top of page
  • Elifsena Biroğlu

“Antakya’nın yeniden inşaya değil, onarılmaya ve iyileşmeye ihtiyacı var”



Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Dr. Tuğçe Tezer, 2013 yılında bir biberli ekmek vesilesiyle tanıştıktan sonra Antakya’yı en önemli ilgi ve araştırma alanı haline getirdi. SALT Araştırma’nın desteğiyle “Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi” çalışmasını yapan Tezer, 6 Şubat depreminden bu yana Antakya için hiç durmadan çalışıyor. Tezer’le Antakya özelinde güncel durumu, Antakya’daki iyileşme sürecini, Antakya’da kent planı yapılırken nelere dikkat edilmesi gerektiğini konuştuk.


Röportaj: Elifsena Biroğlu


Depremden sonra en çok yıkımla karşılaşılan yerlerin başında belki de Antakya bölgesi geliyor. Bu durumun temel sebepleri sizce nelerdir?


Aslında benzer şeyleri korkarım ki, İstanbul da dahil olmak üzere Türkiye’nin birçok şehri için -tabii hayatta kalırsak- konuşacağız. Antakya’yla ilgili bu yıla kadar hep geçmiş dönemleri çalıştım ve 2000’li yıllardan sonrasına hiç ilgi duymamıştım. Doktora tezim de 19. yüzyıldan bugüne kadar Antakya’nın yerleşme tarihine odaklanıyor. Depremden sonra, sorduğunuz soruyu ben de çok fazla düşündüm ve araştırdım. Jeoloji mühendisi ya da inşaat mühendisi değilim, fakat şehir plancısı olarak tüm bu disiplinlerin anlatmak istediklerini asgari düzeyde anlamak üzere bir eğitim alıyoruz. 6 Şubat depremlerini bugün neredeyse “Antakya, Hatay Depremleri” olarak anmamızın sanırım bazı temel sebepleri var. 2000’li yıllardan sonraki dönemde Anadolu’daki pek çok şehirde planlama ve yapılaşma açısından çok problemli zamanlar yaşandı. Örneğin, Türkiye’nin tarihinde yaklaşık 42 tane imar affı içerikli yasa olduğu yazılıyor. Yani, denetimsiz ve mühendislik hizmeti almamış, bu nedenle ruhsatsız olan yapıların ruhsatlı hale getirildiği süreçlerden bahsediyoruz. Duyduğum kadarıyla 2018’de başlayıp 2021’e dek devam eden “imar barışı” sürecinde sadece Hatay’da 90 binin üzerinde başvuru yapılmış. 90 bin yapı demek her yapıda en az 4-5 konut varsa ve her konuta ortalama 3.6 aile büyüklüğünü tanımlarsak, çok büyük bir nüfusa tekabül ediyor. Aslında genel olarak başımıza gelen şeylerin insanın doğayla olan anlamsız mücadelesinden kaynaklandığını düşünüyorum. İnsan tarihsel süreç içinde, bir parçası olduğu doğadan yavaş yavaş uzaklaştı, giderek doğayı bir hammadde ve maalesef tüketme özgürlüğü olan bir kaynak sanmaya başladı. Hatay’daki Amik Gölü ve çevresindeki bataklıkların 1950’lerde başlayıp 1975’te tümüyle kurutulması, buradaki doğa-insan kopuşunun önemli bir örneği. Amik Gölü kurutulduktan sonra ortaya çıkarak Amik Ovası’na eklenen çok verimli ve büyük bir alan, önce parsellenerek tarım alanı haline getiriliyor. Sonra kuruyan gölün kuzey ucuna beton dökülerek, 2007 yılında yapılmış olan Hatay Havaalanı’nı artık hepimiz biliyoruz. Emre Özşahin’in 2010 tarihli makalesine göre burada havaalanı yapılmamalıydı. Özşahin bu nedenleri genel olarak şöyle sıralıyor; öncelikle burada üç önemli fay hattının kesişim noktası, ikinci ve en az ilki kadar önemli olan diğer sebep ise burasının sulak alan, hatta su öğesi olması. Burada suyun hafızası var.


Nasıl bir hafızadan bahsediyoruz?


