top of page
  • Emre Can Dağlıoğlu

Soyukaya: “Sur’daki süreçlerin tarihi Antakya’da uygulanmasına izin verilmemeli”

Güncelleme tarihi: 5 Eyl 2023



6 ve 20 Şubat depremleriyle birlikte Antakya’nın tarihi merkezi büyük ölçüde yıkıldı. Bu yıkım, tarihi ve kültürel yapıların yanı sıra bu bölgedeki yaşamı da vurdu ve yeniden inşa ve yerleşme tartışmalarını beraberinde getirdi. Yeniden inşa konusunda verilen ‘bir senelik’ süre ve 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin verdiği olağanüstü haklar, birçok insanın aklına Diyarbakır’ın tarihi merkezi Suriçi’nde 2015 yılındaki çatışmalı sürecin ve ardından izlenen yeniden yapım sürecini getirdi. Sur’daki sürecin nasıl yaşandığının birinci elden tanığı olan eski Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Mirası Alan Başkanı Arkeolog Nevin Soyukaya’yla bu bölgede neler yaşandığını, ‘Yeni Sur’un nasıl insansızlaştırıldığını, tahrip edilen kültürel mirası ve yaşananlardan Antakya için alınacak dersleri konuştuk.


Röportaj: Emre Can Dağlıoğlu


‘Sur’da 7 bin yıldır kesintisiz yaşam vardı’


Sur dönüştürülmeden önce nasıl bir yerdi?

Diyarbakır, eski kent merkezinde yer alan Amida Höyük’te M.Ö. 5000’de kurulmuş ve kurulduğu yerde gelişip büyüyerek aralıksız bir yaşamın merkezinde yer almıştır.  Burası 7 bin yıldır farklı kültürleri, dinleri, dilleri bünyesinde barındırarak, kentsel tarihin gelişimini ve geçmiş birikimini tüm evreleriyle ve günümüze ulaşan kültürel değerleriyle izleme olanağını sunar. Tıpkı Antakya gibi derinlikli tarihi, kesintisiz yaşamı, çok kültürlü yapısıyla günümüze ulaşan ender kentlerden biri. Diyarbakır’ın tarihi merkezi olan Suriçi, 1988 yılında kentsel sit olarak tescillendi ve 147’si anıtsal, 452’si sivil mimarlık örneği olmak üzere toplam 599 adet tescilli taşınmaz kültür varlığına sahipti. Temmuz 2015’te Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı, UNESCO dünya mirası olarak tescillendi. Suriçi de dünya miras alanının tampon bölgesi olarak tescillenmiş oldu.l

Yıkım süreci ne zaman gerçekleşti?

Dünya mirası olarak tescillendikten iki ay sonra Suriçi’ndeki altı mahallede Eylül-Aralık 2015 tarihleri arasında toplam altı defa sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bu mahalleler ablukaya alındı, burada ağır çatışmalar yaşandı. Mart 2016’da alanda operasyonların tamamlandığı kamuoyuna duyuruldu. Çatışmalar bitmiş olmasına rağmen alanda sokağa çıkma yasakları ve giriş-çıkışı engelleyen abluka 2021’e kadar sürdü. Operasyonların tamamlandığı duyurulmadan önce Şubat 2016’dan itibaren devlet kurumlarına ait ağır iş makinalarıyla yıkım ve hafriyat atım çalışmaları başlatılmıştı bile, alana ait hafriyatlar üniversite sahasında bir alana atıldı ve üzeri toprakla kapatıldı.


‘Sit alanı olmasına rağmen hafriyat gerekli çalışmalar yapılmadan kaldırıldı’


Bu derece tarihi değeri olan bir alanda hafriyatın kaldırılması için gerekli izinler alınmış mıydı?

