top of page
  • Arda Can Özsu

“Antakya’nın kültürel anlamda dışarıdan beslenmesinde can damarı olmuşuz”



Bu röportajla, şehrin uzun yıllar boyunca kültürel anlamda beslenme kaynağı olmuş Ferah Kitabevi’nde soluklanarak 6 Şubat’ın derin izler bıraktığı Antakya’ya gidiyoruz. Mavi Kapı adlı mekanda hep birlikte yemek yiyor, paylaşıyor, dayanışıyor ve “Antakyalılık” üzerine konuşuyoruz. Antakya’nın dün, bugün ve yarınını düşünerek Antakya’da iz bırakan esnaflardan Ferah Kitabevi’nin sahibi, eski Antakyalı Birol Bülent Barutçu’yla Ferah Kitabevi’nin kuruluş hikayesi, Antakya’nın kent belleğin ve kendisinin çocukluğunun ve bugünün Antakyası üzerine sohbet ediyoruz.

 

Röportaj: Arda Can Özsu

 

Antakya’ya değer katan sizin de sahibi olduğunuz Ferah kitabevinden biraz söz edebilir miyiz?

 

1940’lı yıllarda köprü başında dedem Hüseyin’in açtığı bir bakkaliyesi vardı, adı Ferah Gişesi diye geçiyordu. Daha sonra babam evleniyor, amcam evleniyor ve onların bir iş kurması gerektiğinden o bakkaliyedeyken dedemle amcam ürün çeşitliliğini artırmak istiyorlar. Bu kararla birlikte o zaman böylelikle kırtasiye ve kitap işine az da olsa giriyorlar. Arkasından gazete ve dergi bayiliği geliyor. O zamanlar gazeteler Adana’dan İskenderun’a kadar gelir, bizimkiler İskenderun’dan alır getirirlerdi. Bu yıllar 1950’li, 1960’lı yıllardı. O zamanlar trafik açısından yollar çok rahat değil, bu yüzden böyle bir yol seçmişlerdi. Hatta ilk önceleri mesela bir gün önceki gazete ertesi gün gelir, bugün aldığınız gazete dünün olurdu, çünkü bir gün sonradan gelirdi. Ne zamanki gazete günü gününe gelmeye başladı, daha sonra daha az katılım oldu. Çünkü o zamanlar radyo var, televizyon yok, gazete var. İnsanlar sabahı bekler gazeteden öğrenirlerdi haberleri. Gazete almaya gelirlerdi bu yüzden, yani o zamanın interneti diyelim gazete için. İşte 1950’li, 1960’lı yıllarda böylece zor başlayan bir süreçte gazete bayiliği alınıyor, gazete geliyor ve şehir içerisine gazeteyi ilk bizimkiler dağıtıyor. Tamam ticaretini yapmışız ama Antakya’nın kültürel anlamda dışarıdan beslenmesinde can damarı olmuşuz. 

 

Bahsettiğim yıllarda epey zor başlayan gazete bayiliği daha sonra günü gününe dağıtılmaya başlanıyor ve şehir içerisinde değişik bayiler yeni alt bayiler oluşturarak her kesime bu yayınların, yani gazete ve dergilerin daha çok insana ulaştırılması sağlanıyor. Bu da daha iyi bir toplum daha iyi bir eğitim anlamına geliyor. Bu durum babamlara köprü başındaki dükkânın artık küçük gelmesiyle başlıyor ve babamlarla dedem ayrılıyorlar çünkü babam ve amcam dedemden ayrılarak daha büyük bir yere taşınma ihtiyaç duyuyorlar. Hemen ardından kilise altındaki iki dükkâna yerleşiyorlar. Ondan sonrasında Ferah kitap kırtasiye olarak işlerine devam ediyorlar ve ilk adım atılmış oluyor. Ferah ismi ise şuradan geliyor köprü başında olduğu için ferah bir yer olması dedeme bu çağrışımı yapıyor ve oradaki dükkâna bundan dolayı Ferah deniyor. O dükkân hakikaten de çok ferah ve güzelmiş. Bir de o zamanlar martılar uçardı nehir kenarında hatta o martılar amik gölü kuruduktan sonra martılar da gelmez oldu. Tabii bunun bir diğer sebebi de göl gittikten sonra iklimin değişmesiydi.