Akdeniz kıyısında, Amanos Dağları’nın hemen arkasında Antakya’nın da içinde olduğu bir ova sistemi var. Antakya bu ova sistemi içinde sırtını Habib-i Neccar Dağı’na yaslıyor. Bugün bile Habib-i Neccar Dağı’na bakınca üzerinde ince sırt çizgileri görürsünüz. Onlar aslında Antakya’nın tarih boyunca oluşmuş kadim su sisteminin bir parçasıdır. Osmanlı zamanında yağmur suları bu oluklarda toplanırmış, oradan yavaşça kılcal su yollarından aşağı doğru akarmış. Buradan eski Antakya’nın içine, Roma döneminde oluşturulup Osmanlı döneminde korunarak geliştirilen "arıklı yol” sistemine gelen su, bu yolları takip ederek Asi Nehri’ne ulaşırmış. Döneme ilişkin birçok çalışmada, Osmanlı döneminde yağmurlu bir günde Antakya’da yürüyenin ayakkabasına çamur değmediği yazılır. Bunu günümüz kentleri için bile söylemek çok zor. Amik Gölü kurutulurken ekolojik yapısı bozulan Asi Nehri’nin de tabanı çöküyor. Taban o kadar aşağı seviyeye iniyor ki, bugün Köprübaşı dediğimiz mevkide yer alan tarihi Roma Köprüsü’nün ayakları nehrin içinde yukarıda kalıyor. En nihayetinde bu köprü için dönemin koruma kurulu tarafından yıkım kararı veriliyor. Bunun yerine motorlu taşıtlara uygun betonarme bir köprü yapılıyor. Asi Nehri ile Antakya halkının ilişkisi aslında “suya dokunma” seviyesindeyken, yani su kenarına oturup içinde sallarla gezilebilirken, zamanla çevresinin betonlaştığı ve nehrin giderek “uzaktan izlenen” ve doğallığını günden güne kaybeden bir su kanalına dönüştüğünü gözlemliyoruz. O dönemin gazetelerinde Asi Nehri’nin hastalık ve kötü kokular saçtığına dair haberler yer alıyor. Ama Asi Nehri’nin başına gelenler, insan eliyle yapılan şeyler. İşte bu dönemde su ve insanların arasındaki organik ve doğrudan ilişki de büyük zarar görüyor. Asi Nehri’nin, kıvrımları olan organik bir nehir iken, artık sadece bir su kanalına dönüştüğü bu süreçte, kanalın her iki tarafı da toprakla doldurularak elde edilen zemin üzerinde yapılaşma başlıyor ve nehrin en kesiti iyice daralıyor. Biz depremden sonra Antakyalı Harita Mühendisi Kenan Kantarcı’nın ortofoto çalışmalarında, su kenarındaki yapıların nasıl yıkıldığını görüyoruz. Aynı süreçte, Amik Gölü’nün neredeyse ortasında yapılan havaalanının pistinde ve ona ulaşan yolda meydana gelen kırılmaların nelere sebep olduğunu gördük.


Hatay’ın “büyükşehir” olması bu süreci nasıl etkiliyor?


2012 yılında Hatay’ın “Büyükşehir” statüsüne geçmesini takiben, 2014 yılında yapılan seçimden sonra büyükşehir belediyesi burada faaliyete geçiyor. Normal koşullarda planlama mevzuatımız gereği bir yer büyükşehir olduğunda öncelikle bir çevre düzeni planı süreci yaşanması beklenir. Planlama sürecinde öncelikle sosyal, fiziksel, ekonomik, kültürel, doğal nitelikler vb. tüm temaların dahil olduğu, yerleşilebilirlik analizinin de dahil olduğu bütünsel ve güncel bir analiz çalışması yapılır. Bu analizler doğrultusunda sentez yapılır ve sentezin işaret ettiği konular ışığında plan kararları oluşturulur. Fakat 2014’ten önce Antakya ve çevresinde belde ve köy statüsünde olan tüm yerleşim birimleri, büyükşehir statüsüne geçilmesiyle birlikte mahallelere dönüşüyor. Belde belediyeleri döneminde beldeler için Belde Belediyeleri’nin, köyler içinse İl Özel İdaresi’nin yaptığı imar planları bulunuyor. Fakat bu planlarda, doğal alanlar üzerinde yüksek katlı yapılaşma kararlarının olduğunu biliyoruz. İşte Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin kurulmasının ardından yapılan Çevre Düzeni Planı, yukarıda bahsettiğim bütünsel analiz-sentez süreçleri ve onları takiben plan kararlarının üretildiği bir süreç yerine; önceki dönemde yapılan imar planlarının sayısallaştırılarak bir araya getirildiği ve uyumlulaştırıldığı bir süreçle hazırlandı. Öte yandan zeytinlikler, alüvyal zeminlerin yanı sıra Hüseyin Korkmaz’ın 2006’da yayınladığı Antakya zemin mukavemet haritalarında, Antakya’nın bugünkü (deprem öncesi) yerleşik alanının tamamının zemin niteliği açısından “az sağlam, zayıf ve en zayıf zemin” üzerinde kurulu olduğunu görüyoruz.


Bu konuda denetim nasıl?


