Boş arama ile 233 sonuç bulundu
- Merhaba
Nehna uzun bir düşünsel sürecin ve bir yıla yakın yaptığımız yoğun ve sayısız toplantının ardından nihayet okuyucuyla buluşuyor. Her ne kadar web sitemizde manifestomuzla ve kısa biyografilerimizle yer alsak da, bu yazıyla okuyucularımıza bir merhaba demek, bizden ve Nehna’yla ne yapmayı amaçladığımızdan ve bu noktaya gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğimizden biraz olsun bahsetmek isterim. Sanırım böylece şeffaf ve samimi bir şekilde güzel bir başlangıç yapmış oluruz. “Biz kimiz?” sorusunun cevabını platformumuzu okudukça daha net anlayacaksınız. Ya da belki de kafanız biraz karışacak… Bence bu o kadar kötü bir durum değil, çünkü gerçekten zor bir soruya cevap bulmaya çalışıyoruz. Basit bir şekilde Antakya kökenli Rum Ortodokslar deyip geçmek isterdim. Fakat Rumluğu etnik olarak mı, dini bağlamında mı alıyoruzdan tutun da, Arapça’nın bölgeye çok sonradan geldiği ve bölgede kullanılan Yunancanın zaman içinde unutulduğu gibi bilgiler ve bu bilgiler ışığında kimlik üzerinden gerçekleşecek çetrefilli tartışmalara burada girmek istemiyorum. Ama şimdilik Nehna’nın bir amacı da bu tartışmanın özgürce yapılabildiği, farklı görüşlere yer verilen bir platform olmak diyelim ve bu tartışmaya burada bir virgül koyalım. Virgül koymasına koyalım ama sanıyorum platformumuza koyduğumuz ismi biraz açıklamam yerinde olacak. Nehna, Arapçanın Şam lehçesinde “biz” demek. Arapça isim tercihimizin başta kendi cemaatimizde ufak çaplı bir tartışmaya yol açabileceğini tahmin edebiliyoruz aslında. Arapça isim vermemiz bizim “Arap” olduğumuzu iddia ettiğimiz anlamına gelmiyor. Yunanca bir isim koysaydık, “Rum” olduğumuzu mu iddia etmiş olacaktık? Peki, neden Yunanca bir isim koymadık? Ya da Antakyalı Rum Ortodokslar ifadesinin geçtiği bir isim tercih etmedik? Öncelikle genç, dinamik bir platform olmak ve tüm sesleri içimizde barındırmak istiyoruz. İsmimiz, tabii ki doğası gereği bir temsiliyet içeriyor ama bu bir etnik kimlik iddiası değildir. Bugün büyüklerimizin ve bizim çocukluğumuzun Antakyası’nda konuşulan Arapçayla bir gönül bağımız var. Düğünlerimizde çalınan müziğe, yemeklere verdiğimiz isimlere kadar hayatımızın her köşesinde hissettiğimiz bir bağ bu. Bu nedenle platformumuzu isimlendirirken bölgede hala konuşulan bu dili tercih etmek istedik. Biz anlamına gelen nehnayı da derdimiz “biz”i anlatmak olduğu için tercih ettik. Etnik/dini kimlik tartışmalarına çok girmeden biraz da bizi tasvir etmek etmeye çalışayım bizden olmayan okuyucularımıza. Bugün bizler esasen Antakyalı, Mersinli, İskenderunlu olmakla birlikte daha sonra İstanbul ve hatta Almanya, Fransa, ABD, Kanada, Latin Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerine yayıldık. Sayıları gün geçtikçe azalan büyüklerimiz, yüzyıllardır Antakya ve civarına hakim Arapçayı konuşmaya devam ederken, gençlerimizin dili gün geçtikçe Türkçeye ya da göç ettikleri diğer ülkelerin diline evrilmiş olsa da Arapça hayatımızda olmaya devam ediyor. İstanbul’da büyüyen ve yaşayan bazı gençlerimiz ise Yunanca konuşabiliyor. Kiliselerimizde ayinlerimiz Yunanca, Arapça ve Türkçe olarak yapılmaktadır. Tüm bunların ötesinde Türkiye’nin ya da dünyanın neresine gidersek gidelim, beraberimizde taşıdığımız güçlü kimlik öğelerine sahibiz. Bunlar arasında dil, yemek ve müziği sayabilirim. Nehna’yı ortaya çıkaran kurucu ekip tam da bu nedenle bir araya geldi aslında. Bu güçlü kültürel kimlik öğelerini hatırlamak, anlatmak ve bu anlamda bir külliyat oluşturmak için… Evet, ilk etapta kültürel bir platform oluşturma niyetindeyiz, fakat her konu gibi kültürel öğeler de siyasi tartışmalardan ve tercihlerden azade değil. Bu nedenle, ayrıştırıcı bir dil kullanmamayı kendimize bir kural olarak koyduktan sonra, halkımızın tarihini, geçmişte ve bugün yaşadığı sorunları dillendireceğimiz, herkese açık, sosyal bir platform olmasını hedefliyoruz Nehna’nın. Bu ekibi bir araya Ferit abi (Tekbaş) getirdi. Bundan yaklaşık üç sene kadar önce, bana bu projeyi açtığında kolay bir yola çıkmadığımızı biliyordum. Bir gazete, online bir platform oluşturmak hiç ama hiç kolay değil. Aslında şanslıydık, farkındaydım. Ferit abi, Antakyalı Rum Ortodokslar için geçmişte çok emek vermis, toplumumuz için çalışmalar yapan Almanya’da çok önemli bir işlev gören Zerocha ve Oryantal Hıristiyanlar Konseyi gibi oluşumlarda aktif rol almıştı. Teoloji eğitimi almış olması da bizim için çok önemliydi. 2018 yılında Arapdilli Doğu Ortodoksları kitabımız istos Yayınevi’nden yayınlandığında, toplumda çıkan tüm tartışmalara ve kendisiyle görüş ayrılıklarımıza rağmen benimle röportaj yapmak istemişti. Şimdi de toplumumuz için elini taşın altına koymak istiyor, biz “gençler”in de bu projeye yön vermesini istiyordu. Mişel (Uyar) ve Ketrin (Köprü) ile geçmişte bir araya geldiğimiz ortamlarda, ne kadar güçlü öğeleri olan bir halkın parçası olduğumuzu ve içine doğduğumuz kimliğin tarihi ve kültürel olarak altı çizilmesi gereken önemli değerler barındırdığını konuşuyorduk. Mişel’in bölge insanıyla teması ve ortaya çıkarılması gereken kişisel arşivlere yaptığı vurgu, yaptığımız sohbetlerin ötesine gitmeliydi. Ketrin’in “Biz kimiz?” sorusunun peşinden Beyrut’a kadar gitmesi ve orada öğrendikleri, kendine kalamazdı, kalmamalıydı. Can’la (Terbiyeli) ile bu proje vesilesiyle tanışsak da, aslında birbirimizi ismen tanıyorduk ve onun bu cemaate her daim her anlamda katkı sağlamaktan çekinmeyen iyi bir avukat olduğunu biliyordum. Nitekim, Can’ın bölgede yaşanan göç hikayeleri ve bunun hukuki boyutu üzerine bize çok farklı bir pencere açacağına inanıyorum. Emre Can’la (Dağlıoğlu) ise yolumuz çok öncesinde bir makale için yaptığım röportajda kesişti. Kendisi gibi iyi bir tarihçiye ne kadar ihtiyacımız olduğunu uzun uzun anlatmama gerek yok sanıyorum. Ama Emre Can’ın da benim gibi, halkımızın kimliği üzerine düşündüğünü biliyordum ve kendisinin bakış açısının da herkesin görüşünü ayrımcı bir söylem içermeden özgürce ifade edebilmesini istediğimiz bu platformda olması gerektiğine inanıyordum. Buna ek olarak, Emre Can’ın eleştiriden çekinmeyen duruşunun, bizim bu projede çok da hayallere kapılmadan güzel işler yapacak olmamızın altında yatan en önemli unsur olduğunu düşünüyorum. Kendimi de biraz anlatayım, kökleri Antakya’da olan, Mersin doğumlu, profesyonel şeflik eğitimi almış bir siyaset bilimci olarak Antakya’ya, Antakyalı (Rum/Arap) Ortodokslara bakışım çok yönlü olabiliyor. Bunların bir kısmını kişisel blogumda kaleme alsam da, şu ana kadar kendime sakladığım, Antakya, yemek ve sözlü tarih temelli projemin ilk adımlarını atabileceğim bir platform fikri, tüm zorluklarını bilmeme rağmen beni çok mutlu etti. Tabii, bu projeyi gerçekleştirirken cemaatimizin ileri gelenlerine – burada isimlerini zikretmeyeceğim ama onlarla röportajlarımızda ya da bize yazar olarak sunacakları katkılarla tanıyacaksınız – de teşekkür etmek isterim. En başta, platformumuzun ilk düşünsel adımlarından itibaren bize desteklerini esirgemedikleri için… Onların sesinin Nehna’da duyulması bizim için çok önemli. Özellikle Rumluk-Araplık tartışması konusunda çok büyük endişelerin olduğunun farkındayım. Bu karşılama yazısını bitirirken, Nehna’nın başta bu tartışma olmak üzere tartışmalı olabilecek (ya da olmayacak) birçok konuda bir onay mecrası olmadığını söylemek isterim. Öncelikli olarak hedefimiz, toplumumuzun ve yaşadığımız coğrafyaların barındırdığı güçlü sosyal ve kültürel kimlik öğelerini yapacağımız röportajlar ve yazacağımız yazılarla somutlaştırmak. Bunu yaparken, daha önce de birkaç kez altını çizmeye çalıştığım gibi, toplumumuzun her kesiminden her görüşe yer vermek, onların ayrımcılık ya da nefret söylemi içermemesi şartıyla kendilerini özgürce ifade etmeleri için bir zemin oluşturabilmek. Bu amaçlarımızda ortaklaşabildiğimiz gerek toplumumuzdan gerek de geniş toplumdan bize katılacak arkadaşlara kucak açtığımızı da belirterek bu yazıyı noktalayayım. Hadi bakalım, başlıyoruz. Yolun açık olsun Nehna! Nehna ekibi (iki kişi eksikle). Hazırlık sürecindeki toplantısından bir kare
- Samandağ Rum Ortodoks Kilisesi ve Cemaati
Çok kıymetli Nehna okuyucuları, öncelikle varlığımızı, kültürümüzü, geleneklerimizi ve kısacası kimliğimizi global olarak dünyanın dört bucağına tanıtacak bu muhteşem projeye öncülük eden ve bu platformda bana da yazma şerefini veren saygıdeğer kardeşimiz Ferit Tekbaş’a ve organizasyonda emeği geçen herkese canı gönülden teşekkür eder, yüce Rabbimizden bu ameli bereketlendirmesini dilerim. Bu vesileyle de dünya çapında büyük bir aile olacağımıza inanıyorum. Samandağ Rum Ortodoks Kilisesi ruhani lideri olarak, siz değerli okuyucularımıza ilk etapta Samandağ Rum Ortodoks Kilisesi cemaatini tanıtmak isterim. Cemaatimiz yaklaşık 400 haneden oluşuyor ve yerli nüfus azami 1300 kişidir. Bu nüfusun çoğunluğu 40 ile 90 yaş arasındadır ve genelde geçimlerini çiftçilik, narenciye ticareti ve esnaflıktan sağlamaktadırlar. Yani, memur sayılacak cemaat mensuplarımız yok denecek kadar azdır ve fabrika işçisi hiç yoktur. Cemaatimiz örf ve adetlerine oldukça düşkündür. Bayramları coşkuyla kutlar. Yemekleri ise muazzam derecede lezzetlidir. Cemaatimize ait dört kilise ve Meryem Ana adına tahsis edilmiş dua makamı mevcuttur. İki ruhani peder (şahsım Dimyan Yakupoğlu ve Kadasetli Peder Trifon Yumurta) bu imanlı halka ruhanilik hizmeti vermektedir. Kiliselerimiz zikredeceğim azizlerin adını taşımaktadır: 1. Aziz Peygamber İlyas Kilisesi 2. Meryem Ana’nın Ebediyete İntikali Kilisesi (Aynı zamanda mezarlık kilisemizdir ve bitişiğinde taziye salonu bulunmaktadır) 3. Aziz Şehit Georgios Kilisesi (Bitişiğinde daha önce bahsettiğim Meryem Ana dua makamı bulunmaktadır) 4. Azize Tekla Kilisesi Kiliselerimizin çok eski tarihleri hususunda maalesef çok geniş bir bilgiye sahip olmadığımızı büyük bir üzüntüyle belirteyim. Fakat imkanlar dahilinde elimdeki bilgileri sizinle paylaşmak da isterim. En eski kilisemiz Eski Köy (Hirbeniy) diye bilinen köyde olan Azize Tekla Kilisesi’dir ve tarihi MS 5. yüzyıla dayanmaktadır. Bu bilgiyi de bizlere, 2007 yılında kilisemizin restore edilmesinden sonra açılışını yapan merhum Lazkiye Metropoliti Kadasetli Yuhanna Mansur’a iştirak eden Arşimandrit Dr. Alexios Nassur aktardı. Kadasetli Arşimandrit Alexios, kilise bilimi ve tarihi hususunda doktora yapmıştır ve bu bilgileri kiliseyi restore ederken yapılan kazı çalışmalarında kiliseye ait taşların üzerindeki figürlerden (çarmıh, melek, serafim vb. gibi) tespit etmiştir. İkinci eski kilisemiz ise Meryem Ana Mezarlık Kilisesi’dir. Üçüncü eski kilisemiz Aziz Peygamber İlyas Kilisesi’dir. Bu iki kilise hususunda, yalnızca 1800’lü yılların sonuna doğru bölgedeki büyük depremler neticesinde tamamen yıkıldıklarını ve yeniden inşa edildiklerini net olarak biliyoruz. Maalesef ilk olarak ne zaman inşa edildikleri bilgisine sahip değiliz ama kuşkusuz mezarlık kilisemizin en az beş asırlık bir geçmişi vardır. Aziz Peygamber İlyas Kilisesi - Fotoğraf: Bebeto Fotoğrafçılık En yeni kilisemiz ise Aziz Şehit Georgios (Mar Circus) Kilisesi’dir. 1989 yılında ilk olarak hayırsever bir aile tarafından inşa edilmiş, 2018 yılında ise farklı bir hayırsever tarafından daha da büyütülerek yeniden inşa edilip ibadete açılmıştır. Burada da, çok değerli kardeşlerime ve öncelikle kiliselerimize sahip çıkan ve ebediyete intikal eden atalarımıza büyük bir minnettarlıkla yüce Rabbimizden rahmet diliyorum. Kuşkusuz onların kiliseye ve Kutsal Kitap’a olan bağlılıkları sayesinde kiliselerimiz, Kutsal Ruh vasıtasıyla dimdik ayaktadır ve faaldir. Aynı zamanda da bu meşaleyi onlardan emanet olarak da teslim alan ve Rabbe hizmet adı altında zorlu görevlerini sürdüren kilise yetkililerimize de teşekkür eder, yüce Rabbimizden onları bereketlendirmesini ve bu görevleri daha sonraki nesillere de aktarmalarına öncülük etmesini temenni ederim. Sevgili kardeşlerim, son olarak da belirtmek isterim ki, biz Samandağ Rum Ortodoks Kilisesi cemaati olarak, kuşkusuz Rabbin nimeti ve bereketiyle, tabiri caizse kendi yağımızla kavrulmaya alışmış, eşsiz geleneklerimize sımsıkı sarılmış ve birbirine kenetlenmiş imanlı bir aileyiz. Rabden dileğim, bütün zorluklara rağmen bizi bundan geri bırakmamasıdır. Bir dahaki yazımda farklı kültür ve geleneklerimizin tanıtımında buluşmak dileğiyle…
- Altınözü Biberi Nuh’un Ambarı Listesinde!