Hayır, yıkım ve hafriyat atım çalışmaları, Kentsel Sit Alanı ve Dünya Mirası Tampon Bölgesi olan alanda durum tespit çalışması yapılmadan, Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan gerekli onay alınmadan başlatıldı. Hafriyatların kaldırılması konusunda gerekli izinler ise yaklaşık bir ay sonra alındı. Mart 2016’da Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun ilgili kararında sadece kapanmış yollardaki enkazların kaldırılmasına izin verilmiş olmasına rağmen, uçaktan çekilmiş görüntülerde ve uydu görüntülerinde karara hiçbir şekilde uyulmadığı, yüzlerce yapının yıkıldığı, geniş yolların ve meydanların açıldığını gördük. Yıkım faaliyetleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yereldeki il müdürlüklerinde görev yapan personelinin gözetiminde gerçekleştirilerek meşru bir durum yaratılmaya çalışıldı. Böyle bir planı yürütmekle yükümlü olan ilgili belediyeden herhangi bir izin alınmadı ve Alan Yönetimi Başkanlığı bilgilendirilmemiştir.


Suriçi’nin kentsel sit olmasına rağmen, değil mi?

Evet, Suriçi 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu ve Dünya Miras Alanı tampon bölgesi olması nedeniyle de uluslararası yasalarla koruma altında bir kentsel sit alanıydı. Dolayısıyla, buradaki tescilli yapıların yıkımında Koruma Bölge Kurulu’nun ve belediye encümeninin kararı ve teknik rapor düzenlenmesi gerekiyordu.


Ama bunların hiçbirisi yapılmadı.

Yasaklı mahallelerde yıkımı yapılan tescilli yapılar için Koruma Kurulu ve ilgili belediye tarafından alanda çalışmalar yapılamadı ve gerekli izinler alınmadı. Bu durum alanda yıkımlar tamamlanıncaya kadar devam etti. Tescilli yapılara yönelik gerekli belgeleme çalışmaları yapılmadan, rölöveleri alınmadan, yapıya ait nitelikli yapı elemanları dahi ayıklanmadan konuyla ilgili hiçbir uzmanlığı ve çalışması olmayan kişiler tarafından yapı malzemeleri sur dışına atıldı ve bu durum uydu fotoğraflarından tek tek yapılara bakıldığında net bir şekilde görülüyor.


Dolayısıyla, çatışmanın yarattığı yıkım kadar sonrasındaki çalışmaların da yıkımından söz edebilir miyiz?

Suriçi’ndeki tahribatı, çatışma süreci ve sonrasındaki yıkım olarak ikiye ayırabiliriz. Çatışma sürecinde alanda büyük tahribatların oluştuğu bir gerçek. Çatışmaların yaşandığı sürede ağır silahlar, paletli tanklar, toplar, patlayıcılar kullanılmış ve alanda özellikle belli bölgelerde yapılara ağır tahribatlar verildi. Ancak bu tahribatın ne boyutta olduğu ne yazık ki tam olarak anlaşılamadı. Zira çatışma sonrasında alanda gerekli bilimsel ve teknik tespit ve belgeleme çalışmaları yapılmadı. Gerekli tespit çalışmalarının yapılabilmesi için ilgili diğer kurumlarla birlikte çalışma talebiyle Alan Yönetim Başkanlığı ve Büyükşehir Belediyesi birçok kez valilik makamına başvuruda bulundu. Ama her defasında alanın güvenli olmadığı gerekçesiyle izin verilmedi. Buna karşın alanda yıkım faaliyetlerinin başlamasından birkaç ay sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı elemanlarından oluşturulan ekiplerce alanda sadece gözleme dayalı tespitler yapılırken, eş zamanlı olarak yıkım çalışmaları da sürdürüldü. Bakanlık elemanlarının yerinde tespit ettiği bazı yapıların, daha sonra yıkım ekiplerince yıkıldığı da tespit edildi.


‘Sur’un büyük bir kısmı düz tarlaya dönüştürüldü’


Ne büyüklükte bir yıkımdan söz ediyoruz?