 

1960’lı yıllarda bu mekâna geçiyor amcam ve babam. Bir süre dedem köprü başında devam ediyor, daha sonra dedem emekliye ayrılıyor. Köprü başındaki yer Ferah Kitabevi’nin bir şubesi olarak devam ediyor. Daha sonra Kırıkhan ilçemizde bir Ferah kitap kırtasiye şubemiz daha açılıyor. Biz o zamanlar Ankara’da, İstanbul’da çıkan tüm dergilerin ve kitapların getirilmesi için çalıştık ve bu yayınların Antakya’mıza, Antakyalılara, Kırıkhanlılara ulaştırılmasına belki de sebep olmuş olduk, evet ticaretini yaptık ama böyle bir şeye de vesile olmuş olduk.


“Ferah kitabevini tüm Antakyalılar bilir, hatta kitabevi Antakyalıların buluşma, konuşma noktası gibiydi”

 

Dolayısıyla birçok insan der ki mesela son bir örnek anlatayım, bir milletvekili, o da Kırıkhanlıdır mesela ve Antakya’da diğer siyasilerle birlikte bizim dükkânın önünden geçerken durdu ve “yahu ben yıllardan beri Ferah kitabevinin müşterisiyim biz oradan aldığımız kitaplarla büyüdük” dedi ve Kırıkhan’da bulunan Ferah kitabevinden bahsetti. Bunun gibi bize çok geri dönüş sağlayan, iyi yerlere gelmiş başarılı insanlar oldu ve o insanlar derler ki biz buradan aldığımız kitaplarla okuduk yani bu konuda bir payımız varsa bizi mutlu eden de bu oluyor. Bunları duymak oldukça hoşumuza gidiyor. Örneğin bir gün ben iş yerimdeyim bir dede yanında kızı ve torunları yani üç nesil geliyor ve üçü de müşterimiz bu da benim için çok güzel ve anlamlıydı. Yani dedesi babamın müşterisi, kızı ise benim müşterim, torunları ise müşteri adaylarımız. Bu sebepten üç kuşağa hizmet vermeye devam ediyorduk, bizler devam ettirmeye çalışıyoruz. Deprem oldu bundan sonrasında iş yerimizi devam ettirmeye çalışıyorduk ki, asrın felaketi bu deprem başımıza geldi. Bundan sonrasında iş yerimizi yapıp bizlere geri verirlerse Antakya’da Ferah kitabevimizi devam ettirmeye çalışacağız. Umarım bu gerçekleşir ve bizler de mutlu oluruz. Bir de Ferah kitabevini tüm Antakyalılar bilir, hatta kitabevi Antakyalıların buluşma, konuşma noktası gibiydi sohbetlerin edildiği ve insanların birbirleriyle buluşma yeri olarak adres verdiği bir dükkân olarak devam ediyordu ta ki bu depreme kadar…

 

Buluşmalar derken yani gelip geçerken soluklanılan bir yer mi yoksa bayağı oturulan da bir yer miydi?

 

Oturma alanımız yoktu fakat çok bilinen bir yer olmasıyla ve isminin konum bilgisi vermek için de kullanıldığını göz önüne alacak olursak güzel muhabbetlere ve buluşmalara on yıllarca bizler de tanıklık ettik diyebiliriz.

 

Ankara’da Dost kitabevi önünde buluşmak gibi…

 

Evet, öyle neredeyse herkes tarafından Saray Caddesi Ferah kitabevi diye bilinirdi. Ayrıca öncesinde de bahsettiğimiz gibi bizlerden oldukça tanıdık isimler de alışverişler yaparlardı, bunun bir sebebi de ürün çeşitliliğimizin oldukça fazla olmasıydı. Çünkü müşterilerden çok duyduğumuz bir diğer şey de mesela biz Ankara’da ve İstanbul’da bulamadığımız kitabı burada buluyoruz gibi cümlelerdi.



Bunu nasıl yapabildiniz?