Foto: Kenan Yurttagül Geyik ya da ceylan boynuzu biberi – ya da yerel dilde Kirn Ğazel- olarak da adlandırılan Altınözü biberi, Antakya Slow Food tarafından yapılan başvurunun ardından Nuh’un Ambarı (Ark of Taste) listesine dün itibariyle girdi. Bu liste, 1999 yılından beri Uluslararası Slow Food Vakfı tarafından küçük ölçekli üreticiyi desteklemek ve kaybolma riski taşıyan yerel ve geleneksel ürünlere dikkat çekmek amacıyla güncellenmeye devam ediyor. Nuh’un Ambarı’nda Altınözü biberini özel kılan özellikler şu şekilde aktarılıyor: “Altınözü biberi 30-40 cm uzunluğundadır. Sap kısmı kalın, uç kısmı incedir. Kabuğu ince olduğu için erimeden kurumaya uygun bir yapısı vardır. Tüm iyi biberler gibi ağızda oluşturduğu acı mideye inene kadar yok olmaktadır.” Bu bölgedeki toprağın asitlik/bazlık dengesi, güneşin açısı ve rüzgar faktörü de bu biberin kurutulup en iyi ve lezzetli şekilde muhafaza edilmesinin arkasında yatan ekolojik faktörleri oluşturuyor. Yemek kültürü araştırmacısı Yasmina Şelfun Lokmanoğlu’nun Güney gazetesinde yayınlanan “Kırmızı Biberin Yolculuğu” başlıklı yazısında bahsettiği gibi 15. yüzyılda Peru’dan Meksika’ya oradan da dünyaya yayıldığına inanılan kırmızı biberin, Venedik-Halep ticaret hattından geçtikten sonra Osmanlı topraklarındaki ilk duraklarından biri Altınözü. Yüzyıllardır özelliğini koruyarak bugüne kadar gelen Altınözü biberi, ilk olarak “capsicum” olarak adlandırılmış ve ilaç olarak tüketilmiş, ancak daha sonra gastronomik olarak kullanılmaya başlanmış. Altınözü biberi Antakya’da yaşayan birçok halk gibi Antakyalı Ortodokslar tarafından da önceleri ilaç olarak kullanılmış. Bugün halen bölgede, unutulmaya yüz tutmuş bir pratik olsa da, kurutulan biberi soğuk algınlığına iyi gelmesi için haşlayarak tere, kimyon, tuz ve zeytinyağıyla karıştırarak tüketenler mevcut. Daha sonraları da mutfağı lezzetlendiren çok önemli bir gıda ürünü haline geliyor Altınözü biberi. Altınözü’nde bugün makineleşmenin de etkisiyle toplu bir şekilde salça yapımı artsa da, geleneksel olarak Altınözü biberi toplandıktan sonra, baş biber olarak kamışlar üzerinde kurutulup kış için saklanıyor ve ihtiyaç olduğunda tahta ya da taş dibeklerde dövülerek pul biber haline getiriliyor ya da yemeklerde salça olarak kullanıyor. Kırmızı biber kullanılarak yapılan yemekler arasında en başta dolma geliyor, daha sonra bulgur ve biber yoğrularak ve daha sonra su eklenerek pişirilen pilav, Altınözü biberi ile yapıldığında eşsiz bir lezzete dönüşen cevizli biber yani muhammara, köfte ve kabak boraniyi de saymak mümkün. Altınözü biberi, bugün bölgedeki diğer biberlerle karıştırılma tehlikesiyle karşı karşıya. Zira bu biber farklı bölgelerde ekildiğinde onu orijinal kılan özellikleri kaybediyor ve dolayısıyla tarihsel değerini kaybediyor. Bu sebeple, Nuh’un Ambarı listesine alınması, bu bibere hak ettiği değeri vermemiz ve koruma altına alıp gelecek nesillere taşıyabilmemiz adına küçük ama önemli bir adım.
- Selam Söyle
Ambardolduran’ın önü Dağdı, yamaçtı, Ahalisi Alevi, Ermeni, Rum’du, Dar sokağı molozdandı, Taştandı, kumdu, Benden selam söyle Anam Mari’ye, Yüzü al, elleri çatlak Camcı teyzeye, Garolara, Tespinlere, Mahlutalara Elleri, yüzleri tozlu O çocuklara. Numune mahallesinde Yoksul haneler, Beyhude beklentilerde Yorgun anneler, Ekmek kavgasında Yiğit babalar, De ki, o güzel canlara gülüm Belleğimdeler, Çocukluk hasreti her an Bağrımı deler, Kara saçlı, ürkek kızın gönlü orada, O küçük sarı evinde, İskenderun’da.
- Nehna Ekibini Tanıyalım – Can Terbiyeli
Bu hafta Nehna ekibini tanımaya Can Terbiyeli’yle devam ediyoruz. Can, kimlik üzerine düşünmeye, doğduğu ve büyüdüğü yer olan İskenderun’dan Ankara’ya üniversite eğitimi için gittiğinde, orada kendisini ayrıksı hissedince başladığını söylüyor. Nehna’nın ise büyük ve tarihsel bir ihtiyacı karşıladığını belirtiyor. Röportaj: Ferit Yuhanna Tekbaş Sevgili Can, okuyucularımızdan seni tanımayanlara kendin ve ailen hakkında bilgi verebilir misin? Merhabalar, ben 1982 yılında İskenderun’da dünyaya geldim. Anne ve babam da İskenderun doğumludur. Annemin babası ve annesi Samandağlı, onlar 1950’lerin başında (ya da 40’ların sonunda) İskenderun’a göç etmişler. Babamın babasının kökeni Antakya, babaannem ise İskenderunlu. Her ikisi de İskenderun’da doğmuşlardır. Dolayısıyla kendimi tamamen İskenderunlu olarak tanımlıyorum. Benden üç yaş küçük bir erkek kardeşim var. O da İstanbul’da yaşıyor ve uzun yıllardır sinema sektöründe çalışıyor. Çocukluğum İskenderun’un çok kültürlü yapısı içinde geçti. Bir yanda geniş aile, diğer yanda mahalle ve okul arkadaşlarımla beraber büyüdüm. Liseden sonra, 2000 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk eğitimi almaya başladım. 2005 yılında mezun oldum ve avukatlık stajımı Ankara Barosu’nda yaptım. Stajın ardından İstanbul’a yerleştim ve büyük bir hukuk bürosunda üç yılı aşkın süre çalıştım. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimine devam ettim. 2010 yılında askerlik yaptım ve askerliğin ardından fakülteden bir arkadaşımla birlikte kendi hukuk ofisimizi kurduk. Özel hayatıma gelecek olursak, fakülte yıllarından beri birlikte olduğum Senem’le 2011 yılında evlendik. 2016 yılında oğlumuz Arden dünyaya geldi. Daha evvel azınlıklar hakkında çalışmaların olmuş, tam olarak hangi alanda bu çalışma olmuş bunu bize açıklar mısın? Bu soruya cevap verirken, öncelikle kimlik konusunun bendeki karşılığının nasıl oluştuğunu anlatmam gerekiyor sanırım. Ben üniversite öğrenimi için Ankara’ya gelene kadar açıkçası kafamda bu konuya ilişkin pek soru yoktu. Yani İskenderun’da da “azınlık”tım ama orada kendimi ayrıksı hissetmiyordum. Yani ben çocukluk ve ilk gençlik dönemimde toplumun çoğunluğundan farklı bir dine mensup olduğumun farkındaydım ama bunu bir kimlik olarak değil, tamamen inançsal farklılık olarak algılıyordum. Tabii, bunun sebeplerinin başında İskenderun’daki farklı toplumsal kimliklerin birçok ortak yönünün olması geliyor. Ne zaman ki Ankara’da yaşamaya başladım, bambaşka bir dünyayla karşılaştım. Okuduğum okul, o dönemde Türkiye’nin her sosyal ve ekonomik sınıfından öğrencinin geldiği bir okuldu. Bir yanda, kolej mezunu, ailesi üst düzey bürokrat ya da yönetici olan öğrenciler, diğer yanda, Anadolu’nun küçük bir kasabasında çobanlık yaparken üniversite sınavını kazanıp gelen öğrenciler de vardı. Bu durum beni çok etkiledi ve değişik kültürlerle tanışmaya ve bu konular üzerine kafa yormaya başladım. Bununla birlikte, o dönem okuldaki siyasi ortam da beni etkiledi. Ankara Hukuk, geleneksel olarak sol siyasetin egemen olduğu bir okuldur -maalesef günümüzde bunun değiştiğini gözlemliyorum.Tabii ki, ben de bu atmosferden etkilendim ve bu doğrultuda okumalar yapmaya ve tartışmalara katılmaya başladım. Zamanla bu okumalar ve araştırmalar beni kendi özüme ve kimliğime dair sorular sormaya yöneltti. Neticede sadece bizim toplumumuz değil, genel anlamda etnik ve dini kimlikler konusu benim hayatımda çok önemli bir meşgale olarak yer almaya başladı. Bu konularla ilgili elimden geldiğince okumalar yaptım, konferans ve seminerlere katıldım. Fakat kaba tabiriyle “hayat kavgası”, benim bu konularda somut üretim yapmama engel oldu. Öncelikle İstanbul’da yaşamanın şartları gereği, mesleki olarak daha çabuk para kazanabileceğim alanlara yöneldim. Zaman zaman etnik ya da dini ayrımcılığa uğrayan kişilere hukuki destek sağladım, çeşitli vakıfların gayri resmi danışmanlığını yaptım. Ancak meslek hayatımda bu konuların çok fazla yer aldığını söyleyemem. İstanbul’da serbest avukatlık icra ediyorsun. Peki, hukukun hangi alanlarında uzmanlaştın? Ofisimizde bir çok alanda hukuki hizmet veriyoruz. Ama benim genel olarak uzmanlık alanlarım Ticaret Hukuku ve Bankacılık Hukuku. Ferit Tekbaş ve Can Terbiyeli Nehna’ya nasıl dahil oldun ve seni bu projeyi desteklemeye tam olarak ne motive etti? Biz yıllardır Mişel’le (Uyar) birlikte, toplumumuzdan özellikle İstanbul’da yaşayanlarla birlikte bir şeyler yapmamız gerektiğini konuşurduk. Ancak hiçbir zaman somut bir şey ortaya çıkmadı. Bir gün Mişel aradı ve senin online gazete kurma isteğinden bahsetti. Ben gazete işini kotarabileceğimden pek emin değildim, ancak diğer arkadaşların katılımı ve ilk toplantıdaki enerji beni açıkçası çok heyecanlandırdı. Bununla birlikte açık konuşmak gerekirse, Anna Maria (Beylunioğlu Atlı) ve Emre Can’ın (Dağlıoğlu) çalışmalarını uzun zamandır takip ediyordum. İlk etapta onların da bu projede yer alacak olması beni daha da motive etti. Zamanla birbirimizi daha yakından tanımaya başlıyoruz ve kimin gazeteye ne katacağı konusunda durum netleşiyor. Bence çok gecikmiş ama tarihsel sorumluluğu da ağır bir işe kalkışıyoruz. Umarım bu heyecanımız toplumda da karşılığını bulur. Nehna’da senin hangi konulardaki yazılarını okuyabileceğiz? Hukuk eğitimi almış olduğum için benden beklenenin hukukla ilgili metinler olması şaşırtıcı olmayacaktır. Elbette bu konularda yazılar yazmayı planlıyorum. Özellikle, ülkemizdeki “azınlık” toplumların yaşadığı en temel sorun olan “tüzel kişilik sorunu”yla ve bu bağlamda vakıflarla ilgili yazılar yazmayı planlıyorum. Ancak kendimi bu alanla sınırlı tutmak istemiyorum. Çünkü ben kişisel hikayelerin gücüne inanan bir insanım. Dolayısıyla anılara yaslanan ve mülakatlardan beslenen yazılar da yazmak istiyorum. Yeri gelmişken belirtmek isterim ki, “azınlık” kavramını kullanmayı sevmiyorum, fakat özellikle hukuk alanında çok oturmuş bir kavram olduğu için kullanmak zorunda kalıyorum. Umarım Nehna’daki süreç bizim daha doğru kavramlar bulmamızı sağlar. Nehna’dan beklentilerin nedir ve bu platformun geleceğini nerede görmek istersin? Öncelikle ben bu platformun toplumumuz için tarihi ve gecikmiş bir görevi yerine getireceğini düşünüyorum. Sahip olduğumuz kültürel zenginlik dünyada ender rastlanacak cinsten. Bu zenginliğin dünyaya tanıtılması gerektiği kanaatindeyim. Bunun yanında çalışmalara başlayınca gördük ki, toplumumuzda birçok kişi bu platformun kurulmasının büyük bir ihtiyacı karşıladığının farkında. Bu farkındalığın somut bir adıma dönüşmesi hepimizi heyecanlandırdı. Şahsi düşüncem, her ne kadar tarihsel olarak dini kimliğimizle var olagelmiş olsak da, günümüze geldiğimizde kimliğin yapı taşı artık kültür olmuştur. Bu kimliği yansıtacak ve ihtiyaçlara karşılık verecek sivil yapılara ve kurumlara ihtiyaç duymaktayız. Bu platformun bunun ilk adımı olmasını ve kısa bir gelecekte de katılımcı ve kapsayıcı bir kurumsallaşmayla daha güçlü bir organizasyon haline gelmesini ümit ediyorum. Bu röportaj için diğer arkadaşların ve okuyucularımız adına teşekkür eder, iş ve yaşamında bu başarıların devamını dileriz.