Belediyelere Kasım 2016’da kayyum atanması sonrasında, UNESCO Alan Yönetim Birimi kapatıldı. KHK’yla personellerin ihracı sonucunda belediyede de çalışmalar yürütülemedi. Ancak, Aralık 2017 tarihinde Diyarbakır Türkiye Mimar ve Mühendisler Odalar Birliği (TMMOB) İl Koordinasyon Kurulu tarafından çalışma yapıldı ve Temmuz 2017 tarihli uydu fotoğrafı baz alınarak yıkımın ulaştığı boyut belgelendi. Buna göre, 75,3 hektar olan 6 mahallede, 46,3 hektarlık bir alanın yıkılarak düz tarlaya dönüştürüldüğünü görüyoruz. 6 mahallede bulunan toplam 4 bin 985 adet yapıdan 3 bin 569 adet yapının tamamen yıkıldığını tespit ettiler. 87 tescilli ve 247 çevresel değerde yapı yıkıldı toplamda. En büyük hasarı Hasırlı Mahallesi aldı. 20 hektarlık alana sahip mahallenin 19 hektarı tamamen yıkıldı. Dolayısıyla, Suriçi’nde resmi kurumlar tarafından, çatışma sonrası alanın durumuna ilişkin, teknik ve bilimsel ölçekte gerekli tespit çalışmaları yapılmadan, iş makineleriyle yapıların yıkımı ve hafriyatların alandan atılması gerçekleştirilerek alanın tarihi ve kültürel dokusunun bütünlüğü, otantikliği ve özgünlüğü bozuldu. Bu durum Suriçi’nde geri dönüşü imkansız tahribatlar yarattı. Tescilli, çevresel değerde yapılar ve tescilli olmayan binlerce yapının yıkımı sonucu alan düz bir araziye dönüştürülerek, sokak, ada, parsel sınırları silindi. Dünya mirası Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri kültürel peyzajının varlık nedeni olan tarihi kent büyük oranda yok edildi.

Bu sürecin hukuki bir dayanağı var mıydı?

Sur’daki yıkım faaliyetleri tamamlandıktan, alan düz bir araziye dönüştürüldükten sonra, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı çalışma yürüten Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu Ekim 2017’de bir karar aldı. Bundan sonra Hatay’da yürütülecek faaliyetler için dayanak oluşturacağı için bu kararın tamamını zikretmekte fayda var. Bu karara göre, “Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da doğal afet yaşanan yerlerde; can ve mal güvenliği açısından ilgili Bakanlık veya Valilikçe tehlikeli, hasarlı, yıkılmaya yüz tutmuş veya yıkılmış olduğunun tespiti yapılan tescilli taşınmaz kültür varlığı kalıntılarının; hazırlanacak rölöve, restitüsyon, restorasyon ve rekonstrüksiyon projelerine esas olmak üzere, rölövesi için sayısal veri oluşturulacak, taşınmazın durumuna göre üç boyutlu lazer taramalarına yönelik işlemler ile fotoğraf, video gibi görsel belgelerin ilgili Koruma Bölge Kurulunca değerlendirilerek Kurulun uygun görüşü sonrasında ilgili idaresince kaldırılabileceği” kararıydı. Savaş veya afet durumlarında tahrip olan kültür varlıklarına yönelik yapılması gerekeni açıklayan bu karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kentsel dönüşüm için yürütülen yıkım faaliyetleri tamamlandıktan sonra verilmiş oldu. Zira Yüksek Kurulun bu kararı alanda yapılması gerekendi ve bizim de sözlü ve yazılı olarak talep ettiğimiz bir çalışmaydı. Ancak her nedense yıkımlar tamamlandıktan sonra bu kararı almak akla gelmişti. Kaldı ki, bu karar alınmasa dahi tüm yıkım faaliyetleri 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanununa aykırı bir şekilde gerçekleştirilmişti.


‘Suriçi’nin yüzde 82’si için kamulaştırma kararı alındı’


Bölge sakinlerinin durumu neydi bu süreçte?