Antakya’da aslında her aşamada bir denetimsizlik söz konusu. Normalde yapı denetimi sisteminden beklediğimiz şey, bir yapının yapım aşamalarının, yapım tekniği ve kullanılan malzemelerin incelenmesi, denetlenmesi, bu doğrultuda ruhsat süreci tamamlanarak onay almasıdır. Ama Antakya’da maalesef bu süreçler yeterince iyi işlememiş. Ayrıca kentsel dönüşüm dediğimiz mesele, Antakya’da depremselliği ve afet riski yüksek olan alanlarda ne yazık ki bir türlü uygulanmadı. Yıkımın temel nedenleri arasında; yerleşime uygun olmayan zemin üzerinde yapılaşılmış olması, doğru mimarlık ve inşaat tekniklerinin kullanılmaması, uygun malzeme kullanılmaması, denetim mekanizmasının düzgün şekilde işlememesi, yapı inşa edildikten sonra yapının içerisinde -kolonların kesilmesi gibi- değişiklikler yapılması gibi nedenler yer alıyor. Doğa aslında bize sonsuz bir anlayış vaat etmiyor. Ona istediğimiz her şeyi yapıp karşılık olarak en iyisini yapmasını bekleyemeyiz. Deprem bir doğa olayı, doğru. Fakat bir doğal afete dönüşmesi için insana ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla Antakya’da depremin bu kadar yıkıcı gerçekleşmesinde faili doğada değil, insanda aramalıyız. Biz Antakya üzerine çalışanlar, Antakya’da yaşayan insanlar ve kenti yönetenler, buranın depremselliğini her zaman biliyorduk.


“Yeniden inşa” ve yeniden bir mekanı planlama ne anlama gelir?


Genel anlamda, “yeniden inşa” demek aslında o yerin tamamen yıkılmış olması anlamına geliyor. Bir şeyi yeniden inşa etmek, yeniden kurmak demek, bir kent parçasının mevcut durumunun, iyileşmesinin mümkün olmayacak kadar yıkılmış olması demek. Bu açıdan ben Antakya’da gerçekleşecek sürece “onarım” ve “iyileşme” demeyi tercih ediyorum. Bu süreçte farklı tercihler, yaklaşımlar söz konusu olabilir. Eskisine benzeyen bir yeniden inşa veya eskisiyle biçimsel olarak benzemeyen ama tarihsel bazı bilgileri taşıyarak teknoloji ile yeni bir mekan inşa etmek gibi yaklaşımlara tarihte rastlanıyor. Bir yeri “yeniden planlamak” dediğimiz mesele de depremden sonra sıklıkla sadece “barınma alanlarını inşa etmek”ten ibaret gibi algılanıyor. Aslında barınma alanları, bir şehrin planlanması dediğimiz toplamın sadece küçük bir bölümünü oluşturur. Bu sadece bir başlangıç noktası olabilir, çünkü yerleşik nüfusu olmadan bir kent olmaz. Barınma alanlarıyla beraber bütün ulaşım sistemi, erişilebilirliği sağlanmış sosyal tesisler, kentsel alt yapı alanları, sağlık ve eğitim tesisleri, çalışma alanları, doğal alanlar gibi bileşenlerin tamamı, aslında planlamanın ve yeniden planlamanın parçalarıdır. Konumuz Antakya’ya gelince, ben depremden sonra hiç “yeniden inşa” ifadesini tercih etmedim. Antakya’nın fiziksel, sosyal ve kültürel katmanlarıyla tümüyle yıkılıp, yok olduğunu kabul edebilmemiz mümkün değil. Depremden sonra sağ kalmayı başarabilmiş, pek çok yakınını, ailesini, komşusunu kaybetmiş bu güzel toplumun yaşama mekanı olan kadim Antakya kentinin yıkılıp yeniden inşa edilmeye değil, rehabilite edilmeye ve onarılmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Onun için “Antakya’nın yeniden planlanması” dediğimiz meselede, tanımı böyle yapmayı tercih ediyorum ve herkese öneriyorum.


Antakya’da gerçekten ruhuyla, tarihiyle, kültürüyle “aslına uygun” bir yeniden inşa mümkün mü? Taş binaları, avlulu evleri, eski caddeleri, Antakya’yı eskisi gibi görmek yeniden mümkün olacak mı?


