatılanın, gösterilenin ötesi olamaz mıydı? Madalyonun her zaman iki yüzü olduğunu biliyordum, bu yüzden kendime sormadan edemedim: Benim büyürken Suriye’nin geçmişine dair duyduklarım ve sonrasında çok maruz kaldığım savaş gerçeği Suriye madalyonunun bir yüzü ama orada kalanlar ve hala bir şekilde hayatına devam edenler, yaşadığı yeri “eskisi gibi güzel” tutmaya çalışanlar da madalyonun diğer yüzü olabilir miydi? Yazıya tam başlamadan önce bu yazının odağının düzensiz göç ve savaş gibi konular olmayacağını belirtmek istiyorum . Konu Suriye olunca bunları yıllardır duyuyoruz ve dinliyoruz zaten. Ben bir Antakyalı olarak, depremde ailemi ve gözbebeğim gibi sevdiğim canım şehrimi kaybettikten sonra Suriye’ye giderek çocukluğuma ve ailemin bana anlattıklarına küçük bir gezi yapmak istedim. Orada da bize anlatılanın veya gösterilenin dışında da bir gerçeklik olduğunu gördüm. Bu yazımda orada Antakya’yla nasıl bağlar kurduğumu ve belki de çok bahsi geçmeyen ama hala orada yaşayan insanların da gerçeğine değinmek istiyorum. Bu gezide yanımda Samandağ’dan arkadaşım Ece de vardı. Ece’yle depremde canımız gibi sevdiğimiz Arapça hocamız Fida’yı kaybettik. Kendisi Suriye’den her bahsettiğinde gözleri parlardı. Bize Lazkiye’nin sahillerini, Halep’in kalesini, Şam’ın yasemin kokusunu anlata anlata bitiremezdi. Suriye kültürünü bize sevdiren insandı kendisi, melekten farksızdı. Mekanı cennet olsun. Biz de Fida’nın ve ailelerimizin anlattıklarını yanımıza alıp bir Samandağlı ve bir Antakyalı bu gezi sayesinde özümüze, kültürümüze, farklı bağlarımıza ve içimize doğru bir yolculuğa çıkmış olduk. Bu yazıyı okurken gözlemlerimin ve paylaştıklarımın Antakya’da dinlediğim anılar ve bu gezi sırasında gördüklerim üzerine olduğunu unutmazsanız sevinirim. Ece ile Lübnan’dan Suriye’ye geçerken, Suriye sınırında. Biz gezimize Beyrut’tan Şam’a geçerek başladık, çünkü hala Türkiye sınırından Suriye’ye geçiş mümkün değil. Şam’da kalacağımız yere varır varmaz ilk yaptığım hemen teyzemi aramak oldu, çünkü kaldığımız ev benim anneannemin eski avlulu Antakya evinin aynısıydı! Teyzem de telefondan bana sadece “Ben sana dememiş miydim?” dedi. Bir anda o kısa şortlu, avludaki ağaçtan meyve koparmaya çalışan küçük Yiğit oldum sanki. Sonrasında Şam’ın sokaklarında turlamaya başladık. Bu gezimiz deprem sonrasına denk geldiği için midir, bilmem ama sokaklarda yürüdükçe sanki deprem öncesi eski Antakya sokaklarında yürüyormuşum izlenimine kapıldım. Sanki Tristapena’yı tekrar göreceğim, Ehliddar’ın önünden geçeceğim, birinde oturup süvari Türk kahvesi içeceğim. Bir de üstüne girdiğimiz her dükkan bize kahve (aynı bizim gibi acı mı acı kahve!) ikram etmez mi? Tamamen karar verdim, burası buram buram Antakya! Ne kadar da yakınmış kültürlerimiz aslında. Çok etkilenmiş olmalıyız, çünkü tüm o sokaklarda geze geze geceyi getirdik. Gece nereye geçsek diye dolanıp bakınırken bir baktık “Ya Tabtab Wa Dalla”, “Allah Aleek Ya Sidi” sesleri geliyor bir mekandan. Baktık birileri düğün çıkışı eğlencesine gelmiş arkadaşlarıyla. Arapça şarkılar, halaylar hem içip hem eğleniyorlar. E dedik bu Antakya düğünleri? Hemen katıldık gece eğlencesine. Bizim için bir geceliğine sanki Antakya yıkılmamış da orada bir düğüne katılmışız gibi hissetmek çok garip bir histi. Hem mutlu hem de bir yanımız buruk bir şekilde insanları izledik. Burada da demek ki kalanlardan sosyo-ekonomik durumu iyi olan, bu eğlence mekanlarını karşılayabilen insanlar (Suriye’de kalanlar için buralara gitmek çok pahalı, genel olarak gelir durumu iyi olan insanlar ve onların çocukları bu partilere katılabiliyorlar) hala kendi kültürlerine göre eğlenmeye devam edebiliyorlardı. Bizim için ne kadar kötü şey yaşanırsa yaşansın bu ihtimalin olduğunu görmek bile umut vericiydi. Şam’da kaldığımız yer ve eski Şam evleri Odamızın pencereleri Şam sokakları Şam’da şehir merkezinde her ne kadar umut vaat eden bir tabloyla karşılaşmış olsak da tüm ülke için tablonun böyle olmadığını tahmin etmek zor değil. Sadece fiziksel yıkımdan da bahsetmiyorum burada, aslında tüm ülkede insanlar üzerindeki manevi yıkım da fazlasıyla ağır. Hiç unutmuyorum, Şam’da şehri terk etmeden önce şehre yukarıdan bir baktık. Apartmanlar çoğu terk edilmiş ve boş dairelerle doluydu. Yanımda Suriye’den, orada tanıştığım bir kişiye “Bu apartmanların çoğu boş değil mi?” diye sordum ve bana “Keşke içi boş olanlar sadece apartmanlar olsaydı. Biz kalanların da içi boş artık. Gelecekten ne beklediğimizi bilmiyoruz ama yaşamaya devam ediyoruz” dedi. Aslında bu tarz diyaloglar galiba depremden önce beni bu kadar da etkilemezdi ama yaşadığımız depremden sonra her ne kadar Suriye’de kalanlar kadar anlayamayacak olsam da galiba “içi boş bir şekilde hayata devam etmenin” ya da “devam etmeye çalışmanın yollarını aramanın” ne demek olduğunu tahmin edebiliyorum. Yine de bu kadar uzun yıllar süren iç savaşı görmüş insanların ne olursa olsun hayatlarına devam ediyor olmaları ve şehirlerine sahip çıkmaları beni umutlandırdı. Bizim de kendi şehrimiz için ne felaket gelirse gelsin bağımız sürdüğü sürece onu yaşatacağımıza dair inancımı harmanlamış oldu. Şam, tepeden bir fotoğraf Şam’dan bir sonraki durağımız Homs, Türkçesiyle Humus şehri oldu. Galiba savaşın gerçekliğiyle en çok yüzleştiğim ve zıtlıkları en çok gözlemleyebildiğim şehir burası oldu. Bir bina üzerinde kaç mermi izi olabilir? Bu soruyu kendime Beyrut’u gezerken çok sormuştum ama Humus’ta bu soru daha da aklıma takıldı. Şehir maalesef yerle bir olmuş ve savaşın izlerini her yerde görmek mümkün. Binalarda mermi izleri, yürüdüğümüz yerlerde bomba izleri, yukarıdan bombalanmış binalar… Bunlar aslında medyadan gördüğümüz görüntülerdi ama insan karşısında bu gerçekliği bir anda görünce sanki daha önce hiç görmemiş gibi şok geçiriyor. Buna rağmen, benim en çok şaşırdığım kısım şehrin yıkılması değil, şehirde kalanların tekrar ve tekrar şehri yeniden ayağa kaldırmak için olan çabası oldu. Mesela, onca yıkıntı arasında çarşıyı geziyoruz ve birileri hala ürünlerini satıyor. Çarşının ortasında yıkıntılar arasına biri kahvehane açmış, çatısını orada kalanlar rengarenk bir şekilde imece usulü koymuşlar üstüne. Kahve içiyoruz orada ve sahibi “Ehleen!”[1] diye bizi karşılayıp sonra para almamak için ısrar ediyor. Humuslu rehberimiz bizi savaş sonrası yazılmış duvar yazılarının önüne götürüyor ve barış yazılarını gösterip şehrin çok kültürlü yapısını anlatırken gözlerinin içi parlıyor. Orada anladım aslında gitmek zorunda olan kadar kalan için de zor buralar ama biz kalanların hikayelerini duymuyoruz. Aslında kalanın hayata tutunma hikayesi de zorluklarla dolu. Suriye bana gitmenin de kalmanın da politik bir tercih olmak zorunda olmadığını gösteriyor bir yandan. Hatta belki de tercih bile olmadığını bazen. Şartlara göre şekilleniyor durum birçoğu için. Belki de sıkıntı “Suriyeliler” hakkında konuşurken bizim hep homojen bir grup düşünmemiz ve Suriyelileri tek bir görüşten insan topluluğu olarak kodlamamızdır. Halbuki Suriye insanı da Hatay insanı gibi karmakarışık, çokkültürlü ve heterojen. Beni en çok etkileyen ve kendine hayran bırakan özelliği de bu oldu zaten şehirlerde. Humus, çatısı yapılmış o kahvehane Humus’ta şehrin Antakya’yla bağını en çok hissettiğim kısım galiba oradaki Ortodoks Kilisesi’ni ziyaret ettiğim kısım oldu. Papaz Antakyalı olduğumuzu öğrenir öğrenmez bizi kapıda karşıladı. Antakya’daki Ortodoks Kilisesi’nin yıkıldığını duyduklarından beri ne kadar üzüldüklerini, aslında Antakya’daki kilisenin hala patrikliğin merkezi sayıldığını söyledi. “İlk günden itibaren sizinle birlikte üzülüyoruz, bizler sınırın iki yanındaki kardeşleriz aslında, topluluklarımız benzerdir” dedi. Sonrasında ise bize tüm “Sancak”[2] ve “Antakya”nın yeniden eski güzel günlerine devam edebilmesi, yeniden inşa edilebilmesi için Süryanice dua okudu. Öyle anlarda insan yalnız olmadığını hissediyor, aslında yıllardır bize uzak gelen komşudan insanlarla nasıl eskisi gibi gönüldaş olabileceğini düşünüyor. En azından ben öyle düşündüm. Kiliseden kutsal sularımızı alıp ayrıldık ve papaza “Ma es’selama”[3] deyip çıktık. Farklı dillerde, farklı inançlarda aynı niyetlerle edilen duaları ne kadar özlemişim. Antakya’yı ne kadar özlemişim. Antakya adına duamızı ettiğimiz o kilise, Humus Humus’tan sonra rotamızı Halep’e çevirdik. Halep’te de maalesef Şam’da gördüğümüzden farklı bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Yıkılmış, bombalanmış bir şehir. Her tarafında enkazlar var. Halep’le ilgili bu kısımlar medyada da çok gördüğümüz kısmı olduğu için ben tekrarlamayacağım. Halep rahmetli babamın en sevdiği şehirdi. “Halep insanı bir başkadır, kültür seviyesi yüksektir” derdi. Oradaki udlara meraklıydı. Kendisi de ud çalardı. Çarşısından kendime küçük bir ud alıp babamı anarak yoluma devam ettim. Halep Kalesi’ni gezerken şehrin ne kadar kalabalık olduğunu düşündüm. Yanımızda rehber bize savaşın Halep’i ne kadar vurduğunu, karşılıklı kapıların bile mermi izleriyle kaplı olmasının manidar olduğunu, çünkü burada gerçekten komşunun komşuyu vurduğu çatışmaların yaşandığını anlattı. Şu anki haliyle bile bu kadar güzel durabilen bir şehirde (eski halini düşünemiyorum bile, galiba haklıydın baba!) her sabah günaydın dediğin komşunla silah silaha gelmek ne kadar zordur, bu gerçekliğin yaşandığını bildiğin yerde hayatı yeniden kurmaya çalışmak ne kadar zordur, kim bilir? Bir de tüm bunların üstüne burada kalanlar bir şekilde şehri eski günlerine kavuşturmaya çalışırken depremin denk gelmesi, ne talihsizlik! Enkazların önünden geçtik. Çoğu kaldırılmamış. Yaptırımlardan dolayı yardım malzemelerinde bile eksiklikler olduğu için halk kendi gücüyle enkazın altında kalan yakınlarını çıkarmaya çalışmış, ona da güçleri yettiği kadar. Çıkanların çoğu da yine hastanelerdeki eksiklerden dolayı hayatını kaybetmiş. Çoğu çıkarılan insana hastanelerde gerektiği gibi bakılamamış da zaten. Depremde çok büyük acılar yaşayan biri olarak Halep’te kalanlarla en yakın hissettiğim an o andı galiba. İki laflarından biri kaybettiklerine rahmet dilemek ve de şehri geri o eski güzel günlerine getirmenin heyecanı. Aynı bizim gibi. Belki de o kadar yaşanan trajediye rağmen dayanabilmenin yolu her sabah uyandığında bir amaçla uyanmaktan geçiyordur. Belli ki Halep’tekilerin (en azından benim tanıştıklarımın, duyduklarımın) amacı da bizler gibi şehirlerini eski parlak günlerine geri getirmek ve huzuru hakim kılmak bu ortak coğrafyada. Umarım bir gün yine bu şehirlerde hüzün, yıkım ve vefatlar değil, güzellikler ve selamet görebiliriz. Halep Çarşısı, bir yandan restore edilen taraflar bir yandan hem depremden hem savaştan enkaz ve yıkıntı halindeki kısımlar Halep Çarşısı, Antakya Kapısı. Buraya bu adın verilmesinin nedeni bu yol takip edildiğinde yolun Antakya’ya çıkmasıymış. İki şehrin bağları çok eski tarihlere uzanıyor. Suriye’de son duraklarımız Lazkiye ve Keseb oldu. Benim için tüm gezinin en önemli kısmı burasıydı, çünkü tüm gezimi aslında bunun için planlamıştım. Lazkiye rahmetli annemin en sevdiği şehirdi Suriye’de. “Sahilleri ne kadar güzel, insanları ne kadar modern derdi” hep. Savaştan önce Lazkiye’ye gitmişti teyzem ile annem ve oranın ünlü otellerinden Hotel Le Meridien‘de kalmıştı. Öve öve bitirememişti oteli de sahilini de. Oradan da iki fotoğrafı kaldı