Çatışmaların başladığı Eylül 2015’ten itibaren halkın zorla evlerini boşaltmaları sağlanmıştı. En son Aralık 2015’te birkaç saatlik bir süre içerisinde sokağa çıkma yasağına ara verilerek alan tamamen boşaltıldı. Göç ettirilen binlerce insan, barınaksız ve diğer yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumdaydı. Çatışmaların yaşandığı ve zorla göçe tabi tutulan altı mahallenin nüfusu yaklaşık 22 bindi ve bu insanların tamamına yakını göç ettirildi.


Bu sürecin sonunda bu mahalleler kamusallaştırıldı mı?

21 Mart 2016 tarihinde, Bakanlar Kurulu kararıyla 2942 sayılı Suriçi’nde bulunan 7 bin 714 parselden 6 bin 292 parselin kamulaştırma kararı çıktı. Yani, Suriçi’nin yüzde 82’si için kamulaştırma kararı alındı. Geriye kalan yüzde 18’lik kısmın büyük bölümü ise Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ile Maliye Hazinesi mülkiyetinde bulunan parsellerdi. Dolayısıyla, bu kararla Suriçi’nin tamamı kamu mülkiyetine geçti. Uygulama da ise yıkılan alandaki yapıların kamulaştırma süreci başlatıldı. Mülk sahiplerinin büyük çoğunluğu konuyu mahkemeye taşıdı. Ancak yasa gereği kamulaştırmaya karşı değil, belirlenen kamulaştırma bedeline karşı dava açılabiliyordu.


Böylece buranın sakinleri bu mahallelere geri dönemediler.

Evet, kamulaştırma kararı, yıkım ve yeniden inşa süreciyle bu alanda yaşayanların geri dönüşü tamamen engellenmiş oldu. Yeni inşa edilen yapıların satış fiyatlarının da oldukça yüksek tutulması, Sur sakinlerinin geri dönüşünü imkansız kıldı ve kültürel hafızanın devamlılığını kesintiye uğrattı.


‘Kilise vakıflarının mülkleri de yıkılarak sokağa dahil edildi’


Bu süreçte Suriçi’nde bulunan kilise vakıflarının mülklerine ne oldu?

Kamulaştırma kararında kilise vakıf mülkleri de vardı tabii. Bu süreçte, orijinal genişliği 7 metre olan Yenikapı Sokak yıkılarak 25 metrelik bir bulvara dönüştürüldü. Yenikapı Sokak, Dört Ayaklı Minare’yle başlayan, hemen ardında Mor Petyum Keldani Kilisesi, Surp Giragos Ermeni Kilisesi, tescilli onlarca konutun, bir sinagog kalıntısının, tarihi bir hamamın olduğu, Diyarbakır’ın kültürel çeşitliliğinin görünür olduğu özgün sokaklardan biriydi. Sokakta yer alan her iki kilisenin avlu sınırını da oluşturan tescilli dükkanları Yenikapı Sokak’a cephe veriyordu ve sokağın genişletilmesi sürecinde kiliselerin vakfına ait bu dükkanlar ve kilise avlularının bir kısmı yıkılarak sokağa dahil edildi. Yine yıkımın ilk süreçlerinde Ermeni Katolik Kilisesi’ni ikiye ayıracak şekilde yıkılarak bir yol geçirilmişti. Bu yıkım esnasında, avluda yer alan bazı müştemilat yapıları yıkılmıştı. Ancak uydu görüntülerinde durum tespit edilerek UNESCO ya rapor edilmiş, hem de basına da görüntüler yansıyıp tepkiler alınınca, açılan yol kapatıldı ve ardından yıkılan müştemilat yapıları, kilisenin taç kapısı yeniden inşa edildi. Ancak yapının özgünlüğü zedelenmiş oldu.

Ermeni Katolik Kilisesi, Sur


Mahallenin yeniden yapımı da bu yıkıma katkı sundu sanıyorum.