 

Biz o zamanlar yani ilk önceleri çok satanların dışında insanların ilgisini çektiğini düşündüğümüz kitapları kendimiz tespit ederek getirirdik ve kitabevimizde bulundurmaya özen gösterirdik. Bir de tabii yayın dünyasını yakından takip etmek bizim için önemliydi her ay bunun için İstanbul’a gelirdik.

 

Niçin gelirdiniz? Oradaki ortamı görmeye ve keşif yapmaya mı?

 

Keşif yapmaya gelirdik ve aynı zamanda biten ürünleri almaya da çünkü o zamanlar internet olmadığı için bizler kendimiz gelip keşif yapar ve ürünlerimizi çeşitlendirirdik. O zamanlar kargo bile olmadığından ambarla gönderirdik yani ben dönerdim Antakya’ya aldığım mallar ise sonradan gelirdi.

 

İstanbul’da kitap keşifleriniz için özellikle nerelere giderdiniz?

 

Cağaloğlu’ndaki yerlere bakardık ve orada çeşitlendirmemizi yapardık. Bilhassa kitap konusunda bir müşteri bize sorduğu zaman ve biz yok dediğimiz zaman hemen o kitabı not alırdık ne yoksa onu tamamlamaya çalışırdık. Böyle bir iş geçmişimiz oldu dolayısıyla insanların aradıkları şeyi bulmak için gelecekleri bir kitabeviydik. Örneğin burada kendimden örnek vereyim ilk atlas aldığım zaman hoşuma gidiyordu hep gitmiştir, çünkü ilk atlas alındığı zaman çocukların ilgisini çok çekiyor bence ileriye dönük ve ufuk açan bir şeydir atlas.

 

Evet benim için de atlas öyleydi ufkumu açan bir etkisi olmuştu annem ve babam bana ilk atlasımı aldığında inanılmaz mutlu olmuştum.

 

Evet o zamanlar birkaç kitabevi vardı ama her yerde atlas özellikle de büyük atlas olmazdı. Gazete, dergi onlar da ayrı birer kültürdü ve dergi çeşitliliğimiz de oldukça fazlaydı ve uzun yıllar boyunca bu şekilde devam ettik. Antakya’da kitabevi ve kırtasiyenin birlikte olduğu ilk iş yerlerinden biridir Ferah. 

 

Peki, Ferah kitabevinin çevresindeki esnafla ilişkisi nasıldı? Gözlemlediğim kadarıyla oldukça güzel, dostane ilişkilere ve bir bağa sahipti diye hatırlıyorum.

 

Çok çok çok güzeldi. Antakya’nın en güzel özelliği birçok güzel özelliği var elbette ama ilk beşini söyleyecek olursam biri komşuluk ilişkileridir. Dayanışma ve birliktelik çok önemlidir iyi günde kötü günde hep beraberdik. Aramızda büyük bir bağ ve dayanışma vardı, ki hâlâ var. Yani şu anda mesela komşumuz var, görüşemiyoruz ama hâlâ birbirimizi arıyoruz onlar belki de başka bir şehirde biz İstanbul’da onlar Mersin’de mesela ama iletişimimiz hep devam ediyor.

 

“Birlik, beraberlik, paylaşım ve Antakya mutfağı”

 

Antakya şehir hayatı aslında çok eskiye dayanıyor. Biraz da Antakya kent belleği ve tarihi üzerine konuşalım mı?

 

Antakya’nın çok eski bir yerleşim yeri olduğunu ve medeniyetlerin beşiği konumunda olduğunu biliyoruz. İlk defa sokak aydınlatması Antakya’da olmuş. Bir de bu medeniyetler içerisinde Roma imparatorluğunun Suriye Eyaletine de başkentlik yapmış ve bir değil birkaç büyük depreme tanık olmuştur. Dolayısıyla şu an Antakya’nın altında iki veya üç şehir daha var bu yüzden özellikle depremden sonra Antakya tarihine ışık tutmak amaçlı keşke bir arkeolojik kazı çalışması yapılsa her tarafı olmasa bile çünkü şu an zaten Antakya’nın birçok yeri yıkık dökük durumda bilhassa eski Antakya’da kentte bir kazı çalışması yapılsın çok isterdik. Ben isterim ki eski Antakya gün ışığına çıkarılsın, daha sonrasında bize çok katkı sağlayacak o değerli tarih gün ışığına çıksın ve ön yargılar kırılsın.