bana depremden sonra. Ben de Lazkiye’de, gezi partnerim Ece’yi yanıma alıp oraya götürdüm. Aslında annemle savaş bittiğinde Lazkiye’ye tekrar gitme sözü vermiştik birbirimize, fotoğrafları tekrarlayacaktık. Hayat böyle ama işte, kısmet olmadı. Fotoğrafları 16 yıl sonra bu sefer annemsiz tekrarladık. Gerçekten de Lazkiye annemin anlattığı gibi çok güzel bir şehir. Güneşi de deniz esintisi de insanı Samandağ’da oturuyormuş gibi hissettiriyor. Yolda giderken geçtiğimiz yeşillikler, evlerin tipi, insanların giyimi, konuşma tarzı hepsi Samandağ’ın aynısı. Sınırla ayrılmış olsa da Lazkiye ve Samandağ, bu sınır kültürleri ayıramamış. Aynısı Keseb için de geçerli aslında. Oradan sınıra gidip Yayladağı’na gitmeden önce Keseb’te bir lokantada oturduk. Bir baktık çalışan Ermeni abla bizimle Türkçe konuşuyor! Yemekler de bizim Antakya ve Samandağ yemeklerinin aynısı, inanılmaz lezzetli. “Acaba savaş olmasaydı ve sınırlar kapalı olmasaydı ne kadar sık gidip gelirdik?” diye düşünüp veda ediyoruz lokantaya sınırdan Türkiye’ye girmek için. Her ne kadar yazı boyunca geziden bahsetmiş ve diğer meselelere çok girmemiş olsam da galiba kendimi tutamayacağım ve “tehlikeli konular” üzerine de bir iki kelam edeceğim. Başta da anlattığım üzere bu gezi aslında özümüzü, kültürümüzü anlamaya ve anne, babalarımızın, Fida’nın bizlere anlattığını kendi gözümüzle görmeye ve içimize doğru bir yolculuğa çıkmaktan ibaretti. Oraya gidince ise bu gezi medyada gördüklerimizi bizi sorgulatan bir geziye dönüştü. Bir tarafta bomba izleri, mermi izleri, deprem yıkıntıları; öbür tarafta da yeniden yapılmış, restore edilmeye çalışılan eski yapılar, evler. Özellikle Humus’un heterojen yapısı ve yaşanılanlar beni çok düşündürdü (kim bilir belki de Antakya’yı anımsattığı içindir) ve kendinden olmayanı sindirmeye çalışmanın, “öteki”ye düşman olmanın ne kadar ağır sonuçlar doğuracağını belki de en acı şekilde gösterdi. Peki sadece bunlar üzerine mi konuşmalıyız konu Suriye olunca? Suriye bundan mı ibaret? İşte ben Suriye denilince sadece bu konular üzerinde dönüp dolaşmayı yanlış buluyorum. Suriye bundan çok daha fazlası. Evet içinde acıyı da, travmayı da, yıkımı da, hüznün en ağırını da barındırıyor. Ama bundan ibaret değil. Medya Suriye deyince sadece yıkılmış binalar, ağlayan çocuk videoları ve toz içinde kalmış caddeler gösteriyor. Suriye ülkeyi terk eden ve etmek zorunda kalanlar için kolay bir ülke olmadığı gibi maalesef kalanlar için de öyle kolay bir yer olmadı. Buna rağmen oradaki insanlar bir şekilde hayata tutunmaya devam ediyorlar. Nasıl mı? Bütün yazımda anlattığım gibi tekrar tekrar yeniden inşa ediyorlar şehirlerini, ülkelerini. Tur rehberimiz bize bir hikaye anlattı gezi sırasında. “Dostlarım savaş başladı, beni aradılar iyi misin diye. IŞİD şehrimize dayandı beni aradılar yine. Yangın çıktı, aradılar. Deprem oldu aradılar. Şimdi aramıyorlar belli ki sana bir şey olmaz diyerek. Humus da benim gibi işte.” Aslında kalanların tüm hikayesi burada gizli. Ne olursa olsun devam etmenin bir yolunu buluyorlar. Belki zorunluluktan, belki sabah yataktan kalkmaya sebep bulmaktan, belki de böyle olması gerektiğini düşündüklerinden. Ama bir yolunu buluyorlar. Kahve içeceğin bir yer açıyorlar mesela, tavanını tüm şehir imece usulü yapıyor. Oraya gidiyorsun, yerlisine destek olmak istiyorsun. Hesabı ödemeye kalkınca sana “Le valla habib”[4], “alamayız, sen misafirsin” diyorlar. Her dükkanda “Ehlen ‘u sehlen” (Hoş geldin/hoş geldiniz) duymaya devam ediyorsun, o kesilirse şehrin tüm tadı asıl o zaman kaçacakmış hissini görüyorsun insanlarda. İnternetten dil öğrenip tur rehberliği yapmaya başlıyor başka bir yerlisi. Turistlere derdini istediği gibi anlatıp ek gelir edinebildiği için hayata tekrar umutla bakıyor. Ben kendi adıma orada tanıştığım Suriyeli arkadaşlarımdan çok hayat dersi biriktirdim. Orada tanıştığımız herkes bize siyasetten, politikadan bıkmış, usanmış olduklarını söyledi. Konuşamadıklarından mı gerçekten bıktıklarından mı bilinmez ama bana bıkmaları için pek çok sebep var gibi geldi bu gezimde. Suriyelileri hep homojen ve tek sesli bir grup olarak düşünüyoruz ama içinde binlerce farklı görüş ve renk var. Bu renkleri griye ve savaşa sıkıştırmak bana hiç doğru gelmiyor. Bu coğrafyadan olmayanın ben bu “hayatta kalma çabası”nı tam olarak anlayabileceğini pek düşünmüyorum ya da anlamak için çok çaba sarf etmesi gerekiyor. Büyük ihtimal savaş dışında gelen fotoğraflara farklı farklı yakıştırmalar yapıp yine görmek istedikleri “mağdur” insana odaklanacaklar veya başka bahaneler bulacaklar bu fotoğraflar için deprem bölgelerinde olduğu gibi. Bizlerin ise gerek aynı coğrafyayı paylaşmamızdan gerekse kaderlerimizin, tarihlerimizin çok da uzak olmamasından bu madalyonun iki yüzü olması olayını anlayacağımızı ve paydaşlık edebileceğimizi düşünüyorum. Umarım Suriye için, tüm Suriyeliler için güzel günler uzak değildir. Çok güzel bir ülke Suriye ve bana kalırsa göz bebeği gibi bakılmayı hak ederken son yıllarda yaşadıkları kalbimi acıtıyor. Seninle tekrar buluşmak dileğiyle Suriye. Kendine iyi bak. Humus, yeniden restore edilen Halid bin Velid Camii Annem, babam, Fida, Eylem Abla, Güngör Teyze ve Antakya’da kaybettiğim tüm sevdiklerim, bu yazıyı size adıyorum. Galiba bu geziden sonra bütün bu yazdıklarımı en çok sizinle karşılıklı bir Türk kahvesi eşliğinde konuşmak isterdim. Ne yazık ki deprem aldı götürdü bu ihtimali ellerimden. Umarım her neredeyseniz, beni görüyorsanız bu yazıyı okursunuz. Sizinle hep konuştuğumuzu yaptım ve gezi boyu hep sizleri andım. Sizi çok özlüyorum ve çok seviyorum. Hepiniz hala bana yol gösteriyorsunuz (evet Suriye gezimde bile!). Hayatımda kalmaya devam edin böyle. Behibkon[5]. [1] Arapça “hoş geldiniz” demek. Hatay’da hem bir mekana girerken hem çıkarken söylenir. [2] Fransız işgali döneminde Hatay, İskenderun Sancağı, kısaca Sancak olarak anılmıştır. Suriye’de de çoğu kişi hala Sanjaq/Sancak olarak bilmektedir Hatay’ı. [3]Tam çevirisi “Selametle, barışla”. Arapçada hoşçakal anlamında kullanılıyor. [4]“Hayır valla canım” demek Arapça’da. [5]“Sizi seviyorum” demek Arapça’da.
- Bir ömür dayanışma gücünü beraberinde getiren buluşma: Hataylı Kadınlar Dayanışıyor
Soluğumuzun kesildiği her an, “gel, ben buradayım” diye aile şefkatiyle bize kollarını açan evimiz, Antakya’mızın, Hatay’ımızın anısına, biz Hatay kadınları nerede olursak olalım birbirimizle dayanışmayı kendimize bir borç bildik. Evimiz bize bunu öğretti. 29 Temmuz 2023 Cumartesi günü Şişli Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Merkezi’nde depremden sonra İstanbul’a gelmek zorunda kalmış Hataylı kadınlar olarak buluştuk. Neden sadece kadınlarla buluştuğumuz ise merak konusuydu. Çünkü bir kadını en iyi yine başka bir kadın anlayacaktı. Kadın olmak her dönemde, her yerde çok zor. Hele ki yeri yurdu yıkılmış, kolu kanadı kırılmış bir kadınsan… “Kültürümüz, evimiz, varlığımız, hatıramız, geçmişimiz ve geleceğimiz…” Her şeyimizin… şehrimizin artık bizi çağıracak mecali kalmadığı gün; kadın olmanın ağırlığını taşımak zorunda kaldık bu yüz yılın en acımasız felaketinin kadınları olarak. Çünkü kadınların mücadelesi başkaydı. Var olma, varlığını kanıtlama mücadelesi başkaydı. “Gel ben buradayım” diyeni kalmayan kadınlara “git” denilen bir coğrafyada kadın olmak, başkaydı. “Gidecek yerim yok, tutunacak kimsem yok, sarılacak ailem yok…” diyen kadınlarla “senin kimsen yoksa ben her şeyimle sende varım” diyen kadınların kucaklaştığı andı Hataylı Kadınlar Dayanışıyor Buluşması. Depremden sonra ailesini, eşini, evini, işini… hayatını kaybeden ve İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmış Hataylı kadınların birbirlerinin dertlerine ortak olabilmek için düzenledikleri buluşmaydı her şeyden önce. Ortak acıların, ortak dertlerin, hüzünlerin buluşması aslında. Belki de kadın olmanın zorluğunu kadınların yanında unutmak isteyecek kadar güç bir buluşma. Kiminin annesi, kiminin bebeği, dostu, sevgilisi, kiminin komşusu günlerce yardım eline muhtaç kalmış kadınlar her gün; mutluluğu hak ediyorlar diye makul mağdur kalıplarının içine sıkıştırılmaya çalışarak yadırganan bakışlara maruz kaldı. Depremden sonra yeniden hayata tutunmaya çalışan, çalışmak için şehrini terk etmek zorunda kalan, makyaj yaparak, giyinerek kendini iyi hissetmek isteyen, bir an olsun müziğe kendini kaptıran, yeniden gülmek isteyen kadınlara destek olan güzel yürekler kadar zehirli yürekler de vardı. Acısını yüreğinden ve zihninden asla atamayan ama zamana kendini bırakarak iyileşmek isteyen herkese yapılan zorbalıklar gibi; kadınlar da bu acımasız söylemlere maruz kaldı. Ve Hataylı Kadınlar Dayanışması işte tam bu yüzden, “korkma ben buradayım” demek için, ortak acının ardından gelecek birliktelikle sevgiyi de anlayışı da hissettirmek amacıyla ortaya çıktı! Sosyal medyada “hadi buluşalım, birlik olalım” çağrısı yapıldıktan sonra herkesin buna ihtiyacı olduğunu fark ettiğimiz an doğru yolda doğru adımlarla ilerleyeceğimizi anladık. Geciktirmeden “bir kişi bir kişidir, bir yüzü güldürmek bin mutluluğa bedeldir” diyerek Hatay Dayanışma Derneği’nin yolunu tuttuk. “Neye, ne zaman ihtiyacınız olursa, buradayız” cevabıyla buluşmamızı ekim ayından ağustos ayına çektik. Ne kadar erken, o kadar iyiydi… 100’e yakın Hataylı kadın, 29 Temmuz Cumartesi günü ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Neyle karşılaşacağımızdan emin değildik. Göz yaşıyla, kederle, dertle nasıl mücadele edilir bilirdik ama bu kadar kadının acısına ortak olmaya çalışmak büyük bir korkuydu. Sonra kahkaha sesleri yükseldi salonumuzdan. Birbirine sarılan, ağlayarak gülen, şiir okuyan, şarkı söyleyen, derdini anlatan, dertleri dinleyen… Kendisiyle ortak acıyı paylaşan, memleket kolisinden çıkan yemeğin tadını bilen, aynı dili konuşan, aynı kültürün kadını olan bir ev arkadaşı arayanlardan, memleketlisinin yanında işe başlamak isteyen, süvari kahve içerken bilindik tadı alacak arkadaş telaşı içindeki onlarca kadın aynı salondaydı. “Üç saat süren buluşma bir ömür dayanışma gücünü beraberinde getirdi.” Sonrası mı? Yine yeniden buluşmalıydık. Bu sefer daha kalabalık, daha güçlü… birlikte olduğunu hissederken omuzlarındaki yükü paylaşabilen kadınların buluşmasının ikincisi, onuncusu, yüzlercesi olmalıydı. Kadınları yine en çok kadınların anlayabildiği buluşmalar artmalıydı. Çünkü dini, dili, rengi, öyküsü bambaşka olan kadınların alıştıkları beraberlik duygusundan ve öteki olmadan yaşadıkları o güzel dünyadan çıktıklarında; farklı dünyalarda, şehirlerde bile kendinden birileri olabileceğini hissettik. Anlaşılması, alışması zor bu koca İstanbul’u kolay kılmak istedik. Hatay kadınlarının dertlerini dert edindik, başarısını zafer… “Birlikte çok güçlüyüz” dedik, diyeceğiz! Bugün İstanbul’u, yarın İzmir’i, Ankara’yı yan yana gelerek birbirimize öğreteceğiz. Hatay’dan uzak kalmanın yükünü, büyük şehirlerin telaşesine alışmaya çalışan Hatay kadınlarıyla sırtlanmaya hazırız. Amasız, fakatsız yapılan her iyiliğe teşekkürü ve iyi insanların hatırına dayanışmayı kendime borç bilirim diyerek çıktığımız yol çok uzun, meşakkatli… bir o kadar içten ve insani. Kadınların gücüne ortak olmak isteyen, ötekileştirmeden, şefkatle ve kuvvetle yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler. Daha nicelerine… Ekim ayında, buluşmak üzere.