Buradaki “aslına uygun” ifadesi depremden bugüne kadar olan süreçte beni de çok düşündürdü. Yakın arkadaşım, Mimarlar Odası Hatay Şube Başkanı Mimar Mustafa Özçelik’in önemli bir sorusuyla bunu düşünmeye başladım: “Aslına uygun, tamam; fakat hangi aslına?” Antakya’nın aslı nedir? Buna kafan yoran çok kişi var ve aslında Antakya, herkes için başka dönemsel katmanlar üzerinden bambaşka anlamların yüklenebileceği bir yer. Mesela benim için Osmanlı son dönemi, Fransız dönemi, Erken Cumhuriyet dönemi son yıllarda en çok düşündüğüm dönemler. Fakat yarın Roma dönemine hayran olduğumu fark edebilirim, zaten Antakya pek çok insana bu çok katmanlı düşünce olanağını sağladığı için de çok özel bir yer. Durum böyle olunca, Antakya’da “aslına uygun” bir onarım süreci hem çok zor hem de bir mecburiyet halini alıyor. Evet, bence bu yapılabilir. Yapılabilmesi sürecinin en önemli parçası, “Antakyalı” dediğimiz o güzel nüfus. Depremden sonra beni pek şaşırtmayan ama çok etkileyen bazı şeyler oldu. Depremden hemen sonra Antakyalılar çeşitli gönüllü platformlar oluşturdular ve çok sayıda insan elini Antakya için taşın altına koymak üzere bu gruplara katıldı. Önceden de Kurtuluş Caddesi’nde yürürken birçok dernek tabelası görürdük, bunların hiçbirinin boş yere kurulmadığını depremle beraber tekrar anladık. Kadim dönemlerden itibaren Antakya halkı kültür ve sanatı gündelik hayatlarına dahil edebilmiş, çok katmanlı ve çok kültürlü bir nüfus olmayı başarmış. Gerek yemekleri gerek zanaatlarıyla Antakyalılar yüzyıllar içinde aşama aşama kurulan güzel bir sistem içinde yaşıyordu. Antakya’nın aslına uygun iyileşmesi, aslında tüm bunların 5 Şubat’taki haline bir daha yıkılmamak üzere döndürülebilmesi demek bence. Bir daha yıkılmamak üzere dayanıklı olarak yapılabilmesi, modern dönemin bize sunduğu imkanlarla artık mümkün. Dünyada artık tarihi dokunun sağlamlaştırılmasında, sürdürülebilir hâle getirilebilmesi süreçleri için birçok teknik geliştirildi. Hatta bu teknikler, antik dönem taşlarının aynı görünümle daha dayanıklı halde üretilmelerini dahi sağlayabiliyor.


Peki, ne olduğunda Antakya iyileşmiş olacak?


Örneğin benim için, Affan Kahvesi’ne girdiğimde hep aynı masada oturan fötr şapkalı amca eğer yine aynı sandalyede oturabiliyorsa, işte o zaman Antakya iyileşmiş olacak. Kendisi hayatta mı, temsil ettiği her şey yaşıyor mu, bunları maalesef bilmiyorum. Fakat Antakya’yı sadece fiziksel bir mekandan ibaret sanmanın, belirli bir tarihsel döneme sıkıştırmanın herhangi bir gerçekliği olmadığını düşünüyorum. Onarım ve rehabilitasyon sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için enkaz kaldırma çalışmalarının da daha iyi bir şekilde ilerletilmesi gerekiyor. Kültür mirasının parçası olan yapıların enkazı kaldırılırken daha kolektif kararlar alınabilmesi, belirli bir süreç sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığı Deprem Bölgesi Kültürel Miras Bilimsel Danışma Kurulu ve Antakya Kentsel Sit Girişimi’nin çağrılarına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın olumlu yaklaşmasıyla mümkün oldu. Keşke bu en baştan yapılabilseydi. Antakya yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın ortak bir değeri. Dolayısıyla burası, acelenin ve zaman baskısının mekanı değil. Yerel halkın dahil edilmediği bir sürecin sonunda, evet, yine bir Saray Caddesi yapılabilir ama o artık bizim Saray Caddemiz olmaz; sadece bir cadde olur. Antakya’da sanki depremden önce her şey yolundaymış gibi davranmanın, pek çok açıdan bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Depremi bir afete, bütünsel bir krize çeviren adımlar, sorumluları kabul etmese de maalesef depremden önce atıldı. Antakyalılar yıllarca doğal alanların yok edilmesini izlediler; karşılarındaki zeytinliklerin dev rezidanslara dönüşmesi, Asi Nehri’ne artık dokunamamak da bunlara dahil. Bu hatalarla yüzleşmek, bunlardan ders çıkarmak, Antakya’nın deprem bölgesinde olduğunu artık kabul etmek ve bu farkındalıkla adımlar atmak gerekiyor. Tarihi dönemlerdeki depremlerinden ders çıkararak, bugünün teknolojisiyle beraber “aslına uygun”, kültürüyle, doğasıyla, insanlarıyla, gündelik yaşam alışkanlıklarıyla, sosyal ve fiziksel eşsiz dokusuyla yeniden ayağa kalkacağına tüm kalbimle inanıyorum.



Tuğçe Tezer


Antakya’daki yeni yerleşim alanları nasıl kurgulanmalı? Gelecekte ne gibi değişimler söz konusu olabilir?