 

Aslında dünyada buna benzer örnekler bulunmakta, bu noktada çok önemli bir yere temas ettiğinizi düşünüyorum. Arkeopark diyorlar yani iyi bir kazı çalışmasıyla geçmişteki o şehirleri ve yapılaşmayı gün ışığına çıkararak oraları bir arkeolojik sit alanı haline getiriyorlar ve hem geçmişe temas etmiş hem de günümüzde bunu değerlendirmiş oluyorsunuz bir de yeşil alan kazanıyorsunuz.

 

Evet, hatta bir rivayete göre de dünyanın en büyük hipodromu olduğundan da söz ediliyor Antakya’da. Bundan başka Kurtuluş Caddesi mesela tarihçilere göre ilk aydınlatılan cadde diye biliniyor. Yani eski Antakya olmasa dahi bir iki kazı çalışması yapılarak derine inilmesini isteriz. Mesela deprem öncesinde bir teleferik projesi planlanıyordu fakat sekteye uğradı ve durduruldu. Antakya’nın bu müthiş tarihsel zenginliğinin açığa çıkmasını isterdik. Benim önerim Antakya’nın tarihinin aydınlatılması için birtakım çalışmalar ve araştırmalar yapılmasıdır.

 

Peki, 1939’da Hatay Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması öncesinden Antakya’ya baktığımızda, bunun Antakya kültürüne ne gibi yansımaları oldu sizce?

 

1921-1939 yılları arasında Fransız mandası Hatay topraklarına sahipti ve hükmediyordu. O yıllardaki eğitim Türkçeydi fakat ikinci dil olarak Fransızca öğretiliyordu. Dolayısıyla Fransızca kültürü de annelerimize babalarımıza öğretiliyordu. Hatta bazı insanlar Fransızca konuşuyor hale gelmişti. Mesela benim teyzelerimden ikisi Fransızca konuşuyordu. Bu Batılı eğitim kültürü ve seviyesi bizim eğitimimize kadar sürdü ve devam etti. Bizlerin ilk ve ortaokullarda aldığımız eğitim çok kaliteli ve üst seviyedeydi. Tabii o zamanlar Fransızca yoktu. Ortaokulda biz ikinci dil olarak İngilizce ve Almanca olarak tercihimizi yapmıştık ama o Fransızların verdiği aşinalığımız olan yaşam kültürü o yıllara kadar devam etmişti.

 

Eğitimden söz etmişken, bir de sizin ilkokul deneyimlerinizden konuya bakalım mı?

 

Çok güzel ve seçmiş olsanız bu kadar güzel olamayacak bir sınıfımız vardı. O yıllarda hiçbir arkadaşımızı ayırmazdık. Çok çeşitli etnik kimliklerden arkadaşlarımız vardı. Hatta bizler o zamanlarda Hıristiyan, Alevi, Yahudi, Ermeni gibi tanımlamaları yıllarca hiç dile getirmedik çünkü biz kim Alevi kim Sünni kim Ermeni diye bakmazdık hiç kimse birbirini hangi etnik gruba ait olduğunu zikretmezdi. Daha sonra ben merak edip lise yıllarındayken, şöyle bir ilkokulda kaç kişiydik kimler vardı diye baktığımda çok milletli, çok güzel bir sınıf olduğumuzu tekrar gördüm. Toplamda otuz kişiydik ve sınıfımızda Katolik, Yahudi, Hıristiyan Ortodoks arkadaşlarımız vardı. Sonra zaman geçtikçe azalmalar gerçekleşti.

 

Neden?