- Nehna Ekibini Tanıyalım: Emre Can Dağlıoğlu
Nehna ekibini tanımaya devam ediyoruz. Nehna’nın kurucu ekibinden Emre Can, şu an Stanford Üniversitesi’nde tarih doktorası yapıyor, egemen olmayan toplumların tarihi üzerine kafa yoruyor ve Osmanlı İmparatorluğu son döneminde kapitalizm üzerine çalışıyor. Emre Can bu söyleşide akademik çalışmalarından, Nehna’ya nasıl katıldığından ve bu platformu gelecekte nerelerde gördüğünden bahsediyor. Biz susalım isterseniz, Emre Can konuşsun… Röportaj: Ferit Yuhanna Tekbaş Emre Can kardeşim, değerli okuyucularımıza ve halkımıza kendini tanıtabilir misin? 1986’da Ankara’da doğdum, bu şehirde büyüdüm. Yanlış bir tercih yaparak ODTÜ’de İşletme okudum. Henüz üniversiteyi bitirmeden bu işi yapmak istemediğimi anlamıştım, o yüzden mezun olduktan sonra her an tekrar akademik hayata dönmek için çabaladım. Önce İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler’de yüksek lisans eğitimi aldım, sonra da İngiltere’de enerji alanında master yaptım. Bu alanda iki yıl çalıştıktan sonra, bu kez tarih alanında çalışmak istediğime karar verdim ve BOTAŞ’taki işimi bırakıp İstanbul’a geldim. Burada iki yıl boyunca Agos gazetesinde ve çeşitli belgesel projelerinde çalıştım. Hedefime 2015 yılında ulaştım ve ABD’ye Clark Üniversitesi’nde doktora eğitimime başladım. 2018’de doktoraya Stanford Üniversitesi’nde devam etme şansını elde edince de bu üniversiteye geçtim. Kısaca bahsetmek gerekirse, şu anda Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kapitalizm üzerine çalışıyorum. Türkiye ve dünya sol tarihi üzerine kafa yormayı seviyorum ve egemen olmayan toplumların tarihi üzerine elimden geldiğince yazıyorum. Anne ve baba tarafın aslen Hataylı olmalarına rağmen sen Ankara’da doğup büyümüşsün. Bunun mutlaka bir nedeni ve öyküsü mevcuttur. Bunu bize anlatabilir misin? Annem Samandağlı, babam Sarılar’dan. Babam jeoloji mühendisi ve mezun olduktan sonra MTA’da işe başlıyor. Devlet memuru yani. Bu işten dolayı da annem ile babam evlendikten sonra 1981’de Ankara’ya taşınmışlar. Ben de bu şehirde doğdum, büyüdüm. Fakat geniş ailenin önemli bir kısmı Antakya’da yaşadığı için, benim orayla bağım hep canlı kaldı. Çocukluğumun tüm yaz aylarını Altınözü ile Samandağ arasında geçirdim. Yine de Ankara gibi artık farklı kimliklerin parmakla gösterilecek kadar az kaldığı bir şehirde Hıristiyan olarak büyümek ve yaşamak biraz farklı bir deneyim oldu. Tarih üzerinden aldığın eğitim mutlaka halkımıza da büyük bir yarar sağlayacaktır. Nehna platformunda halkımızın tarihi hakkında bir çalışmayı düşünüyor musun? Aslında modern dönem Antakya tarihi benim tarihçi adayı olarak ilgi alanlarımdan biri. Son döneme kadar tarihyazımındaki İstanbul odaklı bakış açısının hakimiyeti, taşra merkezlerine ve yerele yönelik ilginin önüne geçmiş durumdaydı. Ama bu son dönemlerde ciddi anlamda dönüştü, tarihyazımı yerel aktörleri, farklı unsurları ve çevreyi tarih özneleri olarak hesaba katan bir noktaya erişti. Fakat bu olumlu gelişmelere rağmen, toplumumuzun bu aktörleşmeden yeterli ölçüde nasibini alamadığını düşünüyorum. Antakyalı Ortodoksların iç çelişkileri, çatışmaları, sınıflaşmaları ve siyasi ve sosyal pozisyonlarıyla tarihyazımında özneleştirilmeye ve ete kemiğe büründürülmeye ihtiyacı var. Bu, tarihçiliğin de ihtiyacı. Buna yönelik, ben de Nehna’da ve kendi çalışmalarımda elimden geldiğince çaba harcamaya çalışıyorum. Senin derlediğin, bilhassa Nehna ekibinin merakla beklediği ve Kasım ayında yayınlanacak olan Arapların 1915’i kitabı hakkında kısaca bilgi verir misin? Arapların 1915’i, bir şekilde yedi yıldır üzerinde çalıştığım bir derleme. Kısaca, “Araplar”a ve Orta Doğu coğrafyasına Ermeni Soykırımı bağlamında bakan makalelerden oluşuyor. Benim dışımda, Hamit Bozarslan, Yiğit Akın, Nora Arissian, Samuel Dolbee, Anna Aleksanyan, Narine Margaryan, Victoria Abrahamyan, Keith Watenpaugh, Şule Can ve Rashid Khalidi gibi çok değerli akademisyenler bu konuda özgün içeriklere sahip çok kıymetli makaleler yazdılar. Bu proje, Ermeni Soykırımı üzerine var olan kaynakların bakış açısı olarak ötesine geçme fikriyle ortaya çıktı. Meseleyi sadece Türk-Ermeni meselesine indirgeyen literatürü aşarak, soykırımı Orta Doğu coğrafyasının kaderini değiştiren bir süreç olarak görmeyi ve göstermeyi amaçlıyor. 12 Kasım’da İletişim Yayınları’ndan çıkacak, umarım okuru bol olur. İkincisi, Türkçeye çevirdiğin İmparatorluktan sonra Dünyakurmak adlı yeni çıkan kitap hakkında biraz bahseder misin, içeriği tam olarak nedir? Bahsettiğin kitap, Adom Getachew’ün 20. yüzyıldaki özellikle Asya ve Afrika’daki sömürgesizleştirme sürecinin tarihine sunduğu şahane bir katkı. Bu sürecin altında yatan kendi kaderini tayin hakkının yüzyıl içerisinde anlamının ve içeriğinin nasıl değiştiğini inceliyor. Bunu yaparken Avrupa merkezli bir bakış açısını değil bu sürecin bizzat aktörü olan siyah entelektüeller ve devlet adamlarının söylemlerini temel alıyor. Kitapta gerçekten bir kez bile Türkiye kelimesi geçmese de Türkiye’nin 30’lardan 70’lere ve hatta bugünlere kadar gelen süreçte, özellikle sol fikriyatın dünyaya ne kadar entegre olduğunu ve aynı kaynaklardan beslendiğini görmek için eşsiz bir kaynak. Bu kitap da Runik Kitap’tan çıktı, aynı şekilde çokça okunmasını temenni ediyorum. Nehna projesine katılımın nasıl gerçekleşti ve buna destek vermeyi ne motive etti? Nehna’nın kurucu ekibine en son katılan kişiyim. Anna Maria, beni böyle bir oluşum kurma fikri olduğundan haberdar etti ve toplantılara dahil etti. Antakyalı Ortodoksların bir şekilde “Biz de varız” diyeceği bir platform veya kurum olması fikri beni hep çok heyecanlandırıyordu. Fakat açıkçası, böyle bir inisiyatifin bir araya gelebileceği; gelse bile bu kadar demokratik ve çoğulcu bir yapıda büyüyebileceğine hiç ihtimal vermezdim. Ama ilk toplantıda, senin kararlılığın ve diğer ekibin heyecanı beni bu dayanışmacı ortamda yer almaya ve bu fikre emek vermeye ikna etti. Bunun dışında, ben şimdiye kadar hayatım boyunca yeni tanıştığım insanlara Süryani veya Maruni olmadığımı, anadilimin Arapça olduğunu ama Hıristiyan olduğumu anlatmaya ciddi bir vakit harcadım. İnsanların sohbetin bu kısmına gelince “Evet, Nehna’dan biliyoruz sizin toplumu” diyebileceği gibi bir bilinirliğe ve farkındalığa erişmek için bu ekibe katıldım. Nehna’da editörlüğü Anna Maria’yla paylaşıyorsunuz. Tabii, bu görev belki platformun en önemli işlerinden biri. Bu görevin yanında, spesifik olarak tarih dışında, başka hangi konular üzerine Nehna platformunda çalışmalar yapmayı planlıyorsun? Nehna’yla ilgili fikirler bol ve çeşitli. Bizim de bunları kotaracak enerjimiz ve heyecanımız var. Antakyalı Ortodoksların tarihinin yanı sıra inancından kültürüne çok geniş bir alanda bir külliyat oluşturmayı amaçlıyoruz. Bunu yaparken, bir yandan Antakya’nın çokkültürlü yapısından besleneceğiz, bir yandan da dünyanın her yerine yayılmış toplumumuzu tanımaya ve tanıtmaya çalışacağız. Buna yönelik çok ciddi bir ihtiyaç, merak ve istek olduğunu site yayına başlayınca gelen olumlu tepkiler daha çok idrak etmemizi sağladı. Amaçlarımızı yerine getirmek için sıkı çalışıyoruz. Nehna çatısı altında ekip olarak yeni bir kitap yazma planı var mı? Belgesel, video içerik üretme ve podcast yayını gibi uzun dönemli planlardan birisi de bu. Bunun mümkün olması için elbette ki belirli bir yazı ve söyleşi külliyatına erişmemiz gerekiyor. Ondan sonrası da kendimizi daha iyi ifade edebilmenin yollarından birinin de yazıları belirli bir iskelete oturtarak kitaba dönüştürmek olduğunu düşünüyoruz. Bu konu gündeme geldiğinde genellikle şunları söylüyorum: “Neden olmasın?” Bu mülakat için sana diğer arkadaşlar ve okuyucularımız adına teşekkür eder, Nehna’da, eğitiminde ve hayatında başarılar dileriz. Ben de bu platformu kurma fikrini ve iradesini ortaya koyduğun için sana ve heyecanla ve hevesle bu fikri benimseyen ve hayata geçiren ekip arkadaşlarıma şükranlarımı sunuyorum.