Depremden sonra artık geleneksel planlama metotlarının Antakya ve deprem bölgesinin geri kalanında bize yetmediğini söyleyebiliriz. Antakya’nın tarihi merkezi en sonuncusu 1872’de olmak üzere defalarca depremlerle yıkıldı. Amik Ovası’nın güneyi ve Asi Nehri’nin batısındaki Antakya Ovası, konuya dair birçok araştırma ve rapora göre yerleşilebilirlik açısından zayıf bir zemin sunuyor. Nehrin doğusu ise en zayıf zemin niteliğinde. Fakat öte yandan, artık 2023 yılındayız ve tüm dünyada farklı yapılaşma teknolojileri gelişmiş durumda. Normal koşullarda bir planlama süreci yürütülürken, o kentin demografik yapısını anlamak üzere belirli analizler yapılır. Fakat Antakya’da şu anda böyle bir çalışma yapmak mümkün değil. Bunun sebeplerinden biri, mevcut nüfusu belirlemenin şu anda deprem sonrası büyük göç hareketi ve nüfusun depremde kaybettiğimiz parçası sebebiyle çok zor olması. Nüfusun eğitim, sağlık hizmetlerine erişim, gündelik yaşam pratiklerini gerçekleştirmek gibi temel ihtiyaçlarını karşılaması için uygun koşulların oluşmaması, nüfusun burada kalmasını zorlaştırıyor. Bu durumda Antakya’nın nüfus projeksiyonunu yapmak için, yalnızca Antakya’ya bakmak yeterli olmuyor. Örneğin, bu süreçte Arsuz’un nüfusu en az 4-5 kat çıkına çıktı. Mersin, Adana, Ankara, İzmir, Antalya gibi şehirler Antakya ve Hatay’dan büyük bir göç aldı. Durum böyle olunca, bir geçiş dönemi planlanarak öncelikle başka şehirlere gidenlerin geriye dönüşlerinin sağlanması gerekiyor. Dolayısıyla, esnek bir planlamaya ihtiyacımız var. Çünkü, şu anda göçle gitmiş olan pek çok insan aslında rahat, sağlıklı, güvenli bir şekilde yaşayabileceği, depremden önceki işini yapabileceği imkanı bulduğunda, Antakya’ya geri dönmek için bekliyor. Fakat havasında sürekli enkaz kaldırma ve yıkım süreçlerinden kaynaklı asbest ve silika tozunun dolaştığı bir kente insanların dönmesi çok zor. İlhan Tekeli ve Mustafa Özçelik’in farklı zamanlarda önerdikleri bir süreç var: “Depremden sonraki akut dönemi atlatmak için, 15-20 günlük süreyi geçirmek için çadır ve konteyner alanları organize edilmeli, ikinci dönem olarak geçici barınma alanlarının (daha sonra başka işlevler için de kullanılabilecek şekilde) prefabrik konutlar –günümüzde tiny house olarak bilinen konut tipine yakın şekilde, özel mutfağı ve banyosu olan evler– olarak tasarlandığı mekanlar ve üçüncü dönemde ise kalıcı planlama.” Haneler için mahremiyet alanlarının sağlanması kadar, sosyalleşme ve komşuluk mekanlarının da sağlanması önemli, çünkü bahsettiğimiz yer Antakya. Sosyal yaşam burada en az hane içindeki yaşam kadar önemli.


Bu anlamda şu anki durum nedir?