- Meryem Ana Bayramı: Kaybettiğimiz şehre adanan adaklar
Geceden kalmış titrek bir kandil alevi aydınlatıyor yaklaşan gün doğumuyla kızıla çalan karanlığı. Yandığı iki haftanın ardından gece son bir defa yakılmış ama artık yağı tükenmiş fitilin, yanarken cızırtıları eşlik ediyor ucundaki titrek alevin dansına. Bir nefeste sonlanıyor fitilin ucundaki alevin dansı ve iki parmak arasında son buluyor fitilin ucundaki son çırpınışları. Son bir defa dumanı yükseliyor kandilin ve son bir defa ardına koyulmuş ikonanın üzerinden süzülüyor. Süzülürken ardında çiğ taneleri bırakan sis bulutları gibi kandildeki yağın isini bırakıyor ardından ikonanın üstünde. Söndürürken fitilin ucundaki son zeytinyağının bulaştığı parmaklar, uzanıyor ikonaya doğru; parmaklar hafifçe sürülürken ikonanın üstünde, ucundaki zeytinyağı da kavuşuyor on beş gündür süzülen isle beraber ikonanın üzerinde birikmiş yağ izlerine. “Ya Meryem al Adra” yani “Ey Ulu Meryem” zikri yayılıyor odanın içinde. Dudaklara doğru giderken yağ bulanmış parmaklar, sonra “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına” diye devam ediyor haç çıkararak. İkona karşısındaki bu küçük ritüelin ardından geçmiş günün sayfasını yırtmak için duvardaki takvime uzanıyor bir el ve yeni günün sayfası açılıyor henüz güneş açmadan.15 Ağustos günü Eid al Seydi günüdür: Hanımefendimizin, Meryem Ana’nın Bayramı. Bu bayram gününde Meryem Ana’nın sonsuz uykuya yatışı ve ebediyete intikal edişi, yani ölümü anılır çünkü Ortodoks inancına göre insan ancak ölümden sonra kutsala erer ve ebediyete intikal eder. Ölümün hüznü ardından gelen bu kutlu son gibi on dört günlük bir perhiz döneminin ardından gelir bayram günü. On dört gün boyunca hiçbir kan akıtılmaz, hayvansal gıda tüketilmez ve Sawm al Sayde (Meryem Ana Orucu) için diğer bayram oruçlarından farklı olarak zeytinyağı dahi tüketilmez. On dört gün boyunca kandiller yanar Meryem Ana ikonaları önünde ve dualar edilir Ulu Meryem’e. On dört günün sonunda bayram ayininde alınan komünyonun ardından bayram günüyle beraber bayram sofralarında açılır oruçlar ve son defa yanar kandiller. Takvimler 15 Ağustos’u gösterdi mi henüz güneş doğmadan gün doğar evlerde, son kez oruç niyetlenmiştir kalplerde ve son kez kandiller söner şehrin her bir köşesinde. Şehrin her bir köşesinde sönerken kandiller, Meryem Ana’nın mucizesini gösterdiği, insanlara göründüğü üç yerde hala yanar kandiller. Meryem Ana adeta şehrin üç yerinde oturmuş makamına gelecek insanlarını ve kutlanacak olan ebediyeti bekler. Meryem Ana’nın makamının bulunduğu, mucizesini gösterdiği şehrin üç yerindeki efsaneleri dinledim. Üç kadın oturup anlattılar zamanın acımasız hafızasında henüz kaybolmamış, dilden dile aktarılmış, kitaplarda yazılması gereken anılarını. Üçü de “Oğlum” diyerek başladılar sözlerine. Bu üç makamdan artık göz önünde olmayan sadece hafızalarda yer eden, Arsuz’un Hacıahmetli köyünün sınırları içerisinde kalan Seydi Makamını anlatmaya başladı. İnanışa göre Meryem Ana Efes yolundayken buraya ayak basmış, orucunu on dördüncü günün sonunda göletten çıkan bir balıkla burada açmış ve üç gün dinlenip suyundan içtikten ve yıkandıktan sonra yoluna devam etmiş. “Tante” diyorum, “nasıl kutlanırdı orada bayramlar?” Tante anlatmaya başladıkça zamanda geriye gitmeye başlıyoruz ve anılarının hayali canlanmaya başlıyor etrafımızda: Yıllar öncesinin bir 14 Ağustos sabahına gidiyoruz, benim daha önce hiç şahitlik etmediğim bir bayram heyecanı bir tatlı telaş başlıyor etrafımızda, tıpkı Meryem Ana’nın yaptığı gibi oruçlarını orada açmak, bayramı orada karşılamak için orucun on dördüncü gününde, 14 Ağustos’ta yola çıkıyor aileler. Meryem Ana’dan kendilerine kalan bir gelenekmişçesine devam ettiriyorlar nesiller boyunca. 14 Ağustos günü yola çıkmadan önce başlamış hazırlıklar, khavacalar (toprak ve iş sahiplerine verilen yöresel Arapça unvan, ağa) günler öncesinden ırgatlarını yollamışlar, bir yıl içinde etrafta büyüyen otları temizletmiş, her ailenin kendi hasırını sereceği alanları setler halinde bir tribün gibi düzenletmiş; adeta bir bayram evi gibi ailelerin gidişine, bayram gününe hazırlatmışlar. Evlerde de bir o kadar yoğun bir hazırlık sürüyor yola çıkılacağı zamana kadar: evin hanımları bayramlıkları hazırlıyorlar günlerce, çuvallarla bulgurlar, unlar, meyve-sebzeler ve üç gün bütün aileye, diğer ailelerle paylaşmaya yetecek kadar erzaklar hazırlanıyor. Evlerde bu hazırlıklar devam ederken bahçelerde bekleyen koyunların sesleri geliyor kulağımıza. Her biri farklı niyetlerle Meryem Ana’ya adanmış, Meryem Ana’ya kurban edilecekleri bayram sabahını bekliyorlar bizim kadar heyecanlı olmasalar da. Bir yandan hazırlıklar tamamlanırken, bir yandan da ellerinde atlarla seyisler geliyorlar ahırlardan. Atları gören evlerinde heyecan artıyor, bir yandan erzakları atlara yüklerken bir yandan da atlara binmeye başlıyorlar, artık vakti gelen yolculuk için. Kıvrımlı patikaları, bir ucu uçurum olan dağ yollarını izleyerek varacakları ormanın içindeki bu saklı kalmış makam için yürümek ya da ata binmek en güvenilir ve tek çare. Her evden birbirlerine katılarak yola çıkıp her adımda daha da kalabalıklaşıyorlar. Katılan her aileyle beraber kimisi yürüyerek kimisi atlı konvoy daha da uzuyor. Yedi davul yedi zurna eşlik ediyor bu gittikçe uzayan gittikçe kalabalıklaşan konvoya. Konvoyun başını ise her yıl olduğu gibi aralarındaki en güzel Arapçasıyla, manileriyle dizmeleriyle Tante’ın annesi çekiyor. O bir dize söyledikçe en önden, konvoydakiler de tekrar ediyorlar yedi davul yedi zurnayla birlikte. Ben de kulak veriyorum en baştan gelen bu sese: – Şemiyi ceyi min el şem (Şamlı geldi Şamdan) Nışram ceyi min şemiyi (Şam şamlıdan geldi) – Ya khduda, khdudu el rımmen (Yanakları nar gibi) Ena fesfis bi iydeyyi (Ellerimle ayıklarım) Türküler, maniler eşliğinde patika yolları geçerek varıyoruz Meryem Ana Makamı’na. Burası ağaçların arasında gizli kalmış, zaman içinde bayram kutlamaları için setler halinde tribünler yapılmış büyük bir alan. Bu alanın hemen aşağısında ise Meryem Ana’nın yıkandığına inanılan gölet duruyor buz tertemiz gibi suyuyla. Göletin ortasında ise bir mucize gibi bir koca kaya asılı kalmış yüzüyor suyun üstünde. Anlatılan inanışla beraber Meryem Ana canlanıyor hayalimde. Belki de yıkandığı sudan çıkmış bu kayanın üstüne oturmuş saçlarını tarıyor ama o inse de oturduğu o kaya havada asılı kalmaya devam ediyor. Ben bu mucizeyi hayalimde canlandırmaya çalışırken her aile de tribün halindeki toprak düzlükler üzerinde her yıl yerleştiği yerlerine kendi elleriyle dokudukları hasır ve kilimlerini serip yerleşmişler. Bir yandan da büyük bir ateş yakılıyor meydanda, daha bayram gelmeden coşkusu gelmiş gençlere, ateş etrafında şarkılar eşliğinde halaylar tutmaya başlıyorlar. Evin ahalisi de son oruç gününün yemeklerini yapıyorlar hasırlarının üstünde. Halaydaki coşku ve birliktelik, sofralarda da devam ediyor. Herkes bir araya geliyor kim ne hazırlamışsa paylaşmaya başlıyorlar, kimi evden zeytinyağlı kerebiçler, kahkeler getirmiş, kimi hemen oracıkta bulgurla köfte yoğurmuş. Paylaştıkça bereketlenen bu sofrada neşeyle vakit geçiyorlar. Gece boyunca hep beraber şarkılarla, oyunlarla, halaylarla bayram sabahını ediyorlar. Kilimlerin üzerinde bulgur çuvallarına yastık niyetine yattıkları uykularından, yüzlerine vuran güneşin ilk ışıklarıyla bayram sabahına uyanıyorlar. Geceden sabaha yanan, tıpkı insanlardaki bayram coşkusu, birliktelik ve kalplerindeki iyilik gibi hiç sönmeyen ateşin etrafında bir araya geliyorlar. Dualarının kabulünü ve Seydi’nin müjdesini göstermesini dileyerek kurbanlarını adıyorlar. Bayramın coşkusuyla yanan bu koca ateşin közüyle bahurlar yakıp dumanların yükseldiği gökyüzünün altında, gölgesi düşen ağaçların arasında bayramı kutlamaya başlıyorlar. Kuşların, rüzgârda hışırdayan yaprakların, göletten gelen suların sesine neşeyle söylenen şarkılar karışıyor. Bir yandan davula vurulan tokmakların diğer yandan et döven ve hırise karıştıran tokmakların ritmi eşlik ediyor şarkılara. Herkes, tavanı gökkubeye kadar varan sadece hasır üzerine serilmiş evlerinde komşularıyla yemekler hazırlarken, annesine yardım etmekten kaçabilmiş gençler yürüyüşler yapıp sohbetler ediyor. Bir yandan çocuklar da göletin içinde yüzüp oyunlar oynayıp güneşin altında serin suların tadını çıkarıyorlar. Dördüncü günün sabahında artık üç gün üç gece yanan ateş sönüyor. Aileler toplanıyor ve geldiğimiz gibi yine atlara biniyor, “her sene bugünlere” dileyerek gelecek sene de görüşmek üzere vedalaşıyoruz Seydi’yle. “Peki ne oldu da gidilmez oldu, Tante?” “Al Adra bizi istemez oldu, oğlum.” Bütün bu şenlikler boyunca herkes gönlünce eğleniyor ama asla Al-Adra’ya saygısızlık etmeye, makamın anlamına aykırı davranmaya izin verilmiyor. Böyle kişiler hemen aileler tarafından uyarılıyor devam edilirse khavacalar onları makamdan gönderiyor, hiç kimse Al-Adra’ya yapılan bir saygısızlığa müsamaha göstermiyor. Bir sabah uyanıyorlar ki Meryem Ana’nın göründüğüne inanılan göletin üstündeki o berrak sular çekilmiş bütün göletin üstü kayalarla kaplanmış, bunu görenler bunun Meryem Ana’nın bir uyarısı olduğunu söylüyorlar. Kuruttuğu sularını insanlardan uzaklaştırıp daha farklı bir yerde beliriyor gölet. Şelalelerden gelip gölette birikirken suların değdiği her bir taşta ikonaların şekilleri belirmiş, göleti ortasında havada asılı kalmış bir taşın üzerinde Meryem Ana oturmuş saçlarını tararken insanlarına görünüyor. Bu mucize karşısında artık Meryem Ana’ya saygısızlık etmekten tedirgin oluyorlar. Bir zaman sonra Meryem Ana Makamı’nın yakınında bir maden bulunuyor, atlarla gittikleri o patika, dağlık yollar değişerek madene giden araç yollarına dönüyor. Onlar da ilk defa atlarla gitmek yerine arabayla gitmeye karar veriyorlar, önden bir pikap arkadan da içi insan dolu üstü onların eşyalarıyla dolu bir otobüsle çıkıyorlar yola ama ilk defa arabayla çıktıkları yol tahmin edemeyecekleri kadar tehlikeli. Önden giden pikap otobüsün onlara yetişebilmesi için yolda durup beklerken otobüs anormal bir şekilde pikaba doğru yaklaşıyor. Herkes uçuruma düşmekten korkarken koca otobüs pikaba çarpınca sanki bir kayaya toslamış gibi duruyor, kimsenin burnu bile kanamadan kurtuluyorlar. “Anlatsalar inanmazdım ama gözlerimle gördüm” diyor Tante. “Anladık ki Al Adra artık bizi istemiyor ama merhametini de bizden esirgemeden canımızı kurtardı” diyor büyükler ve bir daha hiç gitmiyorlar Seydi’ye. Madenle beraber doğası, mahremiyeti ve huzur ortamı da bozulan makamına rahatsızlık vermemek bu uğruna bu gelenekten vazgeçiyorlar. Yıllar sonra o zamanın küçükleri, hatıralarındaki o makamı teslim olduğu otların, ağaçların, doğanın içinden bulup geçmiş zamanların anısına belki de geçmişlerini affettirmek adına bir dua yeri, minber yaptırıyorlar. Papazlarla beraber ziyaret edip sembolik ayinler yapılsa da hiçbir zaman eskisi gibi coşkulu olamıyor. “O günleri yaşamayan bu dünyada hiçbir şey yaşamamıştır oğlum” diyerek bitiriyor sözlerini Tante. Arsuz’dan uzakta, bir zamanların Kuseyr’inin Cneydo köyünde zeytin ağaçları arasında görünen Meryem Ana’nın makamında benzer bayram kutlamalarına gidiyoruz. Günümüzün Altınözü’nde Tokaçlı köyünde zeytinliklerin arasında halk arasında Sıtt Al-Seydi denilen bir kilisede ve bahçesinde hala devam ediyor. Annenannem anlatıyor orada yapılan kutlamaları. Yine bir 14 Ağustos gününe gidiyoruz Cneydo köyünde. İnsanlar adaklarını almış yanlarına sırtlarında yastıklarıyla, kilimleriyle çıkıyorlar zeytinliklerin arasından geçen toprak yolları. Papazlar çıkıyor onların ardından, orucun son gününde güneş battıktan sonra yapılacak akşam ayini için. Akşam duasından sonra yataklarını birer zeytin gölgesine serip geçiriyorlar o geceyi makamın bahçesinde. Yüzlerine vuran ilk güneş ışıklarıyla kalkıp adaklarıyla karşılıyorlar bayram sabahını. Adağı olanlar, isminin bayramını tutanlar hazırlıklarına başlıyorlar, adaklarını, ikramlarını, kıddeslerini, hazırlamaya başlıyorlar. Adanmış hıriseler, mercimekli pilavlar, tatlılarla beraber kilisenin bahçesi de günler önce bayram hazırlıklarının başladığı evler gibi bayram evine dönüşüyor; insanlar Seydi’nin evinde, onun bayramını kutluyor tutulan dabkeler (halaylar) eşliğinde. Benim annem de böyle bir günün sabahında doğuyor, bir yandan bayram coşkusu yaşanırken büyükler “İsmiyle geldi” diyerek annemin adını Seydi koyuyor. Bu bayram aynı zamanda bu ismi taşıyan herkesin isim günüdür. Bu ismi taşıyan kişilerin evlerinde masalar açılarak kete, kömbe, kerebiç, ceviz, patlıcan ve turunç reçelleri ve ev yapımı likörlerle misafirler ağırlanır. Halk arasında ‘bayram tutmak’ denilen bu gelenek tüm Aziz ve Azize isimlerinde sürdürülür ve bu günler şehrin tüm farklı inançları tarafından kutlanır. Babaannem bu geleneklerle beraber anılarını da aktarırdı bizlere. O anlattıkça Antakya ve Affan mahallesi anılarında canlanırdı. O anlattıkça yürümeye başlıyoruz anılarındaki Eski Antakya sokaklarında. Evlerin arasında dar sokaklarda yürürken bir Antakya evinin önünde duruyoruz: Pedro Amca’nın evi… Yıllar önce bir sabah yağlar süzülmeye başlıyor evdeki Meryem Ana’nın resminden. Ev halkı toplanmış, evin hanımının vefatından sonra artık Yeni Antakya’ya taşınmaya hazırlanırlarken karşılaşıyorlar süzülen yağ damlalarıyla. Şaşkınlık karışıyor hüzünlerine ama yağın kaynağını arasalar da bulamıyorlar. “Bu bir mucize.” diyor Pedro Amca, kiliseye gidip papazlara haber veriyor. Bir telaş başlıyor etrafımızda. Papazlar geçip gidiyorlar yanımızdan; duvarın ardına, resmin arkasına bakıyorlar ama yağın kaynağını bulamıyorlar. Şehirde haberi duyan diğer din adamları da gelip hayretle bakakalıyorlar bu olay karşısında ve onların kararıyla, Pedro Amca’nın da rızasıyla duvarın altı kazılıyor, yağın kaynağına bakılıyor ama hiçbir iz bulamıyorlar. “Bu bir mucize” diyor papazlar, “Meryem Ana’nın mucizesi.” Mucizeyi duyan şehrin insanları da geliyorlar bu mucizeye tanıklık etmeye, mumlar yakıp dualar etmeye. Meryem Ana’nın mucizesini gösterdiği bu ev, bayram evi oluyor her Meryem Ana Bayramında: ayinler yapılıyor, mumlar yakılıyor, dualar edip adıyor insanlar. Zaman içinde bahur dumanı gibi etrafa dağılan insanlarla beraber anılarda kalıyor artık bu kutlamalar ama kandiller hala yanıyor, yaşlar hala akıyor Meryem Ana’nın gözlerinden. “Sanki evlerinden gitmelerini istemiyormuş gibi ağlıyordu Meryem Ana” diyerek susardı babannem, anıları da onunla beraber susup silinirdi etrafımızdan. O ev depremde yıkıldı, ikonanın da yandığı söyleniyor ama mucizenin akıbetini bilen yok ama her ne haldeyse şehrinden giden insanlarının ardından akıyordur mucizevi gözyaşları. Gözlerinden süzülen yağda şifa bulan her insan gibi gözyaşlarının aktığı yerden şehrimiz de şifa bulup yeniden ayağa kalkacak çünkü bu toprakların insanı Meryem Ana’nın şifasına inanır. Hasta yatağında şifa bekleyen bir kadına rüyasında Meryem Ana görünmüş. Kadın artık öleceğini düşünüp son duasını ederken Meryem Ana “Şükret kızım, seni iyileştireceğim.” demiş. Rüyadan uyandığında yastığının altında bir haç bulmuş. Bunun nereden geldiğini anlamaya çalışırken ağrılarının dindiğini hissedince kendisini Meryem Ana’nın iyileştirdiğine inanmış. Meryem Ana mucizesinin bu toprakların kadınları elinden devam etmesi için yıllar sonra kendisine emanet edilen haçı babaanneme bırakmış. Babaannem de kız kardeşim doğduğunda haçın kadınlar eliyle devam edeceğinden emin olunca bu haçı anneme emanet etmiş. Bir şifa bekleyişinde bu sefer Meryem Ana anneme görünerek “Ben seni iyileştireceğim, sen de orucumu tut.” diye buyuruyor. Bu yüzden de bu oruç ve bayram evimizin en önemli geleneklerinden oluyor. Bugün 15 Ağustos 2023. Benim dinleyip anlattığım, hatıraların ve efsanaelerin tüm güzellikleriyle beraber canlanıp insanlarla yürüdüğü yollarda yürüyor mahzun bir şehrin insanları bugün; belki de ayakta kalan tek Seydi Makamı’nda, Cneydo’da yapılacak bayram ayini için. Tıpkı hatıralardan canlandığı gibi birer ikişer kalabalıklaşarak katılıyorlar birbirlerine. Kucaklaşmalarımızdaki hasretlik sevincin yerini acılı bir şükür alıyor: ölümün içinden çıkmış insanların birbirini dünya gözüyle görmesinin şükrü. Bugün şehrin insanları bir gece karanlığında kaybettikleri şehirlerinin tekrar kuruluşunun ve şehirlerine kavuşacakları günün uğruna adaklar adayarak çıkıyorlar yolları. Bayram ayini başlıyor bahurlar ve mumlar eşliğinde ve şu pasajlar okunuyor İncil’den: “Petrus gözyaşları içinde sana şöyle dedi: ‘Lekesiz Bakire, herkesin yaşamı olan seni burada uzanmış yatarken görüyorum ve hayrete düşüyorum. Çünkü gelecek yaşamın mutluluğu sende konut kurmuş. Şehrinin tehlikelerden korunması için Oğlun ve Tanrına gayretle yalvar’.” Binyıllık bu sözler şehrin ayakta kalan tek kilisesi St. Pierre Kilisesi’nin Meryem Ana Kilisesi’ne yakarışları misali yankılanıyor şehrin semalarında. Onun mucizelerini ve bu topraklardaki hikayelerini anlattığım, Meryem Ana’nın kutsala erdiği bu bayram gününde sesleniyorum ona kendi dileklerimle: “Şehrinin tehlikelerden korunması için Oğlun ve Tanrına gayretle yalvar. Sen ki Theotokos Meryem Validemiz; doğumunla, ölümün içinden dirilişi müjdeledin. Bir anne doğurganlığı kadar bereketli ve kucağı kadar kardeşçe yaşanan bu kadim şehirde de yeniden dirilişi müjdele.”