 

Bunun birinci sebebi göç, bazı arkadaşlarımız eğitim için İstanbul ağırlıklı olmak üzere yurt dışına gittiler. Diğer bir kısmı ise güvensizlikten gitti, bilhassa 12 Eylül darbesinden önce epey dedikodu çıkmıştı. Bu sebeplerden Yahudi arkadaşlarımızın çoğu İsrail’e, bir kısmı İstanbul’a, bir kısmı da Amerika’ya gittiler. Bu kişilerden bazıları ile teknoloji sayesinde sosyal medya aracılığıyla görüşebiliyoruz. Hakikaten de o dönemde kimse kimseyi araştırmaz ve ayrıştırmazdı. Hepimiz aynı sınıfta ve hepimiz eşittik; hepimiz aynı bayrağın altında yaşayan rahat, mutlu, huzurlu insanlardık. Bunun yanı sıra çok iyi öğretmenlerimiz oldu ve onlardan güzel bir eğitim alma şansımız oldu. Daha sonra ortaokul, lise ve üniversite derken az önce bahsettiğim gibi ayrışmalar, ayrılmalar ve kopmalar oldu.

 

Örneğin 6 Şubat’taki depremde de bu arkadaşlarımızdan bazılarını maalesef kaybettik. Almanya'da yaşayan bir ilkokul arkadaşım vardı, Bişare Maşta onu da maalesef 15 gün önce kaybettiğimizi öğrendik. Bizim okulumuzun olduğu ilkokulun etrafında çok sayıda cami ve kilise vardı. Ben Gazipaşa ilkokulunda okudum ve bu ilkokul daha sonra yıkıldı. Kiliselere, camilere ve havraya yakındı. Teneffüslerde bile biz sınıf arkadaşlarımızın evleri yakın olduğundan onların evlerine giderdik ve Nehi Huri arkadaşımızın annesi mesela reçelli ekmek yapardı. Biz de onunla giderdik kendi kızına yaparken bizlere de verirdi. Bu arkadaşımızı da maalesef depremde kaybettik. Diğer teneffüste de Bişare arkadaşıma giderdik. Onun da ablası çok güzel turşu yapardı ve bizler de öğlene doğru acıkmaya başlayınca aklımız turşuda kalırdı. O teneffüste de hakkımızı turşudan yana kullanmış olurduk. Buradan anlatmak istediğim şudur. Birlik, beraberlik, paylaşım ve Antakya mutfağı. Mesela arkadaşlarla öğlen bizim eve giderdik ve annem yemek yapmış olurdu, gider yemek yerdik. Bunun gibi paylaşımlarla geçti arkadaşlarımla çocukluğumuz. Ondan sonra biz gel zaman git zaman artık kendi kitabevimizde çalışmaya başladık.

 

Bizi çocukluğunuza götürdünüz. Bu çocuklukta yemekle ilgili hatıralar oldukça fazla… Antakya şehir hayatında yemeğin yeri önemli sanıyorum

 

Antakyalıların olmazsa olmazı mezelerdir her öğünde mutlaka meze olur aslında Halep mutfağı da var. Halep, Gaziantep ve Antakya mutfakları birbirlerine çok yakın ve çok benziyor. Bazı yemeklerin ismi bazı yerlerde farklı söyleniyor ama yemekler hemen hemen aynı sadece yemeklerin gramajı ve kullanılan baharatlar değişiklik gösteriyor. Örneğin biz sarma içi deriz insanlar genelde kısır derler. Biz onu bol nar ekşili ve acılı yaparız diğer yerlerde daha beyaz olur. Çiğ köftemiz mesela oldukça acıdır ama Antep’te ise daha baharatlıdır, biz ise etli yaparız. İlk önceleri annelerimiz köftelik taşı derlerdi bir taş olur eti dövecek bir taş olurdu, onunla döver iyice terbiye eder sonrasında üzerinde biberini, salçasını, bulgurunu ve baharatını eklerlerdi. Köftelik taşından öyle yapışan çiğ köfte etli çiğ köfte olurdu. Artık kadınlarımız makinede yapabiliyor köftelik makineleri çıktı, onunla eti çektikten sonra da yapıveriyorlar. Yani dövmeye gerek kalmadan yapılıyor. Mezelerimiz oldukça meşhurdur mesela humusu, bakla ezmesi biz kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeğinde de tüketiriz. Ayrıca kâğıt kebabı ve tepsi kebabı da olmazsa olmazlarımızdandır.