- Yemek Kültürü Araştırmacısı Lokmanoğlu: “Antakya biyoçeşitliliğini kaybetmeye başladı”
Yasmina Şelfun Lokmanoğlu dört kuşak Mersinli, ailenin bir tarafından Rum Ortodoks, bir tarafından da Maruni. Lokmanoğlu’nun birçok şapkası var. Kendisi bir yemek kültürü araştırmacısı, Dünden Bugün’e Mersin Mutfağı kitabıyla tanınıyor. Aynı zamanda, Tarsus Slow Food’un başında, Akdeniz bölgesindeki Antakya dahil diğer Slow Food liderleriyle birlikte çalışmalar yapıyor ve bölgedeki geleneksel ürünlerin kaybolmaması için çaba sarfediyor. Lokmanoğlu’yla Mersin’deki Rum Ortodoks kültüründen, Slow Food’a, Antakya’nın bugün her zamankinden çok korunması gereken geleneksel üretim pratiklerine kadar birçok konuda konuştuk. Röportaj: Anna Maria Beylunioğlu Bildiğim kadarıyla birkaç kuşaktan beri Mersinli bir Hıristiyansınız, ayrıca Antakya ve onu çevreleyen Levant kültürüyle de bağınız var. Bu çerçevede biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Büyük dedemin babası Dimitri Nader, kardeşi Tannus’la 1840 yılında Süveyş Kanalı yapımı için kullanılacak uygun kerestelerin satışı ve yollanması için Trablusşam’dan Mersin’e gelmişler. O zamanlar Mersin bir köymüş. Aile hemen Grek Ortodoks Kilisesi’ni inşa etmiş ve bu kilise halen duruyor. Sadece büyük dedemin babasının ve kardeşinin adlarını yanlış tercüme etmişler. Dimitri, Mitri olmuş, Tannus da Tomris olmuş. Artık yapacak bir şey yok. Dimitri dedemiz, Mersin’in ilk kurulan belediyesinde başkan yardımcısıymış. Baba tarafım ise Maruni. Onlar da Beyrut ve Halep’ten gelmişler. Dedem Mülhem Selfun, Joseph Catoni’nin (Josef Katoni) acentasıydı. Gelen gemilerin İskenderun’da yüklemesi varsa gemiye biner, İskenderun’a gidermiş. Orada arsalarımız da vardı. Annemin nenesinin kardeşi de Barbur ailesine gelin gitmiş. Anneannem İtalyandı. Ben büyürken Mersin’de Hıristiyan nüfusu fazlaydı. Mahalleler vardı. Şehirde inanılmaz bir hoşgörü vardı. Büyükler birbirlerine “ata dostu” diye hitap ederlerdi. Dini bayramlarda herkes dini ne olursa olsun birbirini ziyaret eder, saygıda kusur etmezdi. Hatta 1950’lerde, ortak mezarı bile kabul ettikleri için Mersin Mezarlığı, herhalde dünyada ortak dinlere ait insanların yattığı tek mezar olarak anılır. Evet, Mersin’deki mezarlık farklı dinlere ayrılmış kısımlar barındırması açısından güzel bir örnek. Şu anda Mersin bölgesinde Tarsus Slow Food adlı oluşumun liderisiniz. Peki, Slow Food ne demek? Günümüzün dünyasında neden önemli? Biraz anlatabilir misiniz? Slow Food, herkes tarafından yavaş gıda olarak bilinse de, aslında çevreyi koruma amaçlı, merkezi İtalya olan uluslararası bir ağdır. Bugün dünyada sürdürülen konvansiyonel gıda üretim şekline karşıdır. Çünkü bu açgözlü üretim şekli, ormanları bitirdi, suları kirletti, toprağı bitirdi. Slow Food, atalık tohum ve yerinde üretimi savunur. Kendi ekolojisinde yetişen bitki dayanıklıdır. Bitkiyi veya hayvanı korumak için lüzumsuz bir efora gerek yoktur. Ekilen ürünler asırlardır yaşadığı topraklara adaptedir. Slow Food üç ayaktan bahseder: Biyoçeşitlilik, eğitim ve farkındalık. “Bizim gıdamız, bizim gezegenimiz ve bizim geleceğimiz” der. Gelecek nesillere sağlıklı, yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için de Slow Food felsefesini benimsememiz gerekir. Yasmina Şelfun Lokmanoğlu ve Yeryüzü Pazarı Tarsus Lideri Fuat Togo Peki, Tarsus Slow Food ne zaman kuruldu? Bölgede ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? 2019 yılında 50 kişiyle kurduk. Her sene biyoçeşitliliğimizi koruma amaçlı projeler yapıyoruz. İlk sene üzüm, buğday, zeytin ve süt ürünleri üzerine bir araştırma yaptık. Silifke, Gülnar bölgesinde sarı buğday bulduk. Üzüm çeşitlerimizi tespit ettik. Bunu dijital bir haritayla paylaşacağız. Sarı ulak zeytini üzerine bir çalışma yaptık, halen yapıyoruz. Kaybolmuş bir peynir cinsi olan kızıl tort peynirini tekrar ortaya çıkardık ve Mersin’e tanıttık. Bu sene arıları korumak için bir projeye başladık. Mülteci krizine dikkat çekmek için dev kukla Amal’ı ağırladık. Amal, Gaziantep’ten başlayan yolculuğuna Adana ve Tarsus’a gelerek devam etti. Biz onu Yeryüzü Pazarı’nda ağırladık. Ona Manchester’a müzeye konmak üzere Tarsus’u anlatacak hediyeler verdik. Tarsus Yeryüzü Pazarı’nı da Tarsus Belediyesi, Tarsus Ticaret Odası, Tarsus Ticaret Borsası ve Tarsus Ziraat Odası’nın ortaklığında kurduk. Bu pazarı da Slow Food’un felsefesine uygun sürdürüyoruz. Üreticiyi eğitiyoruz, satın alanlarda da farkındalık yaratıyoruz. Kasım 2021’de Erdemli’de bir bal ormanı açacağız. Bahçeşehir Mezitli Anaokulu’yla protokol imzaladık. Çocuklara bir yıl Slow Food eğitim kitiyle haftada bir eğitim verilmesini sağlayacağız. Ne kadar değerli çalışmalardan bahsettiniz! Bildiğim kadarıyla Slow Food Akdeniz olarak da diğer bölgelerin Slow Food ekipleriyle ortak çalışmalarınız oluyor. Ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz? Ortak paydada aşçıların eğitimi ve zeytincilerin daha fazla yerel türleri tercih etmeleri konusunda çalışıyoruz. Bir internet sitemiz var. Burada atıksız mutfak üzerine yazılar paylaşılıyor. Biz Tarsus olarak kurduk. Adana, Antakya, Antalya ve Mersin Slow Fish de bu grupta. Yasmina Şelfun Lokmanoğlu, Antakya Slow Food Lideri Kenan Yurttagül ve Lemye Şahin ile birlikte Levant bölgesine ilginiz olduğunu ve Antakya Slow Food’la da beraber çalışmalar yürüttüğünüzü biliyorum. Ben de Antakyalıyım. Antakya halkı geleneklerine önem veren bir halk. Yemek ve kimlik ilişkisi Antakya’ya geldiğinizde sanki daha da güçlü bir hal alıyor. Katılır mısınız? Ben bir yemek araştırmacısıyım. Antakya “bereketli hilal”in bir parçası ve İpek Yolu üzerinde. Bölgemizdeki birçok gıda bize Antakya üzerinden gelmiş. Artı, Antakya halkı çok gelenekselci, bugüne kadar başta yetiştirdikleri ve işledikleri ürünlere sadık kalmışlar. Bu ürünleri nesilden nesile aktarmışlar. Antakya’ya gelince ve sokaklarında yürüyünce kaybettiğim şehir kültürümü hatırlıyorum. Birçok araştırma için de bir hazine. Zaten Antakya Slow Food lideri Kenan Yurtagül tam bir Antakya sevdalısı, keza yardımcısı Lemiye Şahin ve sen de öylesin. Tarsus ve Antakya ikisi de antik şehir. Benzerlikleri de çok. Ortak çalışmalar çok keyifli oluyor. Ortak yaptığımız bir çalışma da biber salçasıydı. Burada Altınözü biberini keşfettim. Salçanın nasıl bütün bölgeye yayıldığı hikayesini bulduk. Bizim bölgede salça kullanılmazken, 1970’lerde bazen evlilik yoluyla, bazen de göçle salça bizim mutfağımıza sizden gelmiş. İyi ve temiz gıdaya ulaştıkları için Antakya mutfağının lezzetiyle de övünür Antakyalılar. Bir Slow Food temsilcisi olarak bölgedeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleneksel üretim şekillerinde bir bozulma var mı? Varsa bu süreç nasıl geriye döndürülebilir? Son olarak, Slow Food felsefesinin Antakya’ya bu anlamda katkısı ne olabilir? Antakya birkaç yıl evveline kadar iyi, temiz gıda için ideal bir yerdi. Bir de UNESCO Gıda Mirası listesinde. Amik Ovası gibi zengin bir bölgede tarım ve hayvancılık yapılıyor. Ama maalesef bu bozulmaya başlamış. Yerel Yönetim Kanunu’nun değişmesi ve 6360 sayılı Belediye Kanunu’yla kırsal yerlerin şehre dahil edilmesi, Türkiye’nin birçok yeri gibi Antakya’yı da etkilemiş. Slow Food’un ayaklarından biri olan biyoçeşitliliğini kaybetmeye başlamış. Sanki hayvancılık eskisi gibi popüler değil. Yer yer kendi zeytin türünden olmayan Gemlik türünü ekmişler. Bunun hemen durdurulması için önlemler alınmalı. Özellikle Antakya yemeklerinde başrolü oynayan zeytinin türlerinin asla ve asla kaybolmaması lazım. Unutmayalım ki, zeytininin kalitesini yaptığı mercimekli pilav ve mamülle ölçen bir ahaliden bahsediyoruz! Keza süt ürünleri! Uzun Çarşı’da peynir pazarı olan bir kent. Antakya’nın en büyük özelliği asla geleneksel tarımdan kopmamasıydı. Çoğu Antakyalı, Antakya dışına göç etse de tarlalarını, bahçelerini korudular. Her işledikleri ürünü ertesi sene aynı titizlikle daha iyi yapmak için uğraştılar. Bunu Mersin’deki Hıristiyanlarda göremezsin. Bizimkiler 1940’lardan sonra artık topraktan uzaklaştılar ve lojistik sektöründe varlıklarını sürdürdüler. Benim Antakyalılara tavsiyem, küçük üreticilikten ve artizan ürünlerinden vazgeçmemeleri. Kolaya kaçmadan eski usul üretime devam etmeleri. Çünkü Antakya bu şekilde bugüne geldi, bundan sonra da bu şekilde devam etmeli.