- “Ev” bir anlamda kadının yalnız ve güçsüz kılınmasına bir tepki
Talin Azar kökleri Arsuz’a uzanan bir yazar. 2017 yılında yayınlanan Kuklacı’nın ardından bugün istos Yayın tarafından “Ev: İskenderun Sancağı, 1934” adlı romanıyla karşımızda. Kitabın Antakya ve çevresinde hem fiziksel hem de psikolojik bir yıkım yaratan Şubat 2023 depremlerinin ardından yayınlanması oldukça anlamlı. Şehrin tekrar inşası üzerine endişelerimizin dinmediği bu dönemde bizi eski İskenderun’a getirerek şehrin toplumsal hafızasını ayakta tutmak adına çok değerli bir çalışma. Talin Azar’la depreme dair düşüncelerini, kitaplarını ve son romanı “Ev”i konuştuk. Röportaj: Anna Maria Beylunioğlu Öncelikle yeni romanınız için sizi tebrik etmek isterim. Bu sizin ikinci romanınız. Yazar kimliğinizi ve kitaplarınızı röportajın kalanında konuşacağız ama sizin birden fazla şapkanız var. Peyzaj mimarlığı ve çevre yönetimi alanında uzmanlığınız var. Buradan yazarlığa doğru evirilen hikayenizi dinlemek isterim. Ben mesleğimin akademik kısmında aktiftim. Akademik yazım ve edebi yazım bence birbirine çok paralel süreçler. Merak etmek, soru üretmek ve bu sorular karşısında bulgular ortaya koymak… Yaratıcı bir kurgu dahilinde bu bulguları sunmak… Kullanılan materyal ve metotlar… Mekan araştırmaları için kullandığım eski haritalar, arşivler, sözlü, yazılı tarih anlatıları, biyografi çalışmaları benim için her zaman hikaye zenginliği içeren unsurlar oldular. Bu zenginliğin içinde hayal kurmak ve hayali büyütmek ancak romanda istediğim türde bir tatmini yaşatıyordu. Bu yüzden bir alandan diğerine geçiş aslında çok doğal ve kendiliğinden bir şekilde oldu. Biyografi oldum olası okumaktan ve yazmaktan keyif aldığım bir alan. Genelde romanlarımı biyografik yapılar üzerine kurup geliştiriyorum. Bunun haricinde yaptığım biyografi yazım işleri var. Onlar da bir şekilde yazdığım romanlara karakter olarak sızabiliyor. İlk romanınızda da şimdi yeni yayınlanan kitabınızda da tema olarak gayrimüslimleri ve yaşadığı coğrafyalardaki sorunlara değindiğinizi görüyoruz. 2017’de yayınlanan Kuklacı romanınızdaki temalardan biri de bu. Bu vesileyle biraz Kuklacı’dan bahsedebilir misiniz? Belli dönemlerdeki yaşantılara odaklanmayı seviyorum. Enine boyuna… Bunlar bazen korkular, bazen tutkular olabiliyor. Sadece sorunlara değil o kültürün tamamına dair yazmayı deniyorum. Kuklacı yirminci yüzyılın sonunda İstanbullu Rumların yaşantısına eğilen bir roman. Tatavla’dan Kurtuluş’a alınmış zamansal bir kesit. 1920’lerden 1990’lara Tatavla’da, Beyoğlu’nda, İstanbul’da yitmekte olana, yozlaşan kültüre sahip çıkmanın bir ifadesi. Aynı şekilde büyük aşklara, büyük hayal kırıklıklarına ve büyük tedirginliklere kendimce gösterdiğim bir duyarlılığın ürünü. Gene gerçek bir aile hikayesinden yola çıkarak kurgulamıştım. Tema, Titina, Koço ve Stavro’nun aidiyet ve kimlik sorunlarının yanı sıra imkansız bir aşktı. Türkiye’nin ilk sinema sanatçılarından Cahide Sonku’nun hayat hikayesini de bu vesileyle ortaya koymak istedim. Çalıştığım dönem içinde Rum toplumuna ait kültürü, tarihi, gastronomiyi, kentsel yapıyı, endişeleri ve Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, mübadele, zorunlu göç gibi hadiseleri atlamamaya gayret ettim. Ev romanı 1930’larda İskenderun Sancağı’nda geçiyor, İskenderun aynı zamanda sizin de eviniz. Bildiğim kadarıyla anne tarafınız Arsuzlu, baba tarafınız İstanbullu ama Adana’da da yaşıyorsunuz. Siz kendinizi nereye ait hissediyorsunuz? Babam İstanbullu yarı Rum yarı Ermeni bir aileden geliyor. Annemse Arap dilli ve Frankofon olan Rum Ortodoks bir aileden. Çocukluğum ve gençliğim Adana ve Arsuz’da geçti. İstanbul sonradan köklenebildiğim bir şehir. Çocuklarımı yetiştirdiğim yer. Çok özel. Ama Arsuz başka. En basitinden önünüze gelen bir yemekte bile öyle çok medeniyetten iz sürebilirsiniz ki… Anadolu, Bizans, Helenistik, Levanten, Arap, Fransız, Rum, Ermeni, Alevi ve nicesi… İstanbul da benzer yapıda fakat daha izole ve kapalı bir çok kültürlülük içinde. İskenderun ve Arsuz’da yaşadığımız toplumsallık apayrı bir boyutta. Mesela kiliseye gitseniz topluluktakilerin hepsini bir şekilde tanırsınız. Çok sosyaldir kentimiz. Bu cevabınıza istinaden, yeni kitabınıza değinmeden önce ister istemez depremde hissettiklerinizi sormak istiyorum. Sonrasında bölgedeki yardım çalışmalarında da oldukça aktif olduğunuzu biliyorum. Arsuz Kadınları adlı bir oluşumun da içindesiniz. Burada yaptıklarınızı da dinlemek isterim. Deprem çok karanlıktı. Sonra karanlık yerini umutsuz bir boşluğa bıraktı. İlk günden itibaren Füsun Sayek Derneği ve diğer platformlarla dayanışma içinde kalarak depremzedeler ve yardım eli uzatan kuruluşlar arasında köprü olmaya çalıştık. Arsuz Kadınlarıyla ne yapsak yetersiz diye hissettik. İhtiyaçlara göre şekillenen yardımlarımız genelde kadın ve çocuk odaklı oldu. Arsuz, İskenderun, Samandağ ve Antakya hala yaralı ve bakıma muhtaç. Hasarlı binaların yıkımı ve yeniden inşa süreci kontrolsüzce devam ediyor. Bildiğimiz yer değişiyor, dönüşüyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Ancak eskiyi de unutmamalıyız, yaşatmalıyız. Bu amaçla Yeniden Antakya Platformu bünyesinde Antakya’yla ilgili bir bellek çalışmasına destek veriyorum. Bölgenin kültürü, tarihi, mimarisi, gastronomisi açısından bunu çok önemli buluyorum. Tüm bu çalışmaların sonrasında “Ev” tam da kaybettiklerimizin üzerine bizi İskenderun’a götürüyor. Romanın bu yaz yayına girmesi bence oldukça anlamlı. Ama romanın hazırlık sürecinin oldukça geriye dayandığını biliyorum. “Ev” in yazım sürecini bize anlatır mısınız? Ev’i Nazım Hikmet Kültür Merkezinin ‘Türkiye Hikayelerini Anlatıyor’ projesi için kısa hikaye formunda yazmıştım. Aile büyükleri ve Arsuz’da olayı hatırlayanlar kaba hatlarıyla aktarmışlardı. Hikayeyi romanlaştırmaya karar verince detay arayışına girdim. Uçak kazasını belgelemek istiyordum ama bir türlü kayıt bulamıyordum. İkinci bir kanaldan da Maryse Hilsz’in hayatını araştırmaya koyuldum. Bir süre sonra bir aydınlanma yaşayarak neden hiçbir gazete haberi bulamadığımı fark ettim. Çünkü hikaye bana anlatılandan daha eski tarihliydi ve o yıllarda Arsuz Fransız mandası altında ve Suriye’de Halep Eyaletinin sınırları içindeydi. Haberler Arapça harflerle yazılmış olmalıydı. Hikayenin 1934 yılında gerçekleştiğini keşfettikten sonra uzun süredir anlamak ve anlatmak istediğim manda dönemine ve ilhak sürecine girme fırsatı bulmuştum. İskenderun ve Arsuz için hazırlanmış olan Fransız kadastro haritalarına, nüfus kayıtlarına ulaşmaya çalıştım. Eski fotoğraflar, kartpostallar, sokak isimleri bile birer hikayeydi aslında. Bunun ötesinde dönemin muğlaklığı da tam bana göreydi. Çünkü arada kalma teması etrafında yazmak istediğimi biliyordum. Karakterlerin her birinin arada kaldığı faktörleri belirledim. Ve karşılarına her daim ne yapmak istediğini bilen demir gibi kararlı ‘Maryse Hilsz’i geçirdim. Uçmak uğruna ölmeye bile hazır, direnişçi bir kadın pilot. Muğlak bir dönemi anlatmak için biçilmiş kaftandı. Ayrıca öyle kritik bir dönemde neden Arsuz’a gelmişti? Bu merak da içimi kemiriyordu. Araştırmamın ölçeğini değiştirmeliydim. Hatay’la yetinemeyeceğim aşikardı. 2. Dünya Savaşı ve yükselen faşizm romanımın zamanıyla paraleldi. Ayrıca Fransa da çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. Öğrenci hareketleri, direniş ağları, devrilen hükümetler… 1934 ile 1946 yılları arasında araştırmam gereken tarihi olaylar benim için hayli yüksek bir çıtaydı. Panikle araştırdım. Araştırdıkça daha çok panikledim. Ve yazdıkça rahatladım. Ama hala endişelerim bitmiş değil. Benim de kitapta dikkatimi çeken noktalardan biriydi “Maryse Hilsz” ve savaşta kadın bir karakteri ön plana çıkarmanız. Bu tercihin özel bir sebebi var mı? Güçlü olanın bir kadın olması ve bu kadının dünyanın tarihini değiştirebilecek kararlılıkta ve cesarette olması İskenderun Sancağı’ndaki muğlaklığı anlatmak için bir fırsattı. Kadın arzusunu ve genel olarak arzuyu yazmayı da şahsen seviyorum. Bunu kişisel bir isyan olarak düşünebilirsiniz. Kadının gücünün azımsanmadığı ve kadının özgürce dile hükmettiği yapıları kurmayı önemsiyorum. Kadının ya da herhangi minör grupların yalnız ve güçsüz kılındığı her türlü ayrımcılığa bir tepki bu belki de. Maryse Hilsz havacılıkta halen rekorları olan dünyaca ünlü bir kadın pilot. Onun gelişi Arsuz’da bir çok dengeyi değiştirmiş olmalı. Buna yürekten inanıyorum. Kitap Paris’ten Beyrut’a uzanan bir coğrafyayı kapsıyor. Bir aile hikayesini anlatıyor bize ancak bir yandan da 1930’ların siyasi konjonktürünü ve İskenderun Sancağı’nın Hatay’a dönüşümünü aktarıyor. Bu dönemdeki çokkültürlü İskenderun’u adeta resmediyor. Bu anlamda nasıl bir İskenderun’dan bahsediyoruz o dönemde? İskenderun liman kent olmasıyla, ticaretiyle ve gerek doğu gerekse batıyla kurduğu ilişkileriyle her zaman çok sayıda kültüre ev sahipliği yapmış, zamanının ötesinde modernliğe sahip bir sahil kenti. Meyankökü ticareti 19. Yüzyılın sonlarından itibaren kente ekonomik katkı getiriyordu. Bunun dışında verimli Amik Ovasının sunduğu tarım imkanları Fransızların da teşvikleriyle daha da umut verici hale geliyordu. Antakya’nın Hıristiyanlık açısından önemi ve çeşitli medeniyetlere ait tarihi zenginlikleri de eklendiği zaman arkeolojik ve turistik değeri büyük. Asi Nehrinden dolayı taşımacılık, ipekçilik, baharatçılık gibi canlı bir ekonomi içinde. Çeşitli misyonların ibadethaneleri ve bu komplekslerin okulları bölgede çok sayıda mevcut. Çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir mozaiği var. Romanda ele aldığım dönemde kent de sosyal olarak çok renkli bir yapıda. Aslında yaklaşan on yıllarda şimdiye dek pek yazılmamış bir belle époque (güzel çağ) da var. Sanırım o nostalji biraz romantik yaklaşmama sebep olmuş olabilir. Genelde gümrük ve liman bölgesinde olan otellerin anlattığım ölçüde şaşaalı olduğunu zannetmiyorum. Fakat tarih okumalarında Fransız ve Ermeni menülerinin çok iddialı olduğu restoranlara, otellere rastladım. İskenderun cemiyet hayatı her zaman çok renkli. Yakın dönemde yaşanan ‘büyük bunalım’ düşünülünce fakirlik de hat safhada. Konsolosluklardaki kutlamalar, tenis turnuvaları, sinemalar, balolar, gemilerde partiler, özel terziler, şıklık var ama yalın ayaklık, başı kabaklık ve sefalet de var. Arapça ifadeler de yer alıyor romanda. Arapçanın İskenderun sosyal yaşamındaki rolü nedir o dönemde? Eğitimin bir bölümü Arapça sürdürülüyor. Etnik kimliğe göre Arapça bazı ailelerde ana dil olarak kullanılıyor ve bu alışkanlık günümüzde de devam ettiriliyor. Genelde toprakla uğraşan Alevi kesim Arapça konuşuyor. Çocuklar ve gençler İstanbul ve Ankara’ya olduğu kadar Suriye, Lübnan gibi ülkelere tahsil amaçlı gönderilebiliyor. Ortodoks Kilisesinde ayinler çoğunlukla Arapça. Arapça çarşı dili olarak da etkin diye tahmin ediyorum. En azından bugünden bakarak bu tahminin doğruluğu yüksek ihtimal. Plebisit sırasında çok tartışılan konulardan biri de bu. Lisan üzerinden azınlık çoğunluk tartışmaları bu dönemde hep canlı. Konuşulan Arapça giderek Türkçeden kelimeler devşiren bir yapıda. ‘Kulaktan dolma’ denebilir bence. Romanda buna özel yer ayırmamın sebeplerinden biri de dilin yarattığı kimlik kargaşasının altını çizmekti. Khavacalar’dan da bahsediyorsunuz kitapta. Hristiyan, varlıklı erkeklere verilen ad diye de tanımlıyorsunuz. Kitapta Malikler bunun bir örneği, gerçek hayata dönersek, İskenderun’da geçmişten bugüne hangi ailelerden bahsedebiliriz ve bugün bu aileler varlıklarını sürdürüyorlar mı bölgede? Khavaca günlük dilde ekonomik ya da eğitsel anlamda üst sınıf erkeğe hitaben kullanılan Bey anlamındaki söz. Saygı içeriyor. Aynı şekilde toprak sahibi, malik ya da eşraftan olan kadına da benzer bir hitap şekli var. Evet, bölgede tezlere konu olmuş halen varlığını sürdüren şehrin ileri gelen armatör, çiftçi ve sanayici aileleri var. Burada aile isimleri olarak sayarsak bazılarını atlama riski var. Kimsenin gönlü kalmasın. Kitapta bahsettiğiniz Malikler, bugün de İskenderun’un önemli ailelerinden biri olan Sayekler’e bir gönderme mi? Malikler roman için oluşturulmuş bir prototip. Kurgusal bir aile oldukları için gerçekte belli bir aileyle birebir örtüşmeyebilirler. Nitekim aynı çatı altında kökten fikir ayrılıkları içinde olan bireyleri var. Bu, genelde bölgedeki aileleri tanımlayan bir yapı olmayabilir. Malik kelimesini kullanmamın sebebi mülkiyet ve hak sahipliği anlamları. Roman için kurguladığım aile de eski medeniyetlerden beri mala sahip çıkmak güdüsünde. Hatta bir bölümde Maryse onları kralcı olmakla tenkit ediyor. Kelimenin bu anlamı içermesini de seviyorum. Gene anıştırdığı melkani, melkâiyye kelimeleriyle Hıristiyanlıkta Bizans ritine işaret etmesi ve kraliyete dair, kral taraftarı anlamına gelen, Sâmî dillerde kral anlamına gelen ‘mlk’ kökü nedeniyle Arsuz’da yiten Bizans kültürüne atıfla bu ismi yaşatmak istedim. Benim de mensubu bulunduğum Sayek ailesi Maryse Hilsz’i 1934 yılında ağırlamış. Zaten kitapta görselleri de var. Bana hikayeyi ve fotoğrafları aktaranlar da kuzenlerim ve aile büyüklerim. Ev gerçek ve halen Arsuz’da ayakta. Benim de çocukluğumdan beri sıklıkla bulunduğum özel bir mekan. Ancak roman tür itibariyle dramatik unsurlara ihtiyaç duyan bir form. Uzun soluklu bir koşu ve bu koşuyu sürdürmek için iniş, çıkışlar, düzlükler, virajlar şart… Dolayısıyla gerçeklerden sıklıkla sapmayı gerektiriyor. Zaten bunun için yazmıyor muyuz? Kurduğumuz hayallere kendimizi kaptırıp gerçeklerden fersah fersah uzak düşmek için… Kitapta bir yandan da şehre olan aşkı okuyoruz. Buranın sizin de eviniz olduğunun altını tekrar çizerek sormak istiyorum İskenderun, Arsuz, İskenderunlular için ne ifade ediyor? Aileyi… Köklerimizi… Koşulsuz sevgiyi… Beraber anlamlı olduğumuzu bilmeyi… Verebilmeyi ve alabilmeyi… Son bir soru daha sormak istiyorum. Bir röportajınızda metnin tek başına varolabilen ayrı bir beden olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunu saylayabilmek kuşkusuz ki bir yazar için başarı. Peki bunun zorlukları var mıdır? Özellikle Türkiyeli bir gayrimüslim olarak, azınlık konularını da işlediğiniz romanlarda bu zorluğu hissettiniz mi? Gayrimüslim olmadan önce kadın olmak yeteri kadar minör hissettiriyor öncelikle. Bu arada bana bu ikisi neredeyse eş anlamlı gibi geliyor. Evet Helene Cixous’un dediği gibi metin bedendir. Onu yazandan ayrı bir varlıktır. Çünkü var olmanın ilk şartı tek ve eşsiz bir bedene sahip olmaktır. Bunu sağlayabilmek içten ve cesur olmayı, kendini ortaya koyarken utanmamayı gerektirir. Arzularından konuşmaktan kaçınmamayı gerektirir. Bir nevi çıplaklık aslında. Kendini ifşa… Bir kadın olarak bedenimi ortaya koymadığım halde yazdıklarım nasıl bir kadın sesine sahip olabilir ki? Esas kafamı kurcalayan soru işte bu! Rum kimliğini sahiplenmeyen bir Rum hikayesi ne kadar içtenlikli yazılabilir ki? Kendinden ayrılıp sadece o parçanla bütünleşmeyi kastediyorum. Arzuları yazmak haliyle politik bir mesele. Tabii ki zorlandığım noktalar hep var ve olacak. Çok konuşan çok yanılırmış. Yanılgılara meydan vermeyecek şekilde özenmek, sabırla metni tekrar tekrar şekillendirmek gerekiyor. Dokuz köyden kovulmamak için de… Başarabildiğimden emin değilim ama her metnin kendine özgü olması için elimden geleni yapıyorum. Araştırma etabını derinleştirebildiğim ölçüde yazdığım dönemle ilgili daha gerçekçi bir temsile ulaşabileceğime inanıyorum. Çok teşekkür ediyorum bu güzel röportaj için. Kitabın bugün itibariyle istos Yayın’ın internet sitesinden, 21 Temmuz Cuma gününden itibaren de kitapçılardan temin edilebileceği bilgisini ilgili okuyucuya buradan iletmiş olalım. Talin Azar