Şu anki duruma bakılınca, geçici yerleşim mekanlarının büyük ölçüde verimli tarım alanlarının üzerine kurulduğunu görüyoruz. Eğitim ve sağlık tesislerinin de büyük bir bölümü yıkıldığı için, yeni işlev alanları yine tarım alanları ya da sel ve benzeri afetler açısından pek güvenli olmayan alanlarda kurgulandı. Zeytinlikler, sahillerin yanı sıra planlama eğitiminde öğrencilerimize “yapılaşmaya açılmaması, doldurulmaması gerektiğini” öğrettiğimiz vadilerin önemli bir bölümü, moloz döküm sahasına dönüştü. Böylesi bir süreçte, planlama kaçınılmaz olarak aksıyor. Halbuki, Antakya’da sürdürülmeye değer çok ciddi bir narenciye, zeytincilik, zeytinyağı, zeytin ve defne yağı sabunu gibi ekonomi alt sektörleri var. Bütün bunlara ek olarak, depremden sonra nüfusun önemli bir kısmının ampute olduğunu, dolayısıyla “engelsiz bir kent planlaması”nın mecburiyet olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Dolayısıyla, Antakya’da planlama yapmak asla kolay bir iş değil. Bu, çok katmanlı bir iş; tıpkı Antakya’nın kendisi gibi. Ama ben bunun hiç imkansız olduğunu düşünmüyorum. Yerel halkta büyük ölçüde kentin aynı yerde kurulup onarılmasını isteyen ve benim de saygı duyduğum bir irade var. Fakat bugün, bazı bilimsel veriler farklı teknik tespitleri kesin olarak işaret ederken, bunları mutlaka önemsemeliyiz. Örneğin, tarihi binaların restorasyonunu -eğer finansal olarak karşılarsanız- depreme dayanıklı olarak yapmak mümkün. Asi Nehri’nin doğusu ve Affan Mahallesi’nin kuzeyinde kalan Dağ Mahallesi, Antakya merkezi dediğimiz alanda en az yıkımın olduğu alanlardan biri. Zemin uygun olduğunda, fay hattına yakın olsa dahi böyle bir yapısal dayanıklılık mümkün demek ki. Tıpkı Habib-i Neccar Dağı’nın içindeki bir mağara kilisesi olan St. Pierre Kilisesi’nin dayanıklılığı gibi. Yani, Dağ Mahallesi’nin konutlarını mevcut nüfusu için nitelikli konutlardan oluşur bir hale getirmek ve aynı nüfusu orada barındırmak, mutlaka yapılması gereken bir şey. Ama az önce bahsettiğimiz “kentsel sit alanı” dediğimiz merkezde, kültür, turizm ve ticaret mekanlarının yanı sıra, konut fonksiyonu -gerekli tedbirlerin alınması şartıyla- mutlaka sürmeli. “Antakya” dediğimiz ve pek çoğumuzun hayran olduğu “şey”, tamamen kendi doğal akışı içindeki gündelik yaşamıyla, onun gelen “ziyaretçileri” kendiliğinden içermesiyle ilgili bir şey. Eğer merkezi konuttan tamamen arındırıp sadece turizm bölgesi haline getirirseniz, bu sürecin sonunda yapay bir mekanla karşı karşıya kalırız. Antakya’nın tarihte en az yedi kez yıkılıp aynı yerde kurulması, insanlarının bu “yere bağlılığı” açısından oldukça fazla şey söylüyor. Günümüzün yapılaşma teknolojisiyle beraber kentsel mekanın yeniden ve dayanıklı, dirençli olarak kurgulanabileceğini düşünüyorum ve teknik raporlardan da bunun mümkün olduğunu okuyorum.


Antakya’da kent belleğini oluşturan başlıca kamusal mekanlar hangileriydi? Bu yapılar için rehabilitasyon sürecinde özellikle neler yapılmalı?