- Samandağ Titus Tüneli
Tünel uzun, ışık kamaştırıcı Yine de takip ettim, Yaprak döner diye. Göz gördü, kamaştırıcı değil, Et yorgundu, Günün sona ermesini umuyordu. Su aktı soğuk ve ıslak, Yağdı duygusallık kalbimin içine doğru. Yaradılışı gördüm, taşın yönünde, Azizlerin aynı gidişi ile. Seyahatlerinin sonunda verdikleri müjdelenen incil, Huzuru kendilerince buldular, Almanca’dan çeviren Ferit Sağ
- “Das griechische Waisenhaus war eine Art Mikrokosmos für uns”
Janet Uyar, die Autorin des Buches “Warte, bis die Granatapfelbäume blühen”, in dem sie die Geschichte ihrer Familie über vier Generationen erzählt, ist aus Samandağ. Mit Frau Uyar haben wir über den Prozess des Schreibens des Buches, über Samandağ, wo sie die ersten fünf Jahre ihrer Kindheit verbrachte, und über die Zeit die sie im griechischen Waisenhaus in Istanbul verbracht hatte gesprochen. Interview: Ferit Yuhanna Tekbaş Könnten Sie sich unseren Lesern, die Sie nicht kennen, vorstellen, und haben Sie noch einen anderen Beruf außer dem Schreiben? Wie haben Sie Ihr Interesse am Schreiben entdeckt? Ich bin 1961 in Samandag Türkei geboren. 1974, mit 13 Jahren bin ich allein nach Deutschland gereist. Meine Mutter lebte schon seit sieben in Deutschland. Ich habe zuerst eine Ausbildung als Industriekauffrau absolviert, später habe ich Sozialwissenschaften studiert und arbeite aktuell als Sozialpädagogin in Wiesbaden. Ich habe zwei erwachsene Kinder und vier Enkelkinder. Ich habe als Kind viel gelesen, besonders die griechischen Sagen haben mich sehr fasziniert. Wir hatten in der Klosterschule eine Riesenbibliothek und wann immer ich konnte, habe ich mich dahin verzogen und gelesen. Das Lesen vertrieb meine Einsamkeit. In der 3.Klasse gab es ein Schreibwettbewerb in der Schule und ich habe den 1. Preis bekommen. Ich kann heute nicht mehr sagen, was das Thema war, aber dass ich ziemlich überrascht war. Später mit 12 – 13 habe ich angefangen Tagebuch zu schreiben und kleine Gedichte. Das Schreiben half mir meine innere Welt und Gedanken zu sortieren. Erst viel später, mit über 40 Jahren kam der Wunsch auf einen Roman zu schreiben. Sie haben ein auf Deutsch geschriebenes Buch „Warte, bis die Granatapfelbäume blühen“ dass wir ins Türkische übersetzen können als “Nar ağaçları çiçek açana kadar bekleyin”. Können Sie uns etwas über Ihren Prozess beim Schreiben dieses Buches erzählen? Wie ist die Idee zu dem Buch entstanden? Ich habe wie so viele junge Frauen aus der Türkei früh geheiratet und sehr schnell zwei Kinder bekommen. Dabei war ich selbst noch sehr jung, unreif und unerfahren. Ich habe die Entscheidung meiner Mutter nie hinterfragt das war halt so, Punkt. Nach ein paar Jahren habe ich gemerkt, dass irgendetwas mit mir, mit meinem Leben nicht stimmte. Ich war schnell überfordert mit den Kindern, mit der Arbeit mit meinem Mann. Ich wurde schnell wütend konnte mir aber nicht erklären warum. Viel später als ich mit einer Therapie begann, erfuhr ich, dass der Schlüssel in meiner Kindheit lag. Inzwischen hatte ich mich scheiden lassen und war als alleinerziehende Mutter allein für meine Kinder verantwortlich. Ich war sehr überfordert mit dieser Aufgabe. Meine Familie hat diesen Schritt nie verstanden und auch nicht akzeptiert. So etwas ist noch nie in ihrer Generation vorgekommen, das war für sie ein Schock, insbesondere für meine Mutter. Als meine Kinder ausgezogen waren und deren Lebensverlauf sich schwierig gestaltete, erlaubte ich mir über mein Leben nachzudenken. Ich habe angefangen viel zu schreiben. Mir Fragen zu stellen, warum mein Leben so verlaufen ist, warum ich trauerte, warum ich in Melancholie verfiel oder gar depressiv wurde. Ich habe viel gelesen und mit Menschen, die mir nah standen, gesprochen und bin wieder in Therapie gegangen. Ich habe gemerkt, dass das Schreiben und das Beschreiben meiner Gefühle und das Erforschen meiner Geschichte, unsere Geschichte mir dabei half mich, meine Mutter, meine Familie und die Gesellschaft, in der ich aufgewachsen bin, besser zu verstehen. Schreiben war sozusagen wie Therapie aber auch Befreiung für mich. 2010 habe ich mit dem Schreiben angefangen, 2015 wurde das Buch veröffentlicht. Ich schreibe aber seit meinem 14 Lebensjahr Tagebuch, immer wieder mit Unterbrechungen. Wenn es mir gut geht, schreibe ich weniger. Für unsere Leser, die das Buch bisher nicht gelesen haben, können sie uns eine kleine Zusammenfassung über den Inhalt erzählen? Es geht um die Geschichte von 4 Generationen. Ich habe immer sehr gerne zugehört, wenn Großvater von seinen Eltern erzählte von seinem Vater, vom Krieg. Mein jüngerer Bruder, der bei meinem Großvater großgeworden ist, hat mir viel Material geliefert, auch meine Mutter und mein Onkel. Mein Großvater hat viel gelesen, viel erzählt vom Krieg und wie sein Vater vor dem Ersten Weltkrieg geflohen ist und was mit dem Christen im Krieg passiert ist. Er hat von der Vertreibung (Techir) erzählt. Das hat mich unglaublich interessiert und ich habe mich auf die Suche begeben nach entsprechender Literatur. Nach und nach ist in mir der Wunsch entstanden, meinen Großeltern und Urgroßeltern insbesondere den Frauen ein Gesicht zu geben, ihre Geschichte zu erzählen, damit sie nicht verloren gehen und die nächste Generation davon erfährt und sich selbst auch besser versteht. Wie heißt es so schön „wer seine Geschichte kennt, kann seine Zukunft besser gestalten“. Oder „wer seine Geschichte nicht erzählen kann ist verdammt sie zu wiederholen“. In der Regel wurde Ihr Buch sehr gelobt, aber natürlich gibt es auch kritische Stimmen. Mit welcher Art von Kritik sind Sie konfrontiert worden? für viele Leserinnen war es schwierig, die vielen Namen und fremde Orte auseinanderzuhalten. Sie hätten sich gewünscht, dass ich bereits am Anfang des Buchs das Genogramm platziert hätte und nicht am Ende. Einige Leser:innen ,die sich in diesem Buch wiedererkannten denen aber einige Passagen nicht gefielen, haben es zwar nicht offen kommuniziert, aber beispielsweise beim Anbieter Amazon mit nur einem Stern bewertet. Ehrlich gesagt, habe ich mich auch darüber gefreut. Eine türkische Frau hat mir sogar vorgeworfen, dass ich die Türkei diskreditiert habe. Ich antworte dann: Wenn wir nicht in der Lage sind Missstände aufzudecken und anzuprangern kann es niemals eine Veränderung geben. Manche Menschen fühlen sich persönlich angegriffen, wenn ich gesellschaftliche Missstände kritisiere. Solchen Menschen fehlt es an Selbstreflexion und Selbstwertgefühl. Es geht nicht immer darum alles gut darzustellen, sondern auch darum Normen, Traditionen und Sitten zu hinterfragen und im Hinblick auf ihren Nutzen und emanzipatorischen Wert für die heutige Zeit zu überprüfen. Die Leser aus Ihrer Heimat Antakya – Samandag, sind wahrscheinlich fasziniert von Ihrer Beschreibung von Samandag und Ihrer Kindheit. Wie sehr spiegelte sich der Samandag Ihrer Kindheit in dem Buch wider? Haben Sie irgendwelche Kindheitserinnerungen außerhalb des Buches, an die Sie sich erinnern und die Sie mit uns teilen möchten? Haben Sie noch Verwandte und Kontakte in Samandag? ich habe die ersten 5 Jahre meiner Kindheit in Samandag verbracht. Es war für mich eine paradiesische Kindheit, die durch den Tod meines Vaters ein jähes Ende fand. Das war für die ganze Familie sehr traumatisch, insbesondere für uns Kinder. Sicherlich habe ich meine Kindheit also die ersten 5 Jahre in meiner Fantasie sehr idealisiert, aber auch der Literatur geschuldet. Es geht ja in der Literatur darum, einen spannenden Handlungsstrang zu spinnen und der Geschichte ein dramatisches Gerüst zu geben. Dadurch werden Geschichten lebendiger, nachvollziehbarer und interessanter. Ja, ein paar Cousin und Cousinen leben in Samandag. In Ihrem Buch wird erwähnt, dass Sie in einem griechischen Waisenhaus auf den Inseln von Istanbul gelebt haben. Wann sind Sie nach Istanbul gekommen? Wir würden gerne Ihre Geschichte hören, bis Sie in das griechische Waisenhaus kamen? ich bin 1966 nach Istanbul zu den Prinzeninseln gebracht worden. Ich war damals 5 Jahre alt, also wenige Monate nachdem mein Vater gestorben war, wurden mein Bruder und ich auf die Prinzeninseln gebracht. Wie schon oben beschrieben, hatte ich bis dahin eine sorglose Kindheit. Mein Vater war ein besonderer Mensch. Er ist viel gereist durch seine Arbeit. Meine Mutter hat uns Kinder versorgt und gut behütet. Überbehütet. Wir Kinder waren frei, durften draußen spielen mit allen Cousins und Cousinen, wir waren gut ernährt, sind ständig in der Natur rumgesprungen, haben einfach eine unbeschwerte Kindheit genossen. Wir kannten wenig Verbote. Wir haben so lange auf den Feldern gespielt, bis wir von unseren Müttern zum Essen gerufen wurden. Es gab keinen Kindergarten oder sowas ähnliches und niemanden der ständig aufpasste. Gab es andere Antakyaner im griechischen Waisenhaus (und später in der griechischen Schule, wenn Sie dort waren)? Hatten Sie irgendwelche Kontakte zu ihnen oder zu den Griechen in Istanbul? Wir hören oft, dass die erste Generation, die nach Istanbul kam, keinen Kontakt zu den Griechen in Istanbul hatte. Wie war Ihre Erfahrung? naja, wir waren ja in so einer Art Klosterschule, also sehr abgeschieden von den anderen Bewohner der Insel. Das war eine Art Mikrokosmos für uns. Wir kannten nur die anderen Kinder und die Erzieher:innen. Mit den griechischen Kindern haben wir selbstverständlich auch Kontakt gehabt, zwangsläufig. Ja es gab auch andere Kinder aus Antakya oder Samandag aber diese kannte ich nicht von früher. Haben Sie Griechisch gelernt? Natürlich, ich habe ja 5 Jahre die griechische Schule besucht und habe alle Fächer auf Griechisch gehabt, Türkisch und Französisch hatte ich als Fremdsprache. Da ich schon als Kind bereits drei, vier Sprachen konnte, fällt es mir heute sehr leicht mich in anderen Sprachen hineinzuversetzen und sie zu lernen. Warum sind Sie nach Deutschland gegangen? Welche Art von Prozess hat sich entwickelt? Wenn Sie über unsere Gesellschaft in Deutschland und ihre Beziehungen zueinander nachdenken, gibt es da Ihrer Meinung nach Ähnlichkeiten und Unterschiede zur Türkei? Meine Mutter ist nach dem Tod meines Vaters 1968 als Gastarbeiterin nach Deutschland zunächst nach Bremerhaven und später nach Dortmund gekommen. Ich denke es waren wirtschaftliche Gründe aber auch die Hoffnung auf eine bessere Zukunft für die Kinder. Ich denke die wesentlichen Unterschiede sind die Art und Weise wie wir miteinander leben. In Deutschland wird eher darauf Wert gelegt ein Individuum zu sein, Selbstverwirklichung, Meinungsvielfalt, seinen eigenen Weg gehen, sagen wir mal egoistisch zu sein wobei das nicht immer negativ zu bewerten ist. in der Türkei wird mehr auf den familiären Zusammenhalt wert gelegt, das soziale Miteinander, Respekt vor dem Älteren und Traditionen und Normen sowie die Religion wird hochgehalten. Wenn man sich in der Diaspora befindet, gewinnen Rituale, die mit der eigenen Kultur zusammenhängen (wie Sprache, Religion, Essen und Musik), an Bedeutung. Was ist Ihrer Meinung nach das einflussreichste und unverzichtbarste Element unserer Kultur? Haben Sie irgendwelche Traditionen von unserer Kultur und pflegen Sie diese Traditionen auch zu Hause? Ich denke wir werden von den Werten und Nomen geprägt, die in unserer Kindheit vorgeherrscht haben Diese Werte haben mich natürlich stark geprägt. Werte wie z.B. ein guter Mensch zu sein, Gut und Böse zu unterscheiden oder ganz einfache Dinge wie nicht lügen nicht stehlen ein wahrhaftiger Mensch zu sein. Ich liebe Gastfreundschaft und pflege diese Tradition seit Jahren. Ich mag es Freunde und Familie einzuladen und gemeinsam zu speisen, zu unterhalten, zu lachen. Es macht einfach große Freude miteinander Zeit zu verbringen. Solche Momente erfüllen mich sehr und bereichern mein Leben. Es gibt ein arabisches Sprichwort: Alleine essen ist wie alleine sterben. Ich glaube, da ist was dran. Das hat mich natürlich alles geprägt. Ich denke das sind universelle Werte. Für mich ist es wichtig zu wissen, woher ich komme, meine Geschichte nicht zu vergessen und sie an meine Kinder und Enkelkinder weiterzugeben. Gibt es neue Buchprojekte, an denen Sie gerade arbeiten? Die letzten 5 Jahre habe ich studiert und nebenbei gearbeitet, daher hatte ich keine Zeit. Ich schreibe hin und wieder kleinere Texte, Gedichte und über Dinge, die mich beschäftigen. Aber tatsächlich habe ich eine Idee für ein Projekt. Ich arbeite aktuell in Vollzeit und muss ja irgendwie auch Geld verdienen. Für das Schreiben habe ich also kaum Zeit. Vielleicht in 4 – 5 Jahren. Wird Ihr Buch “Warten, bis die Granatapfelbäume blühen” ins Türkische übersetzt werden? Darüber habe ich noch nicht nachgedacht. Es kommt auf die Nachfrage an. Aber meine Tochter, die fließend Spanisch spricht und auch Übersetzungsarbeiten macht möchte mein Buch in Spanisch übersetzen. Wenn sich eine Gelegenheit ergibt, würde ich es wahrscheinlich auch auf türkisch übersetzen lassen. Mein türkisch reicht leider dafür nicht aus.