- Perhiz dönemi ve Ka’ak Tannur (Tandır Kahkesi)
Antakya’da evlere bayram vakti geldi mi sofralarıyla beraber gelir. Şehrin insanları kadar çeşitli, kültürleri kadar renkli sofralar kurulur evlerde. Şüphesiz ki bu bayram sofralarına koyulan her tabak Antakya Mutfağına katılan bir zenginliktir ama bayram sofraları kadar bu mutfağı zenginleştiren tabaklar vardır ki onlar da Antakyalı Ortodoksların oruç sofralarına koyduğu tabaklardır. Evet oruç sofrası çünkü iftar sofrası değil, oruç sofrası kurulur biz Hristiyanların oruç döneminde çünkü oruç denilince akla gelen ilk şekliyle gün doğumundan gün batımına kadar hiçbir şey yiyip-içemeyerek iftar saatiyle beraber bir sonraki gün doğumuna kadar yiyip-içebilerek tutulan bir oruç değildir bu. Bu yüzdendir ki bizim iftar soframız bayram soframızdır çünkü bayramın gelişiyle beraber bayram sofralarında açılır oruçlar. Bayram gününe kadar da hiçbir kan akıtılmaz, hiçbir hayvanın eti yenilmez, süt ve süt ürünleri tüketilmez kısacası her türlü hayvansal üründen uzak durulur ve bitkisel beslenilir (hatta bu yemeklerin de herhangi bir hayvansal ürünle temasından kaçınılır hayvansal bir şeyde kullanılmış hiçbir mutfak eşyası bu yemeklere sürülmez). Tutulan oruçlar, oruçtan sonra gelen bayramlar komşudan komşuya değişse de her komşunun orucu muhakkak bayramlarla, anmalarla sonlanır. Antakyalı Ortodoksların da üç büyük bayramla sonlanan üç büyük oruç dönemi vardır, bu oruç dönemlerinin yanında aynı Mesih İsa’ya çarşamba günü ihanet edilmesi ve cuma günü dilişinden önceki vefat etmesi inancından dolayı çarşamba ve cuma günleri de oruç günleridir. Üç büyük oruç döneminin yaklaşık yüz günlük sürecine çarşamba, cuma ve diğer özel günleri de ekleyip bir Antakyalı Ortodoks’un yılın yarısından fazlasını oruç tutarak geçirdiğini düşündüğümüzde oruç sofralarının Antakya mutfağını ne kadar zenginleştirdiğini anlayabiliriz. Antakya, İskenderun, Samandağ, Altınözü, Arsuz sofralarına göre çeşitlenen her tabak, bu toprakların bereketiyle, insanlarının toprağı işlemesiyle ve kutsal kitapların, efsanelerin ve sofraların ortak kutsalı zeytin ve zeytinyağının da eklenmesiyle daha da derinleşerek Antakya Mutfağına en zengin sofralardan birini katar. Bereketli toprakların kokusunu, tadını yine topraktan gelen otlarla, baharatlarla, tohumlarla tabaklarımızı taşıyan; kitapların, efsanelerin kutsalını zeytinyağıyla sofralara damıtan mutfaklardan biri de bizim için Altınözü, büyüklerimiz ise Kuseyr’idir. “Kuseyr ne demek?” diye sorduğumda “Noksan olmayan” der anneannem. Bu tanım tarihsel anlamıyla örtüşmese de doğal zenginlikleriyle, tarımsal verimiyle, coğrafi özellikleriyle, tarihsel birikimiyle, barındırdığı kültürel çeşitliliğiyle ve bunların mutfak yansımaları bakımından tam anlamını karşılayan bir tanım. Noksanın yani eksikliğin olmadığı bu bölgenin zenginliklerinden en biricik olanları da Türkiye’nin günümüze kadar varlığını sürdüren tek Arap Ortodoks köyleri ve insanları. Tarımın ve toprak işleyişinin merkezi yerlerden daha yoğun şekilde olması sebebiyle mutfak kültürü de merkezden kırsala göre değişiklik gösteren bu bölgelerin bitkisel beslenilen oruç sofralarında çeşitlilik ve yaratıcılık da doğal olarak zenginleşiyor. Merkezden kırsala giderek artan tarımsal işleyişin yansıra artan dini bağlılığın yıl içerisindeki oruç günleri ve dönemleri üzerindeki etkisiyle beraber artan düzenli oruç tutan nüfus da bu sofra kültürünün gelişmesinde göz ardı edilemeyecek etkenlerden. Yaratıcılık ve çeşitlilik zenginliği olan bu oruç sofralarından zamanın hafızasına ve nesiller arası aktarıma yenik düşerek eksilen tabaklar olsa da sofralardaki yerini koruyan tabaklar günümüze kadar ulaşıyor. Bölge genelinde birincil olarak işlenen buğday, zeytin ve bu iki ürünün türevleri her daim sofranın başında yer alırken, kırsal kesimlerde sebzelerin ve otların zeytinyağıyla birlikte çeşitlendiği tabaklar da sofranın başını paylaşıyor. Bu tabaklardan birinde ise yemek sofralarının yardımcı, tatlı bir dokunuşla çay ve kahve sofralarının ise baş kahramanı “tandır kahkesi” yer alıyor. Geçtiğiniz duvarın ardından toprak kokusu sinmiş dumanla beraber yanan zeytin çalılarının tütsüsünü hissediyorsanız o duvarın ardında tandır yandığını anlayabilirsiniz ve bu herhangi bir zaman gerçekleşebilir ama bu tütsülü dumana, zeytinyağının ateşle beraber kattığı isli kokusuyla beraber mahlep ve rezene kokuları da alıyorsanız o duvarın ardında tandır kahkesi yapılıyordur ve herhangi bir zaman değil yaklaşan bir oruç zamanıdır. Tamamen topraktan gelen malzemelerin suyla birleşerek yine topraktan tandırlarda pişmesiyle tatlı veya tuzlu olarak da sofralara konulan bu lezzet, Altınözü insanı için oruç zamanlarının vazgeçilmezi. Sofraya koyulduğu zamandan günümüze kadar kentleşen kırsalla beraber geleneksel tarifinde de kentleşmeler yaşansa da günümüzde hala iki koldan varlığını sürdürüyor. Malzemelerinden pişirim anına kadar geleneksel yollarla yapılan bu tarif, her sofrada aranacak kadar sevildiğinden olsa gerek en büyük ama en iyi niyetli değişimini yaşayarak fırınlarda pişerek sofraya da koyulabiliyor. ”O zaman tandır kahkesi olmuyor.” dediğinizi duyar gibiyim ama köyden kente, bahçesinde tandır olan evlerden mutfağında fırın olan apartman dairelerine ve geleneksel yaşamdan modern teknoloji çağına geçerken devraldığımız sofradaki bu tabağı geride bırakmaktansa değişen zamana adapte ederek sofrada tutmanın iyi niyetli bir çabası olarak görebiliriz. İşinin ehli büyüklerimiz dururken bu tarifi vermek bana düşmez ama tandırda anneannesiyle, fırında da annesiyle beraber yaparak bu iki neslin ve nesilleri arası aktarımla değişen mutfak kültürlerinin öğretisi arasında kalmış bir üçüncü nesil olarak bu geleneksel kahkenin tarifini hem sizlere hem de gelecek nesillere aktarabilmek adına mutfaklarınıza misafir oluyorum: Malzemeler 1 kase zeytinyağı 1 kase sıvıyağ 1.5 kase su 1 paket maya 1 paket kabartma tozu 1 paket vanilya 5 kaşık baharat karışımı Aldığı kadar un *Baharat karışımı için: Rezene Mahlep Çörekotu Beyaz Susam Soyulmamış Kahverengi Susam İlk olarak tüm sıvı malzemeler genişçe bir yoğurma kabının içerisine alınarak maya, kabartma tozu, vanilin ve baharatları da eklenerek karıştırılmaya başlanıyor. Her aşamasıyla büyükannelerimizin yaptığı gibi yapmak isterseniz elinizi pençe şekline getirip parmak uçlarınızı bir çırpıcı gibi kullanarak maya tamamen çözülene kadar malzemeleri karıştırıyoruz. Maya ve baharatlar sıvı içerisinde iyice dağılana kadar karıştırılıyor ki un eklenmeye başladığında baharatların hamur içinde eşit bir şekilde dağılması zorlaşmasın. Bu işlemi kolaylaştırmak için de bir elden unu eklenirken bir elden de parmak ucu çırpıcıları ile henüz kıvam almaya başlayan bu karışım karıştırılıyor. Kıvam almaya başladığı andan itibaren de hepimizin bildiği şekilde yoğrulmaya başlanıyor ve kıvamı kontrol edilerek daha yavaş bir şekilde un eklenmeye devam ediliyor. Burada da ben devreye giriyorum, annemin, anneannemin önüme koyduğu un çuvalından onlar “tamam” diyene kadar un koymaya yardım ediyorum. Eğer ayarını kaçırırsam da ellerinin temiz kısmıyla elimdeki ölçü kabına alttan bir uyarı vuruşuyla uyarılıyorum. Kıvamı “tamam” olana kadar un eklenmeye ve yoğrulmaya devam ediliyor. “Tamam” olduğunu nasıl anlayacağımızı sorunca da “işte hamur olunca” diye cevaplanıyorum. Onlar da böyle öğrenmişler çünkü: anneleri başlarında onlara “tamam” diyene kadar yoğurmuşlar ve “tamam” dedikleri andaki o kıvamı, o oranı el hafızasına almışlar. Geleneksel tariflerin sanırım yazıya dökülmesindeki en büyük zorluklardan biri de nesilden nesille öğretilirken aktarılan bu “tamam” hissiyatı ve edinilen el hafızası. Ne çok sert ne de çok yumuşak, klasik “kulak memesi kıvamında” bir hamur elde edildiğinde ise artık hamur mayalanmak üzere dinlenmeye alınıyor. Büyüklerimizden öğretildiği gibi bereketi bol olsun diye üzerine elin yan sırtı ile haç olacak şekilde iki oluk açılıyor ve üzerine biraz daha zeytinyağı ve baharat karışımı serpilerek 45 dakika ile 1 saat arası mayalanmaya bırakılıyor. Mayalanan hamur, küçük bezeler haline getiriliyor ve bu bezelerden küçük simitler yapılarak geleneksel kahke şekli veriliyor. Çay ve kahve sofralarına misafir olacak o tatlı dokunuş içinse tam bu aşamada simit şekli verilen hamurun bir kısmına tozşekere batırılıyor. Bu son dokunuştan sonra ise artık zamanın getirdiği nesiller arası yol ayrımına geliyoruz. Anneannem tepsisini alıp bahçede tandır başına geçerken annem ise mutfakta fırının karşısına geçiyor. O duman kokusuna karışmış zeytin isini ve baharatların kokularını almak, pişerken kahkeye nüfuz eden o toprak tadını yaşamak için anneannemin peşine düşüyorum. Tandırın içine yığdığımız zeytin çalılarını yakıp her ne kadar kokusunu sevsek de bu duman ve isten uzaklaşıyoruz. Ateş köze düşene ve tandır duvarları iyice ısınana kadar bekliyoruz. Duvarların soğuk kalmaması iyice ısınması önemli, biz de bekliyoruz ki kahkeler pişerken duvara yapışmasın, pişince duvardan ayrılabilsinler. Ateş köze düşünce sac bir levhayı tandırın dibine közün üstüne koyuyoruz ki kahkelerimizin yüksek sıcaklıkta dışı pişip içi çiğ kalmasın. Tüm bu hazırlıkları da tamamladıktan sonra bu iş için yaptığımız kalın kumaş eldiveni elimize geçirip teker teker kahkelerimizi tandır duvarına yapıştırıyoruz. Kahkeler piştikçe bir maşa yardımıyla altına tuttuğumuz uzun saplı bir tavanın içerisine düşürüp soğuması için hasır tabakların üzerine alıyoruz. Tandırın duvarı soğuduğunda ikinci kere yakarak ısıtmak için verdiğimiz küçük bir molada ise komşulardan birinin evinden getirdiği kahve eşliğinde soğuyan ilk kahkelerin tadına bakıp “her sene bugünlere” diliyoruz. Diliyoruz ki yılın bu zamanlarını ve bu tatlı telaşa düştüğümüz bu günleri görmek her sene hepimize kısmet olsun. Tandırın topraktan gelen bütün lezzetleri ve kokuları bir araya getirirken insanları da bir araya getiriyor; hep bir elden imece usulü yapılıyor. Bir komşuda tandır yandı mı bütün komşular da yardıma geliyorlar. Bir elden şekil verilirken, diğer el tandıra yapıştırıp pişiriyor ve biri de pişen kahkeleri tandırdan alarak elden ele geçen yardımlaşmayı sonlandırıyor. Günün sonunda ise katılan her komşuya birer tabak götürüyoruz ki bizim evimizde el verdikleri bereket onların evine de girsin, evlerini bereketlesin. Ertesi gün ise komşuda tandır yanıyor bu sefer de biz gidiyoruz. Bizlere kahke yaparken yardım edenler kendileri olmasına rağmen bize de bir tabak kahke gönderiyorlar, kendi evlerinde yardım ettiğimiz bereketin bizim evlerimize de girmesi, evimizi bereketlemesi için. Üzerimize sinen duman kokularını geride bırakıp mutfağımıza fırınımızın başına geçerek hepimizin evlerinde pişirip sofrasına koyabileceği usulde yapmaya annemizin peşine gidiyoruz. Tepsiye dizdiğimiz kahkelerimizi pişerken çok kabarmamaları için küçük bir ip makarasının oluklu tabanıyla hamurlarımızın üstüne bastırıyoruz hem de böylece tandır duvarının dokusunu vermiş oluyoruz ama bu işlemi elinizle veya bir çatal yardımıyla da yapabilirsiniz. Son şeklini de verdiğimiz kahkelerimizi, önceden ısıtılmış 180 derece fırında 20 dakikadan sonra kontrol ederek istediğimiz kızarıklığa gelince çıkarıyoruz ve kahve eşliğinde ilk kahkelerimizle tadarak yorgunluğumuzu atıyoruz. Her mevsim yapılan kahkemizin yanındaki eşlikçileri ve lezzetinin tamamlayıcıları da mevsime göre değişirken içinde bulunduğumuz Meryem Ana orucunda yeni yeni olgunlaşmaya başlayan taze incirler yazın en güzel tamamlayıcısı. Paskalya dönem ise oruç döneminden kalan kahkelerin en güzel eşlikçisi ise her ne kadar oruçla bağdaşmış olsa da yumurta ve peynirdir, bir kere denerseniz kahvaltı sofralarınızın ve çay-kahve masalarınızın vazgeçilmezi olacağına eminim. Şimdiden afiyet olsun. Her sene bugünlere.