Öncelikle, bu mahallelerde yeni inşa edilen evler için yapılan altyapı çalışmalarında iş makinalarıyla derin ve çok sayıda kazılar yapıldı. Kentsel sit alanı bu kadar yoğun ve derin kazıların yapılması arkeolojik katmanları tamamen tahrip etti. Oysaki yıkım ve kentsel dönüşüm öncesinde, 8 bin yıllık arkeolojik katmanların zarar görmemesi için koruma kurulu onaylı altyapı projeleri kapsamında sınırlı kazılara izin verilmişti. Mevcut kanalizasyon kanallarının iyileştirilerek kullanılması sağlanmıştı.


‘Suriçi’nin gerçek sahiplerinin bu alanda yaşamasına izin verilmedi’


Yıkılan alanda tarihsel yapıları yeniden aslına uygun olarak mı yapıldı?

Kentsel dönüşüm kapsamında yıkılıp düz araziye dönüştürülen alanda tarihi kent dokusu ve geleneksel Diyarbakır evleriyle uyuşmayan betonarme yapılar inşa edildi. Koruma Amaçlı İmar Planı’na aykırılık teşkil eden evlerin kütlesel konumları, avlu, duvar ölçüleri, sokak ve parsel büyüklükleriyle bağdaşmıyor. Ayrıca, bu yapılar geleneksel Diyarbakır mimarisiyle uyuşmayan, ince bazalt taş plakalarla kaplanmış yapılar. Dış cephe görüntüsüyle de bu evler, Diyarbakır’ın geleneksel sokak dokusuna aykırı. Ayrıca, alanın insansızlaştırılması, binlerce evin yıkılması, kamulaştırmalar ve yeni inşa edilen yapı fiyatlarının astronomik rakamlar olması, Suriçi’nin gerçek sahiplerinin artık bu alanda yaşamasına izin verilmeyeceğinin de göstergesiydi ve öyle de oldu.

Nevin Soyukaya

Dolayısıyla, Diyarbakır merkezinin de yapısı değişti.

Evet, 2012 yılında Suriçi’nin “afet riskli alan” ilan edilmesinden sonra yapılması planlanan bir kentsel dönüşüm uygulaması vardı. Bu plan kapsamında, bu alanda yapılacak dönüşümle tahliye edilecek vatandaşların konut ihtiyacı giderilebilmesi için rezerv yapı alanları üretilmişti. Hevsel Bahçeleri’ni de içine alan Dicle Vadisi “rezerv yapı alanı” olarak belirlenmişti. Fakat Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı’nın UNESCO dünya mirası adaylık çalışmaları sürecinde, bu uygulamanın kentin özgün kültürel dokusunu zedeleyeceği gerekçesiyle mahkemeye taşınan kentsel dönüşüm kararı mahkemece iptal edilmişti. Ancak, alanda gerçekleştirilen yıkımın ve kamulaştırma kararlarının ardından hem kentsel dönüşüm projesi ve hem de Dicle Vadi Projesi yeniden uygulamaya sokuldu.


Sur sakinleri bu alana mı taşındılar?

Alanda yaşanan çatışmalar sonrasında yapılan uygulamalarla Sur bölgesindeki mülk sahiplerinin, mülkiyet hakları ve ikamet edecekleri yerleri özgürce seçme hakları ellerinden alındı. Çünkü kamulaştırma sürecinde ya belirlenen kamulaştırma bedeline razı olmaları veya Diyarbakır ya da başka bir şehirde bulunan TOKİ konutlarından borçlanarak konut sahibi olabilecekleri dışında bir seçenek sunulmadı. Kentsel dönüşüm alanında vatandaşın kendi evini yeniden inşa etme hakkından mahrum edildiler. Tahribatın tespitinde olduğu gibi alanın yeniden planlanması için katılımcılık ilkesi göz ardı edildi.


Peki, Sur kültürel ve sosyal olarak neler kaybetti?