- “Rum Yetimhanesi bizim için bir mikrokozmos gibiydi”
Dört nesil aile tarihini anlattığı, Almanca basılan Nar ağaçları çiçek açana kadar bekleyin kitabının yazarı Janet Uyar bir Samandağlı. Uyar’la kitap yazım sürecini, çocukluğunun ilk beş yılının geçtiği Samandağ’ı, İstanbul Rum Yetimhanesi’nde geçirdiği yılları konuştuk. Röportaj: Ferit Yuhanna Tekbaş Sizi tanımayan okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız, yazarlık dışında başka bir mesleğiniz var mı? Yazmaya olan ilginizi nasıl keşfettiniz? 1961 yılında Samandağ’da doğdum. 1974 yılında, 13 yaşındayken tek başıma Almanya’ya gittim. Annem yedi yıldır Almanya’da yaşıyordu. Önce endüstri memuru olarak eğitim aldım, daha sonra sosyal bilimler okudum ve şu anda Wiesbaden’de sosyal pedagog olarak çalışıyorum. İki yetişkin çocuğum ve dört torunum var. Çocukken çok okurdum, özellikle Yunan destanları beni çok etkilerdi. Manastır okulunda büyük bir kütüphanemiz vardı ve fırsat buldukça oraya gidip kitap okurdum. Okumak yalnızlığımı giderdi. Üçüncü sınıftayken okulda bir yazı yarışması vardı ve ben birincilik ödülünü kazandım. Bugün konunun ne olduğunu söyleyemem ama oldukça şaşırdım. Daha sonra, 12-13 yaşlarındayken günlükler ve küçük şiirler yazmaya başladım. Yazmak iç dünyamı ve düşüncelerimi düzene sokmama yardımcı oldu. Ancak çok sonraları, 40 yaşımı aştığımda bir roman yazma arzusu duydum. Almanca Warte, bis die Granatapfelbäume blühen adlı bir kitabınız var, Türkçeye “Nar ağaçları çiçek açana kadar bekleyin” diye çevirebiliriz. Bize bu kitabı yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Kitap fikri nasıl ortaya çıktı? Türkiye’den gelen pek çok genç kadın gibi ben de erken evlendim ve çok kısa sürede iki çocuk sahibi oldum. Ben de henüz çok genç, olgunlaşmamış ve deneyimsizdim. Annemin kararını hiçbir zaman sorgulamadım. Durum böyleydi, nokta. Birkaç yıl sonra bende, hayatımda bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettim. Çocuklar ve kocamla ilgili yaptığım işlerden çok çabuk bunaldım. Hemen sinirlenirdim ama nedenini açıklayamazdım. Çok sonraları, terapiye başladığımda, sebeplerinin çocukluğumda yattığını öğrendim. Bu arada boşanmıştım ve bekar bir anne olarak çocuklarımdan tek başıma sorumluydum. Bu görev beni çok bunaltmıştı. Ailem bu yaptığımı hiçbir zaman anlamadı ya da kabul etmedi. Onların kuşağında böyle bir şey daha önce hiç olmamıştı. Bu onlar için, özellikle de annem için bir şoktu. Çocuklarım evden taşındığında ve hayatlarının gidişatı zorlaştığında, hayatım üzerine düşünmek için kendime izin verdim. Çok daha fazla yazmaya başladım. Kendime hayatımın neden böyle gittiğine, neden yas tuttuğuma, neden melankoliye düştüğüme ve hatta depresyona girdiğime dair sorular sordum. Çok okudum, yakınımdaki insanlarla konuştum ve terapiye geri döndüm. Duygularımı yazıya dökmenin, anlatmanın ve tarihimi, tarihimizi keşfetmenin kendimi, annemi, ailemi ve içinde büyüdüğüm toplumu daha iyi anlamama yardımcı olduğunu fark ettim. Yazmak benim için hem terapi hem de özgürleşme gibiydi. Yazmaya 2010 yılında başladım ve kitap 2015 yılında yayımlandı. Ama 14 yaşımdan beri ara ara günlük yazıyorum. İyi hissettiğimde daha az yazıyorum. Kitabı henüz okumamış okuyucularımız için içerik hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Dört neslin tarihi hakkında. Büyükbabamın ailesi, babası ve savaş hakkında konuşmasını dinlemekten her zaman keyif almışımdır. Büyükbabamla birlikte büyüyen küçük kardeşim, annem ve dayım gibi bana pek çok malzeme sağladı. Büyükbabam çok okurdu, savaş, babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan nasıl kaçtığı ve savaşta Hıristiyanlara ne olduğu hakkında çok şey anlattı. Sürgünü (Tehcir) anlattı. Bu konu inanılmaz ilgimi çekti ve ilgili literatürü araştırmaya başladım. Yavaş yavaş içimde büyükanne ve büyükbabalarıma, özellikle de kadınlara bir suret kazandırma, onların hikayelerini anlatma arzusu doğdu. Bu hikayeler kaybolmasın, bir sonraki nesil bunları öğrensin ve kendini daha iyi anlasın istedim. Ne demişler, “tarihini bilen geleceğini daha iyi şekillendirir”. Ya da “hikayesini anlatamayanlar onu tekrar yaşamaya mahkumdur”. Kitabınız çok övüldü, fakat elbette eleştirel sesler de var. Ne tür eleştirilerle karşı karşıya kaldınız? Birçok okuyucu için çok sayıda isim ve yabancı yer isimlerini ayırt etmek zordu. “Keşke genogramı kitabın sonuna değil de başına koysaydın” dediler. Bu kitapta kendilerini tanıyan ancak bazı bölümleri beğenmeyen bazı okuyucular bunu açıkça belirtmemişler ama örneğin Amazon’da sadece bir yıldız vermişler. Dürüst olmak gerekirse, ben de bundan mutluluk duydum. Hatta bir Türk kadın beni Türkiye’nin itibarını zedelemekle suçladı. O zaman şöyle cevap veriyorum: Sorunları ortaya dökemez ve kınayamazsak, asla değişim olamaz. Toplumsal sıkıntıları eleştirdiğimde bazı insanlar kendilerini kişisel saldırıya uğramış hissediyor. Bu tür insanlar özdüşünüm ve özsaygıdan yoksundur. Her zaman her şeyi iyi sunmak değil, aynı zamanda normları, gelenekleri ve görenekleri sorgulamak ve bunları bugün için yararlılıkları ve özgürleştirici değerleri açısından incelemek gerekir. Memleketiniz Antakya-Samandağ’dan gelen okurlar, Samandağ’ı ve çocukluğunuzu anlatışınızdan muhtemelen etkilenmişlerdir. Çocukluğunuzun Samandağ’ı kitaba ne kadar yansıdı? Kitap dışında hatırladığınız ve bizimle paylaşmak istediğiniz çocukluk anılarınız var mı? Çocukluğumun ilk 5 yılını Samandağ’da geçirdim. Benim için cennet gibi bir çocukluktu ve babamın ölümüyle aniden sona erdi. Tüm aile için, özellikle de biz çocuklar için çok travmatikti. Çocukluğumu, ilk 5 yılımı hayal gücümde kesinlikle idealize ettim ama bu aynı zamanda edebiyattan da kaynaklanıyordu. Edebiyat, heyecan verici bir olay örgüsü oluşturmak ve hikayeye dramatik bir çerçeve kazandırmaktır. Bu, hikayeleri daha canlı, anlaşılır ve ilginç hale getirir. Samandağ’da hala akrabalarınız ve bağlantılarınız var mı? Evet, birkaç kuzenim Samandağ’da yaşıyor. Kitabınızda İstanbul Adalar’da bir Rum Yetimhanesi’nde yaşadığınızdan bahsediyorsunuz. İstanbul’a ne zaman geldiniz? Rum Yetimhanesi’ne gelene kadar neler yaşadınız? 1966 yılında İstanbul’a, Adalar’a götürüldüm. O zamanlar 5 yaşındaydım, babamın ölümünden birkaç ay sonra kardeşimle birlikte Adalar’a götürüldük. Yukarıda anlattığım gibi, o zamana kadar kaygısız bir çocukluk geçirdim. Babam özel bir insandı. İşi nedeniyle çok seyahat etti. Annem biz çocuklarla ilgilendi ve bize çok iyi baktı. Aşırı korumacıydı. Biz çocuklar özgürdük, tüm kuzenlerimizle dışarıda oynamamıza izin verilirdi, iyi beslenirdik, her zaman doğada zıplardık, sadece kaygısız bir çocukluğun tadını çıkarırdık. Çok az yasak vardı. Annelerimiz bizi yemeğe çağırana kadar tarlalarda oynardık. Anaokulu ya da benzeri bir yer yoktu ve bize göz kulak olacak kimse de yoktu. Rum Yetimhanesi’nde ve daha sonra siz oradayken Rum Okulu’nda başka Antakyalılar da var mıydı? Onlarla ya da İstanbul’daki Rumlarla herhangi bir temasınız oldu mu? İstanbul’a gelen ilk neslin İstanbul’daki Rumlarla hiçbir teması olmadığını sık sık duyuyoruz. Sizin deneyiminiz neydi? Bir tür manastır okulundaydık, bu yüzden adanın diğer sakinlerinden çok izole edilmiştik. Bizim için bir tür mikrokozmos gibiydi. Sadece diğer çocukları ve öğretmenleri tanıyorduk. Tabii ki, kaçınılmaz olarak Rum çocuklarla da temasımız oldu. Evet, Antakya’dan ya da Samandağ’dan gelen başka çocuklar da vardı ama onları daha önceden tanımıyordum. Yunanca öğrendiniz mi? Tabii ki, 5 yıl boyunca Rum Okulu’na gittim ve tüm dersleri Yunanca aldım, yabancı dil olarak Türkçe ve Fransızcam vardı. Çocukken zaten üç ya da dört dil bildiğim için, bugün başka dillerin içine girmek ve onları öğrenmek benim için çok kolay. Almanya’ya neden gittiniz? Ne tür bir süreç gelişti? Almanya’daki toplumumuzu ve birbirleriyle olan ilişkilerini düşündüğünüzde, Türkiye’yle benzerlikler ve farklılıklar olduğunu düşünüyor musunuz? Babam öldükten sonra 1968’de annem misafir işçi olarak Almanya’ya geldi, önce Bremerhaven’e sonra da Dortmund’a. Sanırım ekonomik nedenlerden dolayı ama aynı zamanda çocukları için daha iyi bir gelecek umduğu için. Bence temel farklılıklar birbirimizle yaşama şeklimiz. Almanya’da birey olmaya, kendini gerçekleştirmeye, fikir çeşitliliğine, kendi yolunda gitmeye, benmerkezci olmaya daha fazla vurgu var ama bu her zaman olumsuz bir şey değil. Türkiye’de aile bütünlüğüne, sosyal etkileşime, büyüklere saygıya daha fazla önem veriliyor, gelenek ve normların yanı sıra dine de sahip çıkılıyor. Diasporada olduğunuzda, kendi kültürünüzle ilgili ritüeller (dil, din, yemek ve müzik gibi) daha önemli hale geliyor. Sizce kültürümüzün en etkili ve vazgeçilmez unsuru nedir? Kültürümüzden gelen herhangi bir geleneğiniz var mı ve bu gelenekleri evde sürdürüyor musunuz? Çocukluğumuzda hakim olan değerler ve isimler tarafından hayatımızın şekillendirildiğimizi düşünüyorum. Bu değerler elbette beni çok etkiledi. İyi bir insan olmak, iyiyi kötüden ayırt etmek gibi değerler ya da yalan söylememek, çalmamak, dürüst bir insan olmak gibi çok basit şeyler… Misafirperverliği seviyorum ve yıllardır bu geleneği sürdürüyorum. Arkadaşlarımı ve ailemi davet etmeyi, birlikte yemek yemeyi, konuşmayı ve gülmeyi seviyorum. Birlikte vakit geçirmek büyük bir zevk. Böyle anlar çok tatmin edici ve hayatımı zenginleştiriyor. Bir Arap atasözü vardır: Yalnız yemek, yalnız ölmek gibidir. Sanırım bu doğru. Elbette tüm bunlar beni şekillendirdi. Bunların evrensel değerler olduğunu düşünüyorum. Benim için nereden geldiğimi bilmek, tarihimi unutmamak ve bunu çocuklarıma ve torunlarıma aktarmak önemli. Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni kitap projeleri var mı? Son 5 yıl hem okudum hem de yarı zamanlı çalıştım, bu yüzden zamanım olmadı. Arada sırada daha küçük metinler, şiirler ve beni meşgul eden şeyler hakkında yazıyorum. Ama aslında bir proje için bir fikrim var. Şu anda tam zamanlı çalışıyorum ve bir şekilde para kazanmak zorundayım. Bu yüzden yazmaya pek vaktim olmuyor. Belki 4 – 5 yıl içinde. Kitabınız Türkçeye çevrilecek mi? Bunu henüz düşünmedim. Bu talebe bağlıdır. Ancak akıcı bir şekilde İspanyolca konuşan ve çeviri işleri de yapan kızım kitabımı İspanyolcaya çevirmek istiyor. Fırsat olursa, muhtemelen Türkçeye de tercüme ettirmek isterim. Fakat ne yazık ki Türkçem bunun için yeterince iyi değil.