- Antakyamızdan Vazgeçmeyeceğiz
Foto: Bora Selim Gül Bir süre sonra evimi yıkacaklar ve ben buna hazır mıyım, hiç bilmiyorum. Benim evim o kadar güzeldi ki. Yerde parıl parıl parlayan gri beyaz karoları, tavanda lamine parkeleri vardı. Üç katlıydı benim evim, üçüncü kata iki buçuk yıl önce taşınmıştık. Her gelen hayran kalırdı. Her şeyiyle biz ilgilenmiştik, ağırlık olmasın diye çatı yaptık, gelen işçiler çatıya bağlanan ve benim odamda ve salonda görünen direkleri görüntü açısından kesebileceklerini söylediler. Babam tereddütsüz "hayır" cevabını verdi. Ben de tüm o direkleri boyayıp güzel hale getirmiştim. Biz üçüncü kata taşınmadan önce binayı sağlamlaştırmak için aylarca uğraştı. Babam sayesinde evimiz başımıza yıkılmadı. Ben biliyordum ama bir gün çok büyük bir deprem olursa evimizin yıkılmayacağını. Evimizde uyandığım ilk sabah anneme "Anne burası dağ evi gibi, harika!" diye sevinçle çığlık atmıştım. Cam balkonlu terasımız vardı, cam balkonu gören herkes "Ay çok zor olmuyor mu bunları silmek?" diye sorduğunda annemle birbirimize bakar, aynı anda "Yooo, daha kolay hatta, açılabiliyor bunlar" diyip kıkırdardık. Camın hemen yanında bir kanepe vardı. Kışları terasa kuruyorduk sobamızı. Sobadaki odunların takırdama seslerini dinleyerek, camdan gökyüzünü izleyerek uyurdum ben her gece. Terasa açılan bir mutfağımız vardı. Bulaşık yıkarken penceresinden İncir'i, Attun'u, Tarçın'ı ve diğer bütün kedilerimi izleyip seslenirdim. Yukarı bakarlar ve hızla kapıya doğru koşarlardı. Aşağıya indiğim gibi yirmisi de orada olurdu, sesimi duymayanlar diğer kedilerin koştuğunu görünce kapıda biterlerdi hemen. Miyavlamalar eşliğinde mama koyardım önlerine, hayranlıkla nasıl yediklerini seyrederdim. Bahçemiz vardı küçük. Patlıcan, domates, biber, pazı, roka, zahter, fesleğen yetiştirirdik, bahçe kapısı aralandığı gibi kedi misafirlerimiz girerdi. Gölgelik bir alan bulup altında uzanırlar, bizi izlerlerdi. Kavurucu yaz sıcaklarında da suladığımız toprağın üstüne yatıp keyif çıkartırlardı. İncir hanım prenses olduğu için diğer kedilerle asla yemek yemezdi, benimle üçüncü kata çıkar, özel kabında yemeğini yerdi. Hatta bazen ben evdeyken annem kapıdan bana "Bir misafirimiz var!" diye seslenirdi bana. Sokağın başından evime gidene kadar on beş kişiye selam verirdim, bazen komşularımız bahçelerinde oturup dedikodu yaparlarken "Ooo hanımlar, nabersiniz bakalım?" diye takılırdım onlara. Güzel bir yemek piştiği zaman evlerde birbirimize bir tabak götürürdük. Kek yapacağız kabartma tozu mu bitmiş evde? Bir koşu karşı komşuma gider oradan alırdım. Bahçede mangalımızı yakar, patlıcan, biber, domatesleri közlerdik. Közlenince bir yandan onları soyup doğrardık, bir çırpıda abagannucu yapardık etler pişerken. İlk kedi beslemeye başladığımız zamanlar ben et vermek isteyince kızan annem ve babam her mangal yaptığımızda her birine bir iki parça verirdi. Yemeklerinden kısar, "Arttı bunlar yaaaaaa. Çocuklara verelim" bahanesiyle hemen aşağıya inip yedirmeye başlamışlardı. Her sıkıldığımızda eski Antakya sokaklarını gezer, kafelerden gelen "Habbeytek bessayf"i dinlerdik. Habbeytek bessayf, habbeytek bişşiti. Ben lisedeyken Sade diye bir kafe vardı, okuldan kaçar kendi yaptıkları buzlu çaylarını içmeye giderdik. Oranın sahibi abi bir ara yanımıza gelmiş ve ilişkilerle ilgili hala hatırladığım bir konuşma yapmıştı. Bir sonbahar akşamı eski sevgilimle el ele Antakya'yı karış karış gezmiştik. Her cuma dershane çıkışı Keyfo'ya gider acılı, yeşil süs biberli tavuk dürümümü yer, kendi yaptıkları mayonezi direkt ağzıma sıkmamak için büyük savaş verirdim. Kuzenlerimden “acaba Döver'e kahvaltıya mı gitsek?” lafını duyan halam "Yeşim'in yeri daha iyi, çok lezzetli" deyip bizi o parayı koymaktan vazgeçirir, kendi hazırladığı kahvaltıyı yedirirdi bize. Yaz geceleri bizim evin salonunda iki kocaman masa açardık, tüm aileyi çağırıp ziyafet çekerdik. Humusları, taratorları, abagannucları açar, kebapları masaya dizerdik. Boğma rakıları kadehlere doldurup aynı anda içerdik. En yakın arkadaşım, Saray Caddesi’ni gezerken "Abdo daha iyi kanka" dediğimde "Saçmalama, Çağlayan daha güzel tabii ki" diye çıkışırdı. Normalde Abdocu olan annem bir gün "Kızım Çağlayan daha güzel galiba ya, eti daha fazla koyuyorlar" demesiyle o ihaneti iliklerime kadar hissetmiştim. Öğrenciyiz tabii, kitap fiyatları da malum, tüm öğretim yılı boyunca Sayar Fotokopi'nin önündeki sıralarla geçerdi günlerimiz. Bazen Cemil Meriç Kütüphanesi'nde sabaha kadar ders çalışırız diye kendimizi gaza getirip en fazla saat gece ikiye kadar çalışır, sonra da sabahı getirene kadar canımız çıkardı, ilk gelen dolmuşla evlere dağılırdık. Antakya Anadolu Lisesi'nde okudum ben. Çok farklıydı benim okulum. Sınıftan çıktığın an direkt dışarıya çıkmış olurdun. Koridorlar dışarıya açılırdı, kapalı değildi. Avlumuz vardı. Eğer kendimizi ödüllendirmek istiyorsak La Mistik'e giderdik, güzel atmosferiyle ruhumuzu, yemekleriyle de midemizi doyururduk. Yazın kavurucu sıcaklarında canımız künefeden çok haytalı çekerdi, eski Antakya'dan girip Affan'a çıkardık. Arka bahçede soğuk haytalılarımızı yerdik. Antakya'ya gelen herkesin ruhu da midesi de çok iyi doyardı. Hıdırbey’e gider, sanki önceden onlarca kez okumamış gibi Musa Ağacı’nın hikayesini okur, buz gibi suyuyla ferahlardık. Kiliseleri gezer, ezan sesiyle çan sesinin aynı anda sesini duyardık. Düğünlerde de çok iyi bilirdik eğlenmesini. Arapça şarkılar vazgeçilmezimiz olurdu, kokteylli düğünlerde kendi yaptıkları bir litrelik boğma rakıyı koyarlardı her masaya. Sandığınız gibi sarhoş olmazdı kimse, zaten hep içildiği için herkes bilirdi içmenin adabını. Evi temizlerken dinlemek için oluşturduğum bir playlistim vardı. Evimi süpürür, Antakya kahvesini yapar, süvari bardaklara doldurur, müzik dinlerken evi silmeye başlardım. Normalde on beş dakikada silinebilecek evi keyifle, dans ede ede yarım saatte silerdim. Bazı yaz geceleri kulaklığı takıp sahnede ünlü bir şarkıcıymış gibi dans ederdim. Bazen de salondaki koltuğumda sabaha kadar dizi izler, günün aydınlanmasını yavaş yavaş içeri giren ışık huzmeleriyle anlardım. Biri bize kahvaltıya mı gelecek? Zeytin salatamız, çökeleklerimiz, humusumuz, bahçeden kopardığımız domates, biber, rokalarla sofrayı donatırdık. Tüm yaz kuzenlerimle sabaha kadar oyun oynardık, sohbet eder, özlemimizi giderirdik. Hatta deprem olduğu gün bizde toplanmış, gece 2’de Antakya köftesi sipariş etmiştik. Notlarımda hala en son “bir normal az acılı, bir kaşarlı acısız, bir normal acısız mayonezsiz, bir kaşarlı acısız, bir sadece kaşarlı” yazıyor. Meğer o gece evdeki son yemeğimizmiş. Onlar depremden on dakika önce evlerine gitmişti, ben de tam uyumaya giderken yakalanmıştım depreme. On dakika önce haykıra haykıra gülen kuzenim elinde kanla bağırarak ağlıyordu. On dakika önce oyun oynayan biz ölümü bekliyorduk. On dakika önce deli mutlu olan biz sağanak yağmurda bağıra çağıra ıslanıyorduk. Eğer bir eviniz varsa onu çok sevin, olur mu? Temizlik yapmaya çok üşendiğiniz evlerinizi bıkıp usanmadan keyif ala ala temizleyin. Güzel mutfaklarınızda güzel yemeklerinizi pişirin. Mahallenizi sevin, sokak hayvanlarını besleyin. Çünkü evsiz ve memleketsiz kalırsanız bu kadar basit şeyleri yapamadığınız için bile çok acı çekiyorsunuz. Bir eviniz, bir memleketiniz olduğu için; tüm anılarınız yıkık binalar altında kalmadığı için; memleketiniz tanınmaz halde olmadığı ve kokmadığı için; “Memleket neresi?” diye sorulunca “Antakya” cevabını duyulunca "Geçmiş olsun, Antakya dümdüz olmuş" cümlelerini duymadığınız için; artık işe yaramayacağını bildiğiniz halde cüzdanınızdan çıkaramadığınız bir anahtarınız olmadığı için; biri "Eve gidiyorum" deyince kalbinize bir ağrı saplanmadığı için; bayramlarda, tatillerde dönebileceğiniz bir memleketiniz olduğu için; gece boyunca deprem rüyaları görmediğiniz için çok şanslısınız. Bütün bunları yaşayan, evsiz kalan bizler için bunların değerini bilin, olur mu? Antakya çok kez yerle bir oldu, tekrar inşa ettiler. Biz de Antakya’yı tekrar inşa edeceğiz. Bu ne memleket sevdası diyorsanız Antakya’yı, Antakyalıları hiç tanımamışsınız demektir. Çünkü Antakya birçok kültürün, Arap’ın, Türk’ün, Alevi’nin, Ermeni’nin Yahudi’nin, Hıristiyan’ın kardeşçe yaşadığı bir yerdi, kültürel mirasından beslenen, şehrin ve insanın iç içe geçtiği, ayrılmaz bir bütün olduğu bir yerdi. Biz hep kendimizi çok şanslı hissettik buralı olduğumuz için. O nedenle bizlere başka şehirlerde altın tepside tüm güzellikleri sunsanız da biz Antakyamızdan vazgeçmeyiz, vazgeçmeyeceğiz. Depremden sonra evimiz. Elimdeki yenidünyalar bizim bahçemizde bu yıla kadar meyve vermeyen ağacımızdan
- Enkaz Altında Kalan Geçmiş ve Roş Aşana
Foto: Barış Yapar Yahudilerin Anadolu’daki varlıkları M.Ö 4. Yüzyıla dayanırken dünyanın bilinen en eski cemaatlerinden bir olan Antakya Yahudi cemaatinin yaklaşık 2200 yılı aşkın bir tarihi bulunuyor. Antakya Yahudi cemaati, İsrailoğulları’nın başta Halep olmak üzere Suriye’de ve Lübnan’da yaşayanlarının bir bölümünün Antakya’ya yerleşmesiyle oluşmuş köklü bir cemaattır. Maalesef 6 şubatta yaşanan Maraş merkezli depremde yaşanan kayıplarla bir tarih sona erdi. Senelerdir cemaati ayakta tutmak için çabalayan, topluma büyük katkıları olan Antakya Yahudi Cemaati başkanı Saul Cenudioğlu’nun ve eşi Tuna Cenudioğlu’nun vefat etmesi ve depremden sağ kurtulan yahudilerin de şehirden ayrılmalarıyla tarihin bir sayfası daha kapandı. Cemaatlerin karşı karşıya kaldığı demografik azalma (ölüm oranının doğumlardan fazla olması, karma evlilikler vs) ve hızlanan göç nedeniyle iki elin parmağı kadar kalanlar artık yok. Bugün yaklaşık 15.000 kişiden oluşan Yahudi toplumu çoğunlukla İstanbul, İzmir ve Ankara’da yaşıyor. Ülkenin dört bir yanında binlerce senedir yaşayan insanları tanımanın, anlamanın ve geleneklerini öğrenmenin iki yolu var ; okumak ve birinci ağızdan dinlemek. Antakya Yahudi cemaatinin geçmişini birinci ağızdan dinlemek zamanla daha uzak bir hayale dönüşürken, yazılı kaynaklar bırakmak önem kazanıyor. "çan, ezan, hazan " deyimiyle özdeşleşmiş Antakya’da yaşayan herkes komşunun bayramlarından, pişen yemeklerden, paylaşılan sofralardan, ibadethanelerden sokaklara ve caddelere taşan kutlamalardan büyük bir mutluluk duyarak bahseder. Kimisi bayramı inandığı için, kimisi de kültürel ve geleneksel yapısını sevdiği için kutlar. Bayramlar, gelenekler, bayram sofraları için özenle hazırlanan yemeklerin dinsel ve kültürel boyutları bireylerin kimliklerinin en dışarıya açabildikleri ve görünür kıldıkları parçalarıdır. Yahudilik inancı, bayramları ve ritüelleri içinde, yemeğin son derece önemli bir yeri olduğu açıktır. Roş Aşana (רֹאשׁ הַשָּׁנָה), Yahudi takvimine göre yılın başıdır. Bu bayram hem yeni yılı hem de kefaret günü olan Yom Kippur’a kadar olan 10 pişmanlık gününün başlangıcını temsil eder. Roş Aşana da İbranı takvimindeki Tisri ayının ilk gününde, günümüzde ona tekabül eden tarihte kutlanıyor. Yahudi yeni yılı bu sene 15 eylül Cuma ve 16 eylül Cumartesi akşamları kutlanıyor. Yeni yılı takiben Yom Kipur yani kefaret günü geliyor. Bu 10 günlük süre zarfında inananlar geçirmiş oldukları yılı, bu süre zarfındaki davranışlarını, tutumlarını ve hareketlerini sorgular « nasıl daha bir insan olabilirim ? » diye düşünürler. Roş Aşana için hazırlanan sofrada sembolik anlamı olan yiyecekler bulunur. Bu yiyecekler elma tatlısı, pirasa, pazı, hurma, kabak, balık, balık ya da kuzu başı ve nardan oluşur. Elma tatlısı tatlı bir seneye başlamayı, pirasa ve pazı düşmanları uzak tutmayı temsil eder. Sofranın ama yemeği, bolluk ve bereketin simgesi olan başıyla birlikte pişirilen ve masaya başıyla birlikte getirilen balıktır. Nar, ikinci gece yenir ve sevapların nar taneleri gibi çoğalması dilenir. Simgesel yiyeceklerin dualarından sonra bayram yemeğine başlanır. Antakya’da Sünni, Alevi, Ermeni, Yahudi ve Ortodoks toplumları yüz yıllar boyunca yardımlaşma ve dayanışma içerisinde yaşadılar. Antakya Yahudileri de bu toplum mozağinin bir parçası olarak hem kendilerinden kattılar hem de zaman içerisinde bölgenin kültürune entegre oldular. Bunun bir göstergesi ise mutfak kültürlerinin iç içe geçmesidir. Antakya’da Şabat günlerinde yapılan sebzeli, köfteli ve ekşi bir yemek olan “hamid” (Arapça eksi demektir) ve Antakyalı Yahudi Liza Cemel’in Nenha’daki yazısında bahsettiği Roş Aşana’ya özel Kibbe bil Fırın (tepside içli köfte) tarifi kültürel ve gastronomik entegrasyonun göstergesidir. Bu sene 5784’u Antakya’da karşılayacak, Roş Aşana sederini hazırlayacak kimse kalmadı, 5785’e nasip olsun dilerim. Her şeye rağmen, Şana tova umetuka!