 

Sizin çok sevdiğiniz ve buralarda da özlemini duyduğunuz ve bulamadığınız yemekler var mı?

 

Çiğ köfte, humus, abugannuş gibi yemekler var. Ben yemek kültürümüzün kaybolmasından da korkuyorum. Bizler zeytinyağını bol tüketiyoruz ve kullanıyoruz mesela yumurtayı bile zeytinyağı ile pişiriyoruz evimizde her zaman.

 

Kabaltı’dan Mavi Kapı’ya Antakya’da bir buluşma noktası

 

Kent hafızasını muhafaza edince değerler gerçek anlamda korunuyor. Evet bunun için tat kırımı da olmaması gerekiyor. Yemeklerden söz etmişken bir de topluca bir araya geldiğiniz “Mavi Kapı” adlı mekandan bahsedelim mi?

 

Biz arkadaşlarla sık sık buluşup bir yerlere giderdik akşamları sonra baktık ve kendi kendimize acaba buralardan uygun bir fiyata ev bulabilir miyiz, bir vakıf malı vardı ve fiyatı çok uygundu ilk önce orayı bir arkadaşımız kiraladı. Eski, Antakya eviydi ve avluluydu Mavi Kapı öncesindeki Kabaltı yanında bir yerdi burası. Dolayısıyla biz buraya Kabaltı diyorduk. Sonrasında ise bu şekilde başlamış oldu maceramız. Orada bizler her birimize ve eşlerimize birer anahtar verdik ve orada misafirlerimizi ağırlardık. Eşlerimiz orada sabah kahvelerine giderlerdi, güzel buluşmalar gerçekleştirirdik.

 

Özellikle erkeğe göre tasarlanmış bu dünyada ince ve güzel bir davranış bence çünkü erkeğin kafa dağıtması eğlencesi ve hayatı daha ön plandayken sizler eşlerinize de böylelikle öncelik vermişsiniz aslında birlikte eğlenerek.

 

Evet, Mavi Kapı’daki olayımız böyleydi. Günümüzde de akşamları hep beraber otururduk kimimiz orada şimdiki mezecilerin bulunduğu yerden meze alırız gideriz yemekler yediğimiz ve eğlendiğimiz hoşça vakit geçirdiğimiz nezih bir mekân haline getirmiştik. Çiğ köfte, humus, abugannuş gibi mezelerimizi sofraya koyar, yanlarına da çerez, meyve alır ve otururduk. Bu şekilde değerlendirdiğimiz ilk yer olan Kabaltı’ndaki vakıf malı olan evi aldılar. Sonrasında biz de başka bir yer arayışına girdik ve bir yer bulduk tam yemek yenecek mekânların bulunduğu yerin orta yerinde Mavi Kapı’yı bulduk ve orada on sene neredeyse bulunmuş olduk. Hem bize özel hem de misafir ağırladığımız, özel günlerde de söz, nişan gibi kullandığımız bir yerimiz olmuş oldu. Sonrasında tam üçüncü bir yer arayışına girmiştik ki deprem oldu. Hatta bu arkadaşlarımızdan birisi, bir ev almıştı bunun için ama depremde orası da yıkıldı.

 

Son olarak, söyleşiyi bitirirken söylemek istedikleriniz var mı?

 

Antakya kimsenin dini neymiş, milleti neymiş diye bakmadan aynı sıraya oturduğu bir yer, hâlâ görüşülen bir yerdi. Bu kadar çeşitliliğin olduğu yere uzaktan bakınca bir kere daha fark ettim. Şimdi düşündüğüm zaman çok güzel, değerli ve anlamlı bir hayatımız varmış Antakya’mızda.

 

Antakya üzerine dileklerinizi paylaşıyorum. Tekrar düşüncelerinizi, duygularınızı, şehirle ilgili deneyimlerinizden yola çıkarak kişisel hafızanızı içtenlikle paylaştığınız için teşekkür ederim. Sağ olunuz.

 

Röportaj deşifresindeki desteğinden dolayı Gülsüm Fındık’a teşekkürlerimle.

 

392 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page