- Sahadan Notlar – “Mersin’de Hıristiyanlar mı var?”
Yüksek lisans tezim için konu belirleme zamanı gelip çattığında, aklımda doğup büyüdüğüm Mersin’le ilgili bir araştırma konusu seçmek vardı. Ancak, ne çalışmak istediğimi tam olarak bilmiyordum. Öncelikli amacım Mersin ile toplumsal cinsiyeti birleştiren bir konu bulmaktı ama nasıl bir konu seçmem gerektiği konusunda kararsızdım. Biraz düşündükten sonra, kurulduğu günden beri nüfusu göçlerle şekillenmiş bir kent olan Mersin’in eski yerlilerinin sayısının gitgide azaldığı aklıma geldi. Mersin’in geçmişini bilen az sayıda insan vardı artık. 1937 Tarsus doğumlu anneannemin anlattığı, Halkevi binasının dışındaki Atatürk heykelinin hemen önünden denizin geçtiği, şehrin göbeğinden denize girilen Mersin’i bilenlerin sayısı giderek azalıyordu. Bunun üzerine düşünürken Mersin’de doğup büyümüş ve halen Mersin’de yaşamakta olan 70 yaş üzeri bir grup kadınla sözlü tarih görüşmeleri yapabileceğimi fark ettim. Mersin’in 19. yüzyılın ikinci yarısından bugüne dek korumayı başardığı demografik yapıyı yansıtabilmek adına görüşmecilerimin arasında Mersinli Hıristiyanların da yer alması gerektiğinden emindim. Çocukluğumda bu şehirde “biz”den başka Hıristiyan ailelerin de yaşadığını idrak ettiğimden beri Mersin’deki Hıristiyan nüfusla ilgili yeterince bilgi olmamasına hep şaşırmıştım. İlkokuldayken Hıristiyan arkadaşımın nereden geldiğini merak ettiğimi, Türkçe olmayan ismi nedeniyle onun yabancı olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Birkaç sene sonra ise o muaf olduğu din dersi saatini boş geçirdiği için bana hava atarken, aklım sıra onu Müslüman yapıp din dersine girmeye mecbur bırakmak için benim de “Bir kere ‘Eşhedü en la’ desene hadi lütfen,” diye onu kandırmaya çalıştığım da halen aklımdaydı. Ortaokul ve lise boyunca da bu konuda hiçbir şey öğrenemedim, Hıristiyanların ne zaman ve neden Mersin’e yerleştiğini bilmiyordum. Üniversitede uluslararası ilişkiler eğitimi alırken hiçbir akademik çalışmada Mersinli Hıristiyanlara rastlamamam beni daha da şaşırttı. Azınlık literatürünün önde gelen çalışmalarında, Türkiye’de kadim etno-dinsel toplulukların yaşadığı şehirlerden bahsedilirken mutlaka zikredilen İstanbul, İzmir, Mardin ve Antakya gibi şehirlerin arasında Mersin’in adı geçmiyordu. Bu şehirlerde yaşayan etno-dinsel topluluklar üzerine yapılmış pek çok etnografik çalışma vardı, fakat Mersinli Hıristiyanları konu alan bir çalışma bulamıyordum. “Ama Mersin’de yaşayan Hıristiyanlar da var?” diyordum kendi kendime. Birkaç küçük istisna dışında, Mersinli Hıristiyanların medyada da kendilerine yer bulamadığını görüyordum. Mersin’de yaşamayan birinin, şehrin kuruluşundan beri orada yaşamakta olan kadim Hıristiyan topluluğundan haberdar olması imkânsız gibiydi. Bunu gördükçe daha da şaşırıyordum. Ben başka bir şehirde mi büyümüştüm? Mersin’de Hıristiyanların da olduğunu Mersinlilerden başka kimse bilmiyor muydu? Üst komşumuz Hıristiyan, çocukluk arkadaşım Hıristiyan, ortaokuldan beri en yakın arkadaşlarımdan biri Hıristiyan, yakın aile dostlarımız Hıristiyan’dı ama bu topluluğa ne akademik çalışmalarda ne de edebiyatta rastlanabiliyordu. Şehirde yaşayan hemen hemen herkesin bildiği, tanıdığı ama Mersin haricinde görünmez olan bir topluluk gibiydi Mersinli Hıristiyanlar. “Ülkenin geri kalanı bilmiyorsa da en azından Mersin ve yakın çevresinde yaşayanlar biliyor bu şehirdeki kadim Hıristiyan topluluğunu” diye düşünüyordum. Ancak, bir süre sonra Adana’da doğup büyümüş ve Mersin’de Hıristiyanların yaşadığından haberdar olduğunu bildiğim biriyle yaşadığım bir anekdot bana bunun pek doğru olmadığını gösterdi. Adana’da yaşayan bu arkadaşım, günübirlik Mersin’e gelmişken onu Hıristiyan bir ortak tanıdığımıza başsağlığı ziyaretine götürmemi rica etmişti. Söz konusu tanıdık, benim çocukluk arkadaşımdı, annesi de annemle yakın arkadaştı. Bu nedenle daha önceden annemle beraber başsağlığı ziyaretinde bulunmuştuk zaten. Adanalı arkadaşımı da oraya götürmeyi kabul ettim. Eve girdiğimizde içerisi çok kalabalıktı. Üstelik evdeki misafirlerin yaş ortalaması da oldukça yüksekti. Evde Arapça, Fransızca, Rumca ve Türkçe bir ağızdan konuşuluyordu. Herkes farklı bir dil konuşuyor, hatta cümlenin ortasında bir dilden diğerine geçiyorlar ve birbirlerini anlamakta hiçbir güçlük çekmeden konuşmalarına devam ediyorlardı. Adanalı arkadaşım böyle bir sahneye ilk defa tanık olduğundan şaşırmış kalmış ve evdekilerin yabancı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Çocukluğumdan beri bu tür konuşmalara defalarca şahit olan ben ise onun neyi bu kadar garipsediğini anlamamıştım. Evdekilerin yabancı olmadığını, Mersin’de yaşadıklarını söyledim. Arkadaşım “İyi de neden böyle konuşuyorlar o zaman?” diye sordu. Mersin’de yaşayan Hıristiyanların pek çoğunun anadilinin Arapça olduğundan habersizdi. Birçoğunun Lübnan’da eğitim aldığından ve kusursuz Fransızca konuştuğundan da bihaberdi. Kimilerinin Rum asıllı olduğunu ve Rumca konuşabildiğini de bilmiyordu. Bunları kısaca anlatmaya çalıştığımda “Peki neden cümlenin ortasında bir dilden diğerine geçiyorlar? Tek bir dil nelerine yetmiyor?” demişti. Bu insanların ev içinde ve aile arasında birden çok dille iletişim kurduklarını görmek onu şaşkınlığa uğratmıştı. Bu şaşkınlık arkadaşıma özel değildi elbette. Yukarıda da söz ettiğim gibi, Türkiye’deki pek çok kişinin Mersin’deki Hıristiyan topluluğuyla ilgili bir fikri yok ne yazık ki. Mersin’in geçmişini ve eski Mersinli kadınları konu alan bir tez yazmaya karar verdiğimde “madam” olarak bilinen Hıristiyan kadınlarla da konuşmakta bu nedenle kararlıydım. Mersinli olduğum için zor da olsa “madam”lara bir şekilde ulaşabildim, fakat onları konuşmaya ikna etmek daha da zor oldu. “Hıristiyan mısınız? Neden bunları konuşmak istiyorsunuz? Dinler üzerine bir çalışma mı yapıyorsunuz? Konunuz Hıristiyanlık mı?” gibi sorularla karşılaştım. Hatta amacımı yanlış anlayıp ilk telefon görüşmemizde “Mersin’de Müslüman-Hıristiyan diye bir ayrım yoktur,” diye çıkışan bir görüşmecim de oldu. Müslüman erkek bir tanıdığım ise neden Hıristiyan kadınlarla konuşmak istediğimi anlamadı, “Mersinli Kurtuluş Savaşı kahramanlarımız varken neden Hıristiyanları çalışmak istiyorsun?” diye sordu. Halbuki, Mersin 19. yüzyılın ortasında küçük bir balıkçı kasabasından önemli bir doğu Akdeniz liman kentine evrilmeye başladığı zamanlardan beri buradaydı Hıristiyanlar. Ortodokslar, Katolikler ve Protestanlar Mersin’in kuruluşundan beri olduğu gibi bugün de buradalar. Aralarında en kalabalık cemaat olan Ortodoksların büyük bir kısmı Antakya’dan Mersin’e göç edenlerden oluşmasına rağmen şehirde hala Mersinli Ortodokslar da bulunuyor. Mülakatlar boyunca hem Müslüman hem Hıristiyan kadın görüşmeciler, Mersin’in geçmişte nasıl kozmopolit, modern, çok dinli ve çok kültürlü bir şehir olduğundan sıklıkla bahsettiler. Şehrin günümüzdeki durumundan ve aldığı yoğun göçten oldukça şikayetçiler. Mersin’in geçmişteki Yahudi, Ermeni, Rum ve Hıristiyan sakinlerinin yıllar geçtikçe şehri terk ettiğini, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlere, çoğunlukla yurtdışına göç ettiklerini anlattılar. Ancak dikkat çekici olan, Müslüman görüşmecilerin bu “göç”e dair herhangi bir neden belirtmemesiydi. Özlemle andıkları ve gittikleri için şehrin kozmopolit yapısının zedelendiğini düşündükleri Yahudi ve Hıristiyan komşularının şehri neden terk etmiş olabileceğine dair bir şey söylememeye özen gösteriyorlardı. Mersinli Hıristiyanlar üzerine yapılmış çalışmaların eksikliğini fark edince yüksek lisansı bitirdikten sonra devam ettiğim doktora eğitimimde Mersinli Hıristiyanları bir topluluk olarak ele almak istediğime karar verdim. Bu defa yalnızca 70 yaş üzeri Hıristiyan kadınlarla değil, yaş ve cinsiyet ayrımı olmaksızın konuşabildiğim kadar çok Mersinli Hıristiyan’la sadece Mersin ve geçmiş üzerine değil, pek çok konu hakkında konuşmak istiyorum. Merak edenlere doktora tezimin konusundan bahsettiğimde “Mersin’de Hıristiyanlar mı var?” gibi sorularla karşılaşıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, önceleri Mersinli Hıristiyanların Türkiye çapında olmasa da en azından Mersin ve çevresinde tanındığını zannederdim. Fakat tez konumu anlattığım Mersinli Müslüman bir erkeğin yaptığı “Lazımsa bir-iki tane Hıristiyan bulup getirelim” gibi sinir bozucu bir “espri”, bu topluluğun Mersinliler tarafından bile yeterince tanınmadığını bana göstermiş oldu. Bunun hiç adil olmadığını ve Mersin’in en eski yerlilerinden olan bu topluluğa büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bugün Mersin’de yaşayan birçok insandan çok daha uzun zamandır şehirde bulunan Hıristiyan topluluğu, tıpkı Antakya, Mardin, İzmir ve İstanbul’daki etno-dinsel azınlıklar kadar çalışılmayı ve araştırılmayı hak ediyor. Bundan sonra literatürde Mersinli Hıristiyanlara daha çok rastlayabilmek dileğiyle…
- Antakyalı Ortodokslar da seçime hazır