- Sen, Ben, Biz ve Onlar
Zaman, her ne kadar çizgisel akışa sahip olsa da, kendi içinde döngüsel olaylar barındırır. Benzer olayları, farklı zamanlarda geri döndremez bir biçimde, yeniden ve yeniden yaşarız. Geçmişe müdahale etme şansımız olmamakla birlikte, geleceğe dair bir şeyler yapabilmeyi, döngüyü değiştiremesek de gelecekte daha dirençli kalabilmeyi becerebiliriz. Ancak çoğu zaman, bu ihtimali gerçekleştirme olanağını göz ardı ederiz. 6 Şubat ve peşi sıra gelen depremlerin ardından, çizgisel ve döngüsel kavramlarını eğer Antakya üzerinden okumak istersek; bu kent, M.Ö. 300’lerdeki kuruluşundan bu yana çizgisel bir biçimde akan zaman içinde, döngüsel olarak 150 yılda bir tekrar eden 7 ve üzeri şiddetli depremler silsilesinin etkileriyle defalarca karşı karşıya kalmış. Şimdi, gelecekteki gerçekleşme ihtimali bir hayli yüksek olan döngüyü kıramasak da, süreçten doğru dersler çıkartarak, yazgıya daha dirençli karşılık verebilme şansına sahibiz. Öncelikle dünya tarihi içerisinde bu kentin hayat hikâyesi ile kişisel hikâyelerimizi zamanın akışı içerisinde birbiriyle çakıştırmaya çalışalım. Bir önceki yıkıcı depremin 1872 yılında meydana geldiği gerçeğinden hareketle, bu depremin bir benzerini 2012 doğumlu olan oğlumun yaşadığı gibi, onun dedesinin dedesi de tam 140 yıl önce yaşadı. Eğer oğlum ve ailesi hayatının geri kalanında Antakya’da yaşamaya devam edecek olursa ve döngü bu şekilde sürerse, oğlumun oğlu ve oğlumun torunu benzer bir durumla karşı karşıya kalmayacak. Ama oğlumun torunun torunu, bir sonraki depremi, eğer bizler şimdiden dersler çıkartıp, önlemler almazsak, tüm soğukluğu ve çıplaklığıyla yaşayacaktır. Babam, ben ve oğlum -150 yıllık döngü- yani beş kuşak içerisinde yer alan bu üç kuşak, bu depremi ve sonrasını tüm gerçekliğiyle yaşadık, sonuçlarına katlanmaya çalışıyoruz ve katlanmaya da devam edeceğiz. Bu şiddetteki bir depremi hiç yaşamamasını umduğumuz, bir veya iki kuşağa, bir daha aynı yıkımları ve aynı kayıpları yaşamamak adına, bildiklerimizi ya da henüz öğrenmediklerimizi aktarmak durumundayız. Yoksa bizden sonraki dördüncü ve beşinci kuşaklar da yaşadıklarımızın bir benzerini yaşama talihsizliğinden kendilerini kurtaramayacaklar. Tüm bu yaşananları Nevzat Sayın, “bu bir doğal felaket değil, bir beşerî felaket” olarak tanımlıyorken, şu andan itibaren, tarihin bize vermiş olduğu sorumluluğun ciddiyeti içerisinde kalarak, bu kısır döngüyü kırmak, beşeri uyararak, üzerimize düşen sorumlulukları muhakkak yerine getirmek durumundayız. Tarih sahnesinde kendimizi ve neslimizi konumlandırmanın ardından, sonraki kuşaklara bu deneyimi ve bize öğrettiklerini aktarabilmemiz adına, bu kentin özellikle tarihi kent merkezinin yaşadığı en son yıkımı sağlıklı bir biçimde algılamak ve irdelemek gerekir. Karşımızda, bir kentin %85’inin yıkımından oluşmuş; sorgulanmayı, çözümlenmeyi bekleyen, hiçbir biçimde enkaz ya da moloz olarak değerlendirilmemesi gereken bir bilgi yığını duruyor. Benim ve benim gibi birçok kişinin de ortak düşüncesi, bu yıkım ve bilgi kümelenmesinin, cerrah titizliğinde bir müdahaleyi hak ettiği yönündedir. Antakya, kaçıncı defa olduğunu kesin olarak bilmediğimiz bir yıkım ve yeniden yapım süreci içerisinde, sedye üzerinde komadan çıkmayı beklerken, masanın başındaki uzmanlar, müdahale biçiminin ne şekilde olması gerektiğine yönelik şu üç yöntemi tartışmaktalar: 1. Şehrimizi ölmüş kabul edip, Antakya’yı yeni bir yerde, yeniden inşa etmek. 2. Genetik kodlar ve kültürel bağlam göz önünde bulundurularak, hastayı diriltip, rehabilite edip, dağarcığı nesiller boyu aktarmaya devam etmek. 3. Genetik kodların aktarıldığı, her şeyiyle yeni bir şehir inşa ve ihya etmek. Mezarlıklar şehirlerin birer parçasıdır. “Dünya”yı bir şehir olarak kabul edecek olursak, tarih boyunca birçok kentin mezarlığa döndüğüne, yıkılıp yok olduğuna, ortadan kaybolduğuna şahitlik etmişizdir. “Şehir mezarlığı” tabiri alışık olduğumuz bir tabir iken “yok kentler” den müteşekkil “mezar şehirler” aslında bizler için çok da alışık olmadığımız bir kavramdır. Persepolis, Kartaca, Machu Picchu, Babil gibi her biri bir sebeple, anlı şanlı geçmişleri olmasına rağmen, tarih sahnesinden birer birer silinip, mezar şehirler tarihine adlarını yazdırmışlardır. Bu bizler için düşük bir ihtimal olsa da biz de artık gerçeği kabullenip, son temsilcileri olarak deneyimlediğimiz bu şehrimizi, tarihin en üst katmanı olarak kabul edip, bırakıp gitmeli miyiz? Bu yaklaşım, bir kısım yerbilimci ve mimar tarafından ortaya konulan bir görüşe ait. Bir diğer görüş de, içerisinde mimar, şehir plancısı, arkeolog, koruma uzmanı, sosyolog, antropoloğun bulunduğu, Antakya’nın tarihi, kültürel, kentsel ve demografik sürekliliğini savunan ve daha geniş bir tabana yayılan görüş. Çünkü Antakya yukarıda sayılan mezar şehirlerden farklı olarak, yangına, istilaya açık, doğal afetlere karşı dirençsiz ama hayata tutunmaya azimli ve dirençli kentlerden biridir. Böyle bir yaşama azmi varken, hastayı sedyede kendi kaderine bırakmak ya da tüm yaşamsal bağlamından koparmak düşünülebilir mi? Peki, bu kentin belleğinde yıkım, genetiğinde enkaz altında kalma bilgisi yer almışken, neden yeniden burada yaşamı kurma ve yaşama isteği tekrar ve tekrar tezahür ediyor? Bunun nedeni, 2350 yıl önce temeli atılan bu kentin, Tuğçe Tezer’in sürekli dile getirdiği “Ova, Nehir ve Dağ” bağlamından kaynaklanıyor olabilir. Bu üçlü yaşamsal açıdan öyle bir ortam ve imkân yaratıyor ki, adeta ana rahmi gibi bereketli. Her doğumda olduğu gibi sancılı geçen her süreçte, coğrafyayı, depremi, inşa etme kültürünü iyi bellemiş olan bu doğurgan anne, her zaman gürbüz bir bebe veya bilge bir dede vermiştir, dünya kentler tarihinin kucağına. Ne zaman ki “Ova”, “Nehir” ve “Dağ” üçlüsünden biri yahut ikisi birden yadsındı veya görmezden gelindi, o zaman düşük riski ortaya çıktı ya da ölü doğum gerçekleşti. İşte biz o zaman, bebeği kaybettik. Bu kente ve kentin tarihine olan borcumuz gereği, dünya medeniyet tarihi içerisinde yerini almış bir kültürün sürekliliğini depremin kesintiye uğratmasına müsaade etmemeliyiz. 150 yılda bir 7 ve üzeri şiddette bir depreme ve büyük yıkımlara maruz kalan bir kentin fiziksel ve kültürel sürekliliğinin devamı, şu anda enkaz görünümünde olsa dahi yine de elimizde olan bu çok kırılgan veri bütününü koruduğumuz müddetçe gerçekleşecektir. Ki bu veri, içerisinde yüzümüze bir tokat gibi çarpan hatalarımızı içeriyor olsa da; bu öğretici kümenin, hızlı bir şekilde olay mahallinden kaldırılmasına izin vermemeliyiz. Kentimizle, kendimizle, geçmişimizle, hatalarımızla yüz yüze gelmeli, hesaplaşmalı ve helalleşmeliyiz. Yoksa ya terk-i diyar edeceğiz ya da yeni doğacak olan bebeğin, sadece genetik kodlarıyla değil kültürel kodlarıyla da yaşama tutunmasına olanak tanıyacağız. Hastanın başında görüş bildiren ve eyleme geçen bir diğer grup da, çoğunlukla bürokratlardan, vakıf mütevelli heyetlerinden, özellikle Antakya’yı tanımayan ve yeni yeni tanıma edimi içerisine girmiş olan mimar, yüklenici, şehir plancısı, sanat tarihçisi, arkeolog ve akademisyenlerden oluşan görkemli bir uzman grubu. %85’i harap olmuş bu kentten öğrenilebilecek ve kurtarılabilecek birçok şey varken hastaya müdahale biçiminin de ne olduğu, gerçekleştirilen eylemlerden sonra yavaş yavaş anlaşılmıştır. Tescilli kültür varlığı ya da değil, ağır hasarlı veya yıkık durumdaki her yapının, sadece yeniden yapımı amaçlı gerçekleştirilen enkaz kaldırma işlemi, koruma ve mimarlık açısından doğru bir yaklaşım olmadığı gibi adeta ana rahminin içindeki fetüsü kazıyıp almak anlamına da gelir. Teşhis aşamasında, Antakya Tarihi Kent Merkezi içerisindeki yapıların hasar tespitinin az, orta, ağır ve yıkık olarak derecelendirilmiş olması, hasarın mahiyetini tam olarak anlatmakta yeterli olmamıştır. Yapılar “Tescilli Kültür Varlığı” ya da “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapı” olarak ayrı ayrı değerlendirilmemeliydi. Çünkü Antakya tarihi kent merkezi içindeki her yapı, tarihi dokuyu tamamlayan bir unsurdur. Yapıdan çok dokuyu koruyan bir yaklaşım içerisinde olunmalıydı. Tedavi aşamasında, her yapı için ayrı ayrı değerlendirmeler yapılmalı, hasar durumunun ağır olmasına göre topyekûn enkaz kaldırılmamalıydı. Mümkün olduğunca parsel sınırları içerisinde ayrıştırma yoluna gidilmeliydi. Alanda çalışan ağır iş makinalarının, toprak üstünde olduğu kadar, toprak altındaki arkeolojik yapılara ve bu yapıların alt kotlarındaki uzantılarına zarar vermesine müsaade edilmemeliydi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kamu yapıları ve vakıf eserleri için hasar tespitinden, enkazın korunmasından, molozun ayrıştırılmasına kadarki süreçte göstermiş olduğu hassasiyeti ve özeni, alan içerisindeki diğer şahıs mülkleri, sivil yapılar için de göstermesi gerekirdi. Sonuç olarak, yakın bir zaman içerisinde içimizi çok acıtacak bir “Eski Antakya” portresiyle karşı karşıya kalmamız muhtemel. Şehrinizi ne kadar iyi tanıyor olsanız dahi, boşluk içerisinde kaybolacaksınız. O kadar ki, keşke enkazıyla birlikte yıkık bir biçimde kalsaydı da bu bomboş alanı görmeseydik diyeceksiniz. Bu belki sizin kente dönüş isteğinizi, yeniden bir ihtimal yaşama tutunma arzunuzu tüketecek. Ama vazgeçmeyin. Sahiplenin. Sen, ben, biz olmasak, “onlar” olacak. Uzun bir zaman içerisinde de -belki bir ihtimal- belleğinizdeki anı noktalarına temas ederek kendini hatırlatacak, alana tek tük serpiştirilmiş yapılarla karşılaşacak, ama bağ kurduğunuz esas mekânlar artık orada olmadığı için, anılarınızı tümden yâd edemeyeceksiniz. Her zaman “ahh o eski günler” diye iç geçireceksiniz. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ama yine de vazgeçmeyin. Sahiplenin. Sen, ben, biz olmasak “onlar” olacak. Merkezi otoritenin, “Yerinde Yeniden İhya” ve “Aslına Uygun Restore Edeceğiz” diyerek, Antakya Tarihi Kent Merkezi içerisinde gerçekleştirdiği çalışmaları anlatan bir örnek: Hatay İli Antakya İlçesi 3. Mıntıka 115 parseldeki, farklı dönemlerde müdahalelere maruz kalmış bir “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapı”dır. 2021 yılında yapının rölöve projeleri, ilgili idare olan Antakya Belediyesi’ne sunulmuş ve onaylanmıştır. Yapının restorasyon projeleri de onaylanmak üzere Hatay Koruma Bölge Kurulu’na havale edilmiştir. Hatay Koruma Bölge Kurulu 23.12.2020 ve 1025 sayılı kararı ile yapının tescillenmesine ve projelerin tescilli yapılarda talep edilen düzenden yeniden çizilmesine karar vermiştir. 2021 yılında Hatay Koruma Bölge Kurulu’nun onayının ardından rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerine göre yapıda uygulamalara başlanmıştır. Yapının restorasyonunun tamamlanmasına yakın bir zamanda, restorasyon tadilat projesi hazırlanmış ve ilgili belediyeye havale edilmek üzere sunulmuştur. Ancak 6 Şubat ve 20 Şubat depremlerinden sonra yapı hasar görmüş olsa da, çevresinde hiçbir sağlam yapı olmamasına rağmen ayakta kalmayı başarmıştır. Hasar tespit çalışmaları sonucunda hasar durumu “Ağır Hasarlı” olarak belirlenmiş, ancak yürütmeyi durdurma istemi ile dava açılmış ve ara karar çıkmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen, yapı yıkılmadan yerinde tespitler yapılıp güçlendirilebilecekken, müellifin ve mülk sahiplerinin haberi olmadan, 30 Ağustos 2023 günü tamamen yıkılmıştır. Deprem öncesi ve sonrasına dair hava fotoğraflarında, yapı gayet net bir biçimde görünmektedir. Ancak depremin yıkamadığı, ayakta olan “Tescilli Kültür Varlığı Yapı”, kepçeler yardımıyla yerle bir edilmiştir. Yapıya ait alanda bir tek kuyu ağzı bırakılmıştır. Peki, ağaçlardan ne istediniz; onlar da mı ağır hasarlıydı? Halbuki, depremde 3. Mıntıka 115 parseldeki “Tescilli Kültür Varlığı Yapı”dan daha çok hasar görmüş olan 3. Mıntıka 1441 parseldeki kültür varlığı yapı, proje müellifinin girişimi ve yapı malikinin bedelini karşılaması sonucuyla yerinde ayrıştırılmıştır. Bu konuda koruma bölge kurulundan izinler alınmış, alandaki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın uzmanlarıyla mutabakatlara varılmış, gerçekleştirilen yerinde ayrıştırma uygulamasıyla yapıya ait birçok malzeme, detay korunmuş, yapının neden yıkıldığına ya da bazı bölümlerinin neden ayakta kaldığına dair birçok veri, tespit yapılabilecek bir biçimde ortaya çıkarılmıştır. Yapıyı ayakta tutan taşıyıcı sistem ve elemanlar zarar görmüş ve bir daha kullanılamayacak olsa dahi, yerine konması çok zor hatta imkânsız olan bazı yapı elemanları, yerinde muhafaza edilmiştir. Bunlar arasında bulunan kiremitler, karo mozaik zemin kaplamaları, ahşap kornişler, dolaplar, pervazlar, mahmel ve yüklükler, kesme taş malzemeler, aşık, mertek ve alınlıklar, ferforje korkuluklar, yapının avlusunda korunmuştur. İlk aşamada yapı sahibi adına külfetli bir iş olsa da, yapının kepçelerle yıkılıp, kamyonlarla ayrıştırma merkezine götürülmesi, orada ayrıştırılması, restorasyon aşamasında malzemenin yapı alanına yeniden getirilmesi, eksilen malzemelerin yerine yenilerinin konulmasının maliyeti, bu ilk aşamadaki maliyetin, kat be kat daha üzerinde olacaktır. Ekonomik açıdan bir darboğazda olan bir ülkenin, depremden dolayı tüm varlığını kaybetmiş olan bir şehrinin insanlarının “tek atımlık barutları” varken, kaynaklarımızı bu biçimde harcamamız pek mantıklı görünmemektedir. Bunun yanında belki de ekonomik değer kaybından çok, kültürel değerlerimizin bu muameleye maruz kalıp, geri dönmesi zor bir ihtimal ortaya koyan bir seçenekle kaldırılması nedeniyle oluşan esas değer kaybımızın kültürel alanda olduğu, su götürmez bir gerçektir. Vatandaşın yapabildiğini, devletimizin de yapabileceği ise bir diğer gerçekliktir; yeter ki bu yönde bir irade ortaya koymak istesin. Eminiz ki vatandaş da, devletinin yanında durup onu destekler pozisyonda olacaktır. * Y. Mimar