Antakya kent merkezi, eski Antakya ve nehrin batısında kalan yeni Antakya denilen iki kısımdan oluşuyor. Bu iki kısım Köprübaşı olarak bilinen bir odak noktasında birbirine bağlanıyor. Köprübaşı, Fransız döneminde dairesel bir meydan halini almaya başlayan ve erken Cumhuriyet döneminde mekansal organizasyonu büyük ölçüde tamamlanan çok güzel bir kamusal mekanlar bütünü aslında. Bu bölgenin batı yakası, çoğunlukla kamu yapılarıyla, örneğin Antakya’nın prestij yapılarından PTT binası, yakın geçmişte eski yapının izleri takip edilerek yeniden yapılan Antakya Ticaret Odası, Eski Müze, Meclis Binası, Adalı Konağı ve Büyük Park da denen Atatürk Parkı tanımlanıyor. 1975 yılına dek bu alanda Köprübaşı’na ismini veren bir Roma Köprüsü de varmış. Nehrin doğusunda ise Ulu Cami, Uzun Çarşı ve Habib-i Neccar Dağı’yla çok güzel bir doku bütünlüğü söz konusu. Bu kısa özetten sonra tekrar kamusal mekan ve kent belleği ilişkisine dönersek, burada temeli tabii Köprübaşı oluşturuyor. Biraz kuzeyinde kalan, yerelde Valigöbeği olarak bilinen ikinci bir meydan var. Bunlara ek olarak, Antakya kent dokusunun yine kuzey-güney yönünde dik keseni olan Kurtuluş Caddesi ve Kurtuluş Caddesi ile Asi Nehri arasında açılı konumlanan Saray Caddesi de önemli kamusal mekanlar arasında yer alıyor. Asi Nehri kenarındaki yürüyüş yolları da, kentin kamusal hayatı için önem taşıyor. Tüm bu toplam aslında kamusal mekanlar silsilesi gibidir, diyebilirim. Saydığımız noktalar kent belleği açısından çok büyük önem taşıyan, Antakya’nın somut kültürel mirasının taşıyıcı unsurlarının bir kısmını oluşturuyor. Tabii ki tüm dini yapılar, Uzun Çarşı, Trajan Su Kemeri gibi farklı tarihsel dönemlerden günümüze taşınan diğer parçalar da bu eşsiz mirasın tamamlayıcıları. Bahsettiğimiz mekanların çoğunun Antakya kent merkezinde yer alması, kültür mirasının bu alandaki önemini de ortaya çıkarıyor. Şu anda bu yapılar için, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün başladığı büyük ölçekli bir restorasyon süreci söz konusu. Hatta bildiğim kadarıyla, Meclis Binası, Adalı Konağı, Ulu Cami ve Habib-i Neccar Camii’nin restorasyon süreci başladı. Uzun Çarşı için farklı bir proje ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından sürdürülüyor. Köprübaşı ve Kurtuluş Caddesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tasarım sürecinde olduğu bir kentsel tasarım projesi sürecinin başladığı haberi de yakın zamanda açıklandı. Örneğin, Kurtuluş Caddesi’nin yaklaşık 11 metre altına inerseniz, Roma Dönemi’nin Herod Caddesi’ne ulaşırsınız. Habib-i Neccar Camii’nin altındaki katmanların ise ilki bir kiliseyken, onun bir alt katmanının bir pagan tapınağı olduğu biliniyor. Burası, Antakya’nın çok katmanlılığının iyi bir örneği. Antakya’da sosyo-kültürel belleğin taşıyıcısı olan buna benzer birçok alan mevcut. Kamusal mekanların neredeyse tamamı, Antakyalıların gündelik hayatlarının doğrudan bir parçası olmuş yerler. Mesela, çarşı kompleksini sadece bir ticaret alanı olarak da görebiliriz ama bütüne bakınca tüm kiliseleri, sinagogları, camileri, çeşmeleriyle beraber Antakya’da çarşılar da kamusal mekanlar. Bu mekanların ayağa kaldırılmasının depremden sonra Antakya’nın iyileşme sürecinde çok büyük rol oynayacağını düşünüyorum. Kültürel mirası oluşturan yapıların restorasyon süreçlerinde depreme dayanıklı hale getirilmeleri ve gerçekten özgün yapısına uygun olarak onarılmaları, artık kent belleği açısından eskisinden daha da önemli. Burada Affan Kahvesi, Liwan Otel, Çankaya Otel, Antik Beyazıt Otel, Ata Koleji, Ehliddar Kafe, Asia Cafe gibi yapılardan da bahsetmek gerekiyor. Çünkü tüm bu yerler ve kent hayatının doğal bileşenlerinin pek çoğu, aslında kültür mirasının bir parçası halini alıyor. Fakat tüm bu mekanların fiziksel olarak onarılmasının yanında kiliselerin, sinagogların ve camilerin cemaatleriyle beraber iyileştirilmesi gerekiyor. Bu insanların tekrar Antakya’da var olabilmesi, yaşamlarını sürdürebilmesi için yapılacak her şeyin, süreçteki aktörlerin üzerindeki tarihi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Depremden hemen sonra yaşadığımız en büyük problemlerden biri, Antakya’nın tek merkezli bir kent olarak işlemesinden kaynaklandı. Tüm Antakya’nın altyapısının, sadece Kurtuluş Caddesi ve Köprübaşı’ndan ibaret bir kent söz konusuymuş gibi kurulmuş olması, hızın çok önemli olduğu, hareketin en acil olduğu zamanda diğer ulaşım yollarının tıkanmasına yol açtı. Çünkü bu tek merkezde trafik tümüyle kilitlendi ve kentin farklı yerlerine ulaşması gereken ambulansların dahi yolu kapandı. Bu nedenle, şu anda yapılmakta olduğunu farklı toplantılar vesilesiyle öğrendiğimiz Hatay Master Planı’nda, benim olumlu olduğunu düşündüğüm önemli birkaç öneri var. Kentin tüm doğal su sistemlerinin açılması ve eski su hatlarının üzerinde ve Asi Nehri’nin iki kenarında, belirli bir alan üzerinde yapılaşma olmaması kararını çok olumlu buluyorum. İlaveten, tek merkezli bir Antakya yerine çok merkezli bir Antakya planlayarak, acil durumlarda ulaşım yollarının tekrar tıkanmamasını organize etmek çok önemli. Farklı idari ve kültürel işlevlerin Köprübaşı’nda tarihsel kimliğin parçası olan tüm yapıların korunması koşuluyla söz konusu alt merkezlere dağıtılması iyi olabilir. Eğer Valigöbeği ve diğer merkezi alanlara bu bölgedeki yoğunluk taşınabilirse ve modernize edilmiş, erişilebilirliğin sağlandığı yollar ve tekniklerle bu sağlanabilirse, Antakya’da sorunsuz işleyen ve olası bir afet durumunda yerel halkın korunmasını sağlayan bir kentsel sistemden bahsetmek mümkün olur.


Antakya’da kent dokusunu düşününce aklımıza gelenlerden biri de ekolojisi oluyor. Enkaz kaldırma esnasında çevre olumsuzluklardan etkilendi. Peki, bundan sonrası için ekoloji ve çevre konusunda neler yapmalıyız? Rehabilitasyon sürecinde doğa, hayvanlar ve tarım için bölgede neler yapılmalı?