18 Haziran 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiş olan ‘Cemaat Vakıfları Seçim Yönetmeliği’ ile ilgili olarak Nehna’da 20 Haziran 2022 tarihinde Anna Maria Beylunioğlu ve Emre Can Dağlıoğlu’nun muhatapların ve azınlık vakfı temsilcilerinin ilk tepkilerini derlemeleriyle oluşturdukları kapsamlı bir değerlendirme yazısı ve 22 Haziran 2022 tarihinde yönetmeliğin hukuki değerlendirmesine ilişkin yazımı yayınlamıştık. Her iki yazı da yönetmeliğin ilk yayınlandığı dönemde ve henüz uygulama aşamasına geçilmemişken yazılmış olan yazılardı. Bu kez aradan geçen sürede yönetmelikte yapılan değişiklikler ile uygulamaya ilişkin değerlendirmelerimi yazıya dökmeye çalışacağım. Konuya biraz ilgisi olanlar, yönetmelikle birlikte hastanesi olan vakıflar hariç olmak üzere tüm cemaat vakıflarının 2022 yılı sonuna kadar seçimlerini gerçekleştirmeleri gerektiğini hatırlayacaktır. Bu nedenle gelinen tarih itibariyle bütün vakıfların seçim süreçlerine başlamış ve gerek seçmen gerekse de aday listelerini mevzuatın öngördüğü şekilde VGM Bölge Müdürlüklerine teslim etmiş olmaları gerekmekte. Hatta bir kısım vakıfların seçimlerini yaptılar ve göreve başladılar. Yönetmelik yayınlandığı dönemde ilk izlenimler yönetmeliğin demokratik anlamda bir geri adım olduğu konusunda toplanmıştı. Bu nedenle bu yönetmelikle seçim yapılıp yapılamayacağı konusunda şahsen tereddütlerim vardı. Ancak aradan geçen sürede, ilk tepkilerin yavaş yavaş sönümlendiği ve hemen hemen tüm vakıfların bu yönetmelikle seçime gitme konusunda hemfikir olduğu görülüyor. Tabi bunun gerekçelerinden biri çok uzun süredir seçim yapılamıyor oluşu. Vakıflar artık ne şekilde olursa olsun seçim yapıp; yeni yönetimlerini belirlemek istiyorlar. Bu yazıyı kaleme almadan önce konuyla ilgili görüşüne başvurduğum Laki Vingas da ‘‘On yıl bekledikten sonra çıkan seçim yönetmeliğinin içeriği bizi hayal kırıklığına uğrattı…. Ancak seçim yapmamak, hangi şartlarda olursa olsun seçim yapmaktan daha kötü’’ cümlesiyle yönetmeliğin içeriği ne olursa olsun artık vakıfların seçim yapmak zorunda olduğunun altını çizdi. Bu konudaki görüş ve kaygılarımı 22 Haziran 2022 tarihli yazımda detaylı bir şekilde anlattığım için tekrar etmek abesle iştigal olacak. Peki 18 Haziran’dan bugüne kadar neler yaşandı? Yönetmeliğe ilişkin eleştiriler kamuoyunda dillendirilirken ruhanilerden ilk tepki Türkiye Ermenileri Patriği Sahak Maşalyan’dan geldi. Patrik Maşalyan, 20 Haziran 2022 tarihli yazılı açıklamasında bir an önce yönetmelik çerçevesinde harekete geçilmesi gerektiğini belirtti ve: “Cemaatimize tavsiyemiz, bardağın dolu kısmını görerek bir an önce seçimlere hazırlanmaktır. Zaman kaybetmeye tahammülü olmayan süreçlerden geçiyoruz. Toparlanmanın ve yeniden yapılanmanın tam zamanıdır” diyerek cemaate tavsiyede bulundu. Bununla birlikte bir kısım vakıf yöneticileri özellikle seçim bölgesi ve seçmen listeleri konusundaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla yetkililerle görüşmeler yaptı. Bunların sonuncusu 10 Eylül 2022 tarihinde yapılmış olan ve cemaat vakıfları temsilcileriyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bir araya geldiği toplantıydı. Bu toplantı neticesinde yönetmelikte bazı değişiklikler yapılmasına karar verildi. Söz konusu değişiklikler 17 Eylül 2022 günü Resmi Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Yapılan değişiklikle yönetmeliğin 6. maddesinin sonuna ‘’İstanbul ili içinde aynı cemaat mensuplarından oluşan cemaat vakfı sayısının on beşten az olması halinde seçim çevresi tüm ildir.” fıkrası eklenerek vakıf sayısı az olan vakıfların sorunlarına bir çözüm üretilmiş oldu. Bahsi geçen yönetmelik değişikliği İstanbul genelinde 15’ten az vakfı bulunan Yahudi, Süryani, Gürcü, Keldani ve Bulgar vakıflarını kapsıyor. Ancak anlaşılan yetkililerle yapılan mekik diplomasisi tam olarak işe yaramamış ki, Ermeni ve Rum vakıfları bu kapsamda yer almıyor. Nitekim; özellikle Rum vakıfları il genelinde seçim yapılmasını talep ediyorlardı. Konuyla ilgili görüşünü aldığım Laki Vingas bu konuda en büyük mağduriyeti Rum toplumunun yaşadığını; kapsam dışında kalan Ermeni toplumunun sadece dört vakıf için il genelinde seçim yapılmasını istediğini, diğer toplumların ise bu değişiklikle mağduriyetlerinin giderildiğini ancak İstanbul’da var olan 64 adet Rum vakfının kapsam dışında bırakılmasının Rum toplumu için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu söyledi. Bunun sebebini ise geçmişten gelen bir anlayışın devamı şeklinde yorumladı. Yine 17 Eylül 2022 tarihli değişiklikle yönetmeliğin seçim çevresi ve seçmen sayısına ilişkin maddesinde bir düzenleme yapılarak; her vakfın içinde bulunduğu seçmen bölgesinde kayıtlı tüm seçmenlerin seçmen listesine dahil edilmesi gerektiği düzenlendi. Değişiklik öncesinde bu hususta bir tereddüt oluşmuş; bazı vakıflar seçmen listelerini sadece kendi ilçe ya da semtlerinde kayıtlı seçmenlerden oluşturmak istemişti. Bu değişiklikle bu tereddüt de giderilmiş oldu. Bu değişikliğin ardından özellikle hükümet kanadından yapılan açıklamalarda yönetmelikte başkaca değişiklik yapılmayacağı belirtildi ve vakıfların yönetmeliğin bu haliyle seçim yapması gerektiği mesajları verildi. Hukuki Hamleler Vakıf yöneticilerinin ve toplumun büyük kısmı yeni yönetmelikle seçime hazırlanırken Ermeni toplumu mensupları tarafından yönetmeliğin iptali talebiyle iki ayrı dava açıldı. Bunlardan ilki Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı başkanı Av. Simon Çekem tarafından açılmış olan ve aynı zamanda yürütmenin durdurulması talebini de içeren dava iken; diğer bir dava da yine Ermeni toplumundan Av. Sebu Aslangil tarafından açıldı. Her iki davada da yönetmeliğin gerek Lozan Antlaşması gerekse de evrensel hukuk kurallarına ve Anayasaya aykırı olduğundan bahisle iptali talep edildi. Henüz her iki davada da bir netice elde edilememiş olsa da yürütmesinin durdurulmasına ya da yargılamalar neticesinde yönetmeliğin iptaline karar verilmesi ihtimal dahilinde. Böyle bir durumda ise yapılan seçimlerin meşruiyeti sorgulanır hale gelecektir. Antakyalı Ortodokslar seçimlere hazır! Genel azınlık toplumunda süreç sıkıntılarla devam ederken; Antakya ve çevresindeki Ortodokslar bu tartışmaların uzağında ve tamamen seçimlere odaklanmış durumda. Antakya Ortodoks Kilisesi Vakfı başkanlığını uzun süredir yürüten Fadi Hurigil 20 Kasım 2022 tarihli seçimde yeniden başkan seçildi. İki listeyle seçime giden Antakya Kilisesi Vakfında Hurigil’in oyların büyük çoğunluğunu alması toplumun geçmiş dönemdeki hizmetlerden memnun olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bölgenin en kalabalık nüfusuna sahip olan İskenderun Ortodoks Kilisesi vakfında ise uzun süreli toplantılar ve istişareler neticesinde seçime tek ve blok listeyle gidilmesi kararı alındı. Önceki başkan Can Teymur’un yine başkan adayı olduğu listede yönetim kurulunun büyük oranda yenilendiği görülüyor. Aday listesinde daha önce vakıflarda görev almamış, genç ve kadın adaylar dikkat çekiyor. İskenderun’da seçimin 4 Aralık’ta yapılması kararlaştırıldı. Bölgedeki diğer vakıfların seçim süreci ise şöyle: Samandağ Ortodoks Kilisesi Vakfı da başkan Dimyan Emektaş başkanlığında yeni yönetim adaylarıyla tek ve blok listeyle seçime gitti. 27 Kasım 2022 tarihinde yapılan seçimde yönetimde hiç kadın olmaması dikkat çekiyor. Altınözü ilçesi Sarılar Mahallesi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı da seçime 4 Aralık günü tek ve blok listeyle gidiyor. Halihazırda başkanlık görevini yürütmekte olan Münir Balıkçıoğlu yeniden başkanlığa aday. Sarılar’da da Samandağ’da olduğu listede kadın aday bulunmuyor. Altınözü ilçesi Tokaçlı Rum Ortodoks Kilisesi vakfı ise başkan ve yönetim seçimlerini gerçekleştirdi. Mihail Şahbaz yeni dönemde başkan seçilirken, yönetimde hiç kadın bulunmuyor. Arsuz Ortodoks Kilisesi Vakfı da seçime tek listeyle gidiyor. Genç başkan adayı Cemil Turan, yeni dönemde nüfusu hayli azalmış olan vakfın sorunlarıyla baş etmeye çalışacak. Mersin Ortodoks Kilisesi Vakfında seçimler 4 Aralık Pazar günü yapılacak. Mersin’de de tek listeyle seçime gidilirken, başkanlığa Can Arap aday. Bu vakfın aday listesinde ise bir kadın aday bulunuyor. Toparlamak gerekirse, 18 Haziran 2022 tarihli Cemaat Vakıfları Seçim Yönetmeliğinin gerek Lozan Antlaşması, gerekse de ulusal ve uluslararası mevzuatlara aykırı olduğu herkesin ortak fikri olmasına rağmen; uzun yıllardır seçim yapamayan vakıflarımız için bu yönetmelikle seçime gitmekten başka çare bulunmamakta. Antakya ve çevresindeki bazı vakıfların aday listelerindeki kadın yoksunluğu olumsuz bir tabloya işaret etse de, umalım ki bu yönetmelikle birlikte yaşanan hak kayıplarını önümüzdeki dönemde telafi edebileceğimiz demokratik bir ortam oluşsun. Bu vesileyle yeni seçilen ya da seçilecek tüm vakıf yönetimlerine başarı diliyorum. Not: Bu yazının hazırlık sürecinde görüşlerini samimi bir şekilde benimle paylaşan Sn. Laki Vingas’a çok teşekkür ederim. Öne çıkan görsel: Antakya Rum Ortodoks Kilisesi Facebook sayfası