- Deprem, Antakya ve Sokak Hayvanları
6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş depremi, Antakya’yı derinden etkileyen yıkımın en büyük tanığı oldu. Şu an itibariyle, bölgedeki insanlar temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta büyük zorluklar yaşıyorlar. Zorlu hava koşullarında saatlerce su sırası beklemek, sağlık ve hijyen gibi basit gereksinimleri bile karşılamak mümkün değil. İnsanlar, bu zorlu koşullar altında temel gereksinimlerini dahi giderme mücadelesi veriyorlar. Buna ek olarak, bölgedeki sokaklarda, enkaz aralarında aç, yaralı ve hastalıklı şekilde hayatını sürdüren hayvanların sayısı, hayatta kalan insanların sayısına eşit, hatta onlardan daha fazla olabilir. Bundan aylar öncesinde, yani deprem anına ve kurtarma çalışmalarının devam ettiği günlerde de hayvanlar ciddi zorluklar yaşadı. Deprem sırasında bazı insanlar, hayvanlarıyla birlikte enkaz altında mahsur kaldılar ve bazı hayvanlar deprem anında aşırı korktukları için sahipleriyle birlikte evlerinden çıkamadılar. Sokaklarda enkazlara giren çıkan veya saklanan hayvanlar ve bu hayvanları arayan insanlar nedeniyle karmaşık bir durum oluştu. İnsanlar, şoku atlattıktan sonra hayvanlarını güvende tutmak için güvenli bölgeler aramaya başladılar. Kurtarma ekipleri, gönüllü sivil toplum kuruluşları ve veteriner hekimler sayesinde hayvan kurtarma çalışmaları başladı, ancak bu imkansızlıklarla dolu ortamda bu çalışmalar yetersiz kaldı. Bir yandan kurtarma çalışmaları devam ederken bir yandan içlerinde kurtarılmayı bekleyen hayvanların olduğu ağır veya orta hasarlı binalar göz göre göre hayvanların üstüne yıkılmaya çalışıldı. Bazı durumlar gönüllülerin çabaları sonucu durduruldu. Bazı binalarda içerde canlı izine rastlanmadığı öne sürülerek maalesef yıkım durdurulamadı ve hayvanların içeride kaldığını söyleyen insanların olmasına rağmen yıkım işlemi gerçekleşti. Kurtarılan hayvanlar ise bölgenin imkansızlıklarından dolayı uzun süre tam bir sağlık hizmeti alamadılar. Hayatta kalan insanlar, hayvanlarıyla birlikte kalabilecekleri bir yer bulmakta da zorlandılar. Hatta sırf bu nedenle bazı insanlar, hayvanlarını sahiplendirmek zorunda kaldılar. Bu felaketi yaşayan insanlar için, evlerinde veya sokaklarında hayatlarına eşlik eden hayvanları kaybetmek ve onları şu an bu durumda görmek bunca şeyi yaşamış herkes için oldukça yıpratıcı. Deprem öncesinde de Antakya'da sokak hayvanlarının refah seviyesi oldukça düşüktü. Şehrin hızla gelişmesi, sokak hayvanlarının yiyecek ve güvenli barınma bulma çabalarını daha da zorlaştırmıştı, bu da hem hayvanların sokakta yaşayabilmesini hem de sağlık sorunlarını beraberinde getiriyordu. Zaten dünya genelinde, hayvanların temel haklarına saygı duyulan ve iyi bir yaşam sürdürdükleri ülkeler oldukça az ve Türkiye genel olarak bu konuda sınıfta kalan ülkelerden biri. Ancak, bu durumu değiştirmeye çalışan hak savunucuları ve gönüllülerin çabaları sayesinde, en azından sokak hayvanlarının yaşam alanları, beslenmeleri ve sağlık durumları için verilen mücadelenin seneler içinde arttığını görebiliyoruz. Tabii, bu çabaları gösterenler, çevre sakinleri, belediyeler ve barınaklar türlü zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor. Deprem sonrası sokak hayvanlarını bekleyen ciddi tehlikeler Yine deprem öncesinde Antakya’da gönüllü ağının bölgede büyümesiyle birlikte, sokak hayvanlarını beslemeye ve güvenli barınakları artırmaya yönelik çalışmalar başlamıştı, en azından sorunun görünürlüğü artmıştı. Ancak, maalesef yaşanan depremle birlikte işler tamamen tersine döndü ve hatta sokakta yaşayan hayvanların yanı sıra 'ev hayvanları' da bu zor durumda hayatta kalmaya çalışıyor. Bu, uzun vadede bölgedeki tüm hayvanların sağlığını ve çevre sağlığını ciddi şekilde tehdit edecektir. Çünkü bölge şu an herhangi bir canlının yaşaması için uygun bir yer değil. Hayvanlar, sokaklarda kalan enkazlardan buldukları yiyeceklerle veya gönüllü insanlar tarafından beslenerek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Beslenme yetersizlikleri ve çevrenin sağlıksız durumu her canlı gibi hayvanları da etkiliyor. Bu durum hayvanlarda doğrudan sağlık sorunlarına yol açarken insanlar için zoonoz, yani hayvanlardan insanlara bulaşabilen hastalıklar açısından bir tehdit oluşturuyor. Tüm bu hijyenden uzak ve sağlıksız ortamda hayvanlar parazitlerle, vucutlarında enkaz aralarında gezerken oluşan yaralarla, beslenme yetersizliğinden oluşan bir dizi problemle hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ne yazık ki, şu an bölgede tam teşekküllü bir veteriner kliniği bulmak neredeyse imkansız. Var olan veteriner klinikleri ise ağır hasar görmüş, cihazlarını ve hekimlerini kaybetmiş durumda. Açık olan klinikler büyük bir özveriyle işlerine devam etmeye çalışsa da hayvanların kapsamlı bir sağlık hizmeti alabilmeleri için çevre illere sevk edilmeleri gerekiyor, bu da kurtarma çalışmaları yapan gönüllüler için zorluklar doğuruyor ve bu canlıların temel hakları ellerinden alınmış oluyor. Bu hastalıklarla ve sağlıksız durumla mücadele edilmediği takdirde, zoonoz hastalıkların insanlara bulaşma riski de ciddi şekilde artıyor. Şu an bölgede hem hayvanlar hem insanlar paraziter mücadele vermeye çalışıyor. Ayrıca açlık ve hastalık nedeniyle hayatını kaybeden hayvanların bedenleri, uygun şekilde ortadan kaldırılmadığı için çevrenin doğal dengesini bozan etkenlerinden biri haline geliyor. Bu durum, dünya genelindeki felaket durumlarının hayvanlar açısından hiçbir şeyi değiştirmediğini, hatta daha da kötüleştiğini gösteriyor. Bölgenin doğal dengesinin bu kadar bozulması, orada yaşayan vahşi hayvanların ve doğal yaşam alanlarının da zarar görmesine neden oluyor. Antakya, birçok canlıya ev sahipliği yapan bir coğrafyadır. Örneğin, birçok kuş türü göç zamanında bu bölgeyi tercih eder ve bir süre burada yaşar. Burayı tercih etmelerinin doğal yaşantıda birçok sebebi var. Bu sorunlar, bölgenin doğal denge sistemini bozacağı için bu çeşitliliği kaybetmemize sebep olabilir. Bu kadar zengin bir yaşam döngüsünü içeren bir bölgenin korunmaması ve çözüm önerilerinin sunulmaması, Antakya'nın güzelliklerinden birini daha kaybetmemize neden olacaktır. Bu durumun görmezden gelinmesi, Antakya halkı için büyük bir kayıp olacağını düşünüyorum. Çünkü şehir tamamen yıkılmış olsa bile değerlerini korumak için herkes ciddi bir dayanışma içinde. Doğanın, sokaklarda yaşayan hayvanların ve diğer canlıların, insanlar kadar yaşama hakkına sahip olduğu ve bu hoşgörülü toplumun temel bir parçası olduğunu unutmamak önemlidir. Sokak hayvanları Antakya’yı Antakya yapan unsurlardan biri Çok fazla acı yaşadığımız hepimizin ayrı ayrı derin yaralar aldığı şehrimizi, çocukluğumuzu, ailelerimizi ve arkadaşlarımızı bir anda kaybettiğimiz bir olay yaşadık. Hoşgörüsüyle bilinen bir toplumun yaşadığı coğrafyada insan kadar yaşama hakkına sahip olan diğer canlıların ve doğanın bugün getirildiği nokta tüm değer yargılarımıza tamamen ters düşen insanlarda oraya dair umudu körelten bir noktadadır. Bölgeden yolu geçmiş herkes bölgenin yaşama sevincini bilir. Bu deprem bize bu yaşama sevincinin güç aldığı çok fazla değer olduğunu gösterdi. Şehrin kendisi,sokağında yaşayan hayvanları, insanları, kültürleri, yemekleri, doğası, bölgeye dönemsel gelen kuşları, dilleri, dinleri orayı Antakya yapan temel taşlardır. Bunlardan birinin zarar görmesi Antakya’nın hep bir eksik kalmasına sebep olacaktır. Yani kısaca Antakya’da büyük parkta neşeyle peşinize takılan köpekler, kiliselerin bahçesinde uçuşan kuşlar, uzun çarşıda peynircilerin önünde bekleyen kediler, baharla gelen yaz bitiminde herkesin el sallayarak uğurladığı leylekler de Antakya’yı Antakya yapan parçalar. Bugün bunların kaybolmasını görmezden gelirsek yarın yeniden kurduğumuz Antakya eski Antakya'nın yaralı ve eksik bir taklidi olmaktan öteye gidemeyecek. Tüm canlılarıyla Antakya’nın tekrar tanıdığımız Antakya olması dileğiyle…
- Everyday Politics of an Earthquake
What happens when a government prioritises its own image over the people affected following a major earthquake? Micromanagement of pain, micromanagement of outburst, and micromanagement of despair. How does the government manifest this micromanagement? By controlling what goes on in the region in the aftermath of the earthquake through its channels that it has sent there. One of the most prominent of these channels was the National Medical Rescue Team (UMKE in Turkish acronym), which is the governmental emergency service organisation for medical assistance in natural disasters and accidents that consist of specialised health care personnel. In the earthquake-affected region, the situation was tense, the area was destroyed, and the people were left helpless. People came to the hospital either on foot or hitchhiking, and the hospital was located on the outskirts of the city. That is why when people arrived, we knew they came for the hospital. People came because they had complaints, but also because they did not know what to do with all the grief, stress, and anxiety. Therefore, when we were to give the news to the people that the field hospital was shutting down, all everyone asked was “What are we going to do? Where are we going to go?” This was the very question I asked the UMKE personnel when, one day, they appeared at our field hospital out of thin air and stayed until it closed. They responded with a dry “I do not know.” I asked “Then, what are we going to tell the people?” and they said, “Tell them you do not know; that, too, is an answer.” To me, that was not an answer, that was adding insult to injury. According to UMKE, what they were doing at the field hospital was “reporting the shortcomings they observe” and not answering questions. Yet, UMKE sought answers to their own questions, including whether we volunteered at the field hospital on our own will or were directed by an organisation. Even a foreign emergency volunteer asked me “I understand everything, but what exactly is UMKE doing?” Their presence was puzzling to the foreigners as well as for us, as we did not know their exact purpose, except that they were the tentacles of the government. However, UMKE’s questions continued. Much like these questions, despite the government’s attempts to micromanage, what was missing in the earthquake-stricken region was way too many. First, although there were many hospitals, established by various foreign governments, municipalities, and other organisations, nobody knew exactly what the other hospital had to offer to patients. One said they have tomography, the other refused. The other said they have cardiology services, only for another to point to the third hospital. On top of that, there was a shortage of medication, broken machines or monitors, and an urgent need to coordinate with city hospitals for transferring patients. Hence, the major shortcoming to report was the government’s inability and incapacity to establish a safe and sustainable information network. Therefore, rather than micromanaging, the government should have concentrated on coordinating the information flow among the established hospitals through its existing tentacles. Second, even though the government should have been well-prepared for such disasters, it became evident in the first week of the earthquake that they were entirely ill-equipped, particularly due to the severe shortage of tents. Most of the patients arriving at the hospital also emphasised this urgent need. Therefore, when our field hospital was getting ready to leave, the government, through UMKE, was inquiring whether they would consider leaving behind their tents, medications, and any other available supplies. This approach could have made sense if the government adopted a macro-level coordination strategy to collect necessary supplies and then distribute them to those in need. However, the government was collecting whatever they could that would be given by foreign teams through individual incentives left to the UMKE personnel’s discretion. The government's approach to disaster management that prioritises micromanaging and controlling the ongoing efforts over coming up with higher-level long-term plans for providing more sustainable living conditions manifested itself in the field as a lack of organisation, planning, and coordination. The behaviour of UMKE personnel emphasises this very point. While the UMKE personnel were assigned to "monitor" the ongoing activities and seemingly to show off, there did not seem to be anyone or any teams in charge of replacing the foreign field hospitals with UMKE-operated hospitals once the foreign field hospitals left. As word of mouth was a major source of communication among people in the region under these conditions, and the hospitals’ location had become widely known; an immediate transition to UMKE-operated hospitals at the same sites was a pivotal step that was apparently not taken by the government. With these untaken steps, over six months have passed since the earthquake struck, and many areas in the region still lack access to clean water, let alone proper information provision, tents, and medication. We still do not know exactly how many people died, how many buildings collapsed, or what are the future service provisions for the earthquake-affected region. But, what we definitely know was the micromanagement of everyday politics of an earthquake by the government at the expense of its own people. *Based on my observations during my volunteer work as a translator at a foreign field hospital in the earthquake-stricken region in March 2023.