Suriçi, Diyarbakır kentinin aynı zamanda yoğun ticaret alanlarından biriydi. Kırsal bölgelerden getirilen geleneksel ürünlerin satıldığı pazarların bulunduğu alan, aynı zamanda kuyumculuk, bakırcılık, demircilik, ipek dokumacılığı gibi el sanatları üretiminin de devam ettiği bir turistik merkezdi. Suriçi, Diyarbakır kentinin toplumsal belleğiydi. Fakat yaşanan süreçlerin ardından, özgün sokak dokusu geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde yitirildi. Ayrıca, zorunlu göç ve mülkiyetin el değiştirmesiyle demografik yapı da dönüştü. Kentin binlerce yılın birikimiyle oluşan toplumsal hafızası silindi ve kültürel süreklilik kesintiye uğradı.


‘Antakya’nın özgünlüğünü bozmamak için sabırla ve bilimsel verilere dayanan bir çalışma gerekir’

Depremden sonra Antakya Rum Ortodoks Kilisesi


Sur tecrübesine bakınca Antakya’yı bekleyen tehlikelerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Suriçi gibi kentsel sit alanı olan Antakya tarihi kent merkezi, çok kültürlü, çok inançlı ve çok dilli zengin kültürel birikimiyle önemli ve özgün bir kent. Bu kültürel çeşitliliği, mimari dokuda olduğu gibi, sosyal ve kültürel yaşamda da bütün canlılığını koruyordu. Ancak, depremde birçok önemli anıtsal yapıyla birlikte, çok sayıda sivil mimarlık örneklerinin de yıkıldığını veya farklı ölçeklerde hasar aldığını biliyoruz. Sur’daki süreçlerin tarihi Antakya’da da uygulanmasına izin verilmemeli. Özellikle hafriyat atımlarından önce tarihi alanda belgeleme ve tespitlerin yapılması önemli. Tespit çalışması sonrasında tek yapı ölçeğinde Koruma Amaçlı İmar Planı’na uygun ve ilgili kurulların onayı alınarak koruma biçimleri belirlenmeli. Yine hafriyatın, özellikle de nitelikli malzemenin alanın dışına çıkarılmadan ait olduğu yapı içerisinde korunması gerekir. Böylece restitüsyon veya restorasyonu yapılırken bu malzemelerin kullanımı sağlanabilir. Bu tabii ki uzun bir süreç. Ancak, tarihi kentlerimizin özgünlüğünü, otantikliğini ve bütünlüğünü bozmamak için sabırla ve bilimsel verilere dayanarak yeniden ayağı kaldırabiliriz.


Antakya’nın tarihi merkezinin de insansızlaştırılması mümkün olabilir mi?

Kentler yaşayan varlıklar ve tarihi Antakya da binlerce yıldır mimarisiyle, sosyo-kültürel çeşitliliğiyle aralıksız yaşam sürmüş bir kent. Başta Antakya olmak üzere ağır hasar alan kentlerden zorunlu göçler yaşanıyor. Bu durum, bölge kentlerinin demografisini, dolayısıyla kültürel çeşitliliğini etkileyecek ölçeğe varıyor. Göçleri teşvik etmek yerine şehirlerde hızlıca güvenli, sağlıklı ve insani yaşam alanlarının oluşturulması, çökmüş olan ekonominin yeniden canlandırılması, insanların kendi ayakları üzerinde durabilmelerini sağlayacak, yaralarını saracak ekonomik, sosyal önlemlerin alınması gerekiyor. Ancak bu şekilde kentler kültürel dokuları bütünlüklü olarak koruyabilir. Naçizane son önerim, tüm depremzedelerin başta mülkiyet hakları, konut hakları olmak üzere tüm haklarının korunması için alanda yapılacak her türlü uygulama ve alınan kararların sıkı bir şekilde takip edilmesi ve olası hak gasplarına karşı da hukuki süreçlerin başlatılması için güçlü dayanışma ağları kurulması olabilir.


留言


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page