En başından beri Antakya’nın depremden sonraki iyileşme sürecinin kültür mirasıyla, gündelik hayatın yeniden aynı şekilde yaşanabilmeye başlamasıyla ve tarımsal üretimle olabileceğini düşünüyorum. Önce doğanın başına insan eliyle çok kötü şeyler geldi, deprem de bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak bu kadar yıkıcı oldu. Depremden sonra ise enkaz kaldırma süreçlerinde doğa, tekrar tekrar ve farklı şekillerde yıpratılmaya devam etti. Moloz dökümü için sahillerin, kuş cennetinin, vadilerin ve tarım alanlarının moloz döküm sahası haline geldiğini biliyoruz. Aslında, şehircilik biliminde vadilerin boş bırakılması özellikle önemlidir, çünkü kentin, doğanın ve nüfusun nefes alma yerleridir. Fakat Antakya ve Hatay’da artık pek çoğunun birer moloz tepesine dönüşmesini izledik. Üstelik henüz orta hasarlı binaların yıkımına bile başlanmadı. Ağır hasarlı ve kendiliğinden yıkılmış binaların molozları bile doğa ve yerel halk açısından çok yıkıcı, yıpratıcı ve halk sağlığı açısından tehlikeli oldu. Öncelikle doğa içerisindeki bu moloz alanlarının rehabilitasyonunun sağlanması çok önemli. Bu süreçte tarım alanlarının başına gelen bir başka şey de geçici barınma alanlarının bu alanların üzerinde kurulması oldu. Bu süreçte tarım alanlarının üzerine ince bir beton örtü serilip, bu örtünün üzerine konteynerler yerleştirildi. Bu sorunlar kısa-orta vadede, bahsettiğimiz verimli tarım alanlarının artık verimsiz topraklara dönüşmesine yol açacak. Bunun Antakya ve Hatay için çok önemli bir risk oluşturduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla tarım alanları konusunda hızlı bir tespit yapılarak bir rehabilitasyon süreci planlanmalı ve ciddi bir denetleme mekanizması kurularak işletilmeli. Ayrıca tarım alanlarının pek çoğunun geçici barınma alanlarına dönüşmesinde hasat dönemleri gözetilmedi. Halbuki Hatay, 2017-2018 yıllarında Türkiye’nin tarımsal üretiminin yaklaşık %13’ünü tek başına karşılayan bir yer. Burada halk aynı zamanda çok net bir ekonomik zorluk içerisinde. Özellikle de kırsal alanda yaşayan ve çiftçilikle uğraşan insanlar için önemli bir gelir ve üretim alanı kaybı söz konusu, buradaki yanlışların da acilen düzeltilmesi gerekiyor. Toprak eğer rehabilite edilirse, şu anda hala verimli bir hale getirilebilir. Diğer yandan, bildiğiniz gibi Mileyha Kuş Cenneti depremin hemen ardından moloz döküm sahası olarak kullanıldı, fakat itirazlar üzerine temizlendi. Tüm deprem bölgesi gibi Antakya’da da sokak hayvanlarının depremden sonra yaşadığı büyük sorunlar var. İnsanlar maalesef burada çok büyük kayıplar verdiler, ancak deprem sadece insanları kayba uğratmadı. Sağlıksız yapısal çevrenin oluşmasında hiçbir sorumluluğu olmayan hayvanlar da can ve uzuv kayıpları yaşadılar. Onların durumu için de çok ciddi bir dayanışmaya ihtiyaç var. Bu açıdan “Dört Ayaklı Şehir” grubunun deprem bölgesindeki çabasını çok önemsiyorum. Ayrıca, Antakya’da tarım ve zanaat beraber gelişmiş, birlikte işleyen alanlar. “Hatay Sarısı” dediğimiz ipeği üreten özel bir ipekböceği türünün molozlar yüzünden büyük ölçüde hayatını kaybettiğini biliyoruz. Bu konuda, yakından tanıdığım Defne Apollon İpekçilik’i, doğayla uyumlu üretim süreci yaklaşımlarını, “Hatay Sarısı”nı onarabilmek için nasıl çaba sarf ettiklerini biliyorum. Keşke süreçteki tüm aktörler doğaya yerel üreticiler gibi hassasiyetle yaklaşabilse. Antakya’da eğer bütünsel bir iyileşme istiyorsak, kır ve kent hayatının bütünsel işleyişinin anlaşılması, içselleştirilmesi ve sürdürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Sorunuz için yine çok teşekkür ederim, çünkü bu konu gerçekten iyileşme süreci için çok önemli. Depremden sonra Antakya’dan bahsederken sadece kültür mirasını konuşmakta, sorunun bütününü kavramaya engel olan bir problem olduğunu düşünüyorum. Antakya’da koca bir hayat vardı ve yine var olacak. Bu da ancak yerel halkın tüm süreçlere dahil olduğu, bütünsel bir bakış açısı geliştirmekle mümkün.

322 görüntüleme

Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page