top of page
  • Ferit Yuhanna Tekbaş

1915’ten sıradışı bir sağkalan hikayesi: Mişel Tarık el Dünya

Güncelleme tarihi: 3 Eyl 2023



1915’te sürgün edilmiş ve hayatını kaybetmiş herkesin adına yazıyorum. Bu acıklı aile hikayesini uzun zaman önce yazmış olmayı dilerdim. Ancak, ailemin yaşadıkları Almanya’da benim de yönetim kurulu üyesi olduğum Orta Doğu Hıristiyanlar’ın Merkez Konseyi’nde ve Orta Doğu’daki birçok azınlığın ve pek tabii Hıristiyan’ın da yaşadığı bir şey olduğu için yazma gereği duydum. Antakyalı Ortodoks, Ermeni, Asuri, Yahudi, Süryani, Yunan, Ezidi, Alevi veya Sünni, her ne olursak olalım bizler insanlarımızı, ailemizi kaybettik ve ortak bir acıya paydaşız. Böyle bir acıyla baş edebilmek için bu acıyı önyargısız olarak hepimizin paylaşması elzemdir. Bu ıstırabın nefrete dönüşmesine asla izin vermeyin. Bu noktada İsa Mesih’in Luka 6:27’deki sözlerini hatırlamak istiyorum: “Bütün insanları, hatta düşmanlarınızı bile sevin.”


Dedem Mişel Tarık el Dünya, 1871 yılında pek çok insanın hayatını kaybettiği büyük Antakya depremine müteakip el Hirbene (Eskiköy) isimli köyde, bugünkü Samandağ’da, dokuz çocuklu bir ailede 1887 yılında dünyaya geldi. Kardeşlerine gelince isimleri, Milo, Maryam, Albert, Nasra, Elyas, Helen, Katrin ve Barbara. O zamanlar köyün yüzde doksan beşi bizim aile üyelerimizden oluşmaktaydı. Buna rağmen deprem ve sonrasında ailelerimiz evlerini Zeytunlu mahallesinin başka yerlerinde yapmaya başladılar. Tarık el Dünya ailesi Samandağ’ın en eski ailelerinden biridir. Ailenin tarihi sütun üzerinde yaşayan genç Aziz Simeon’a kadar uzanır.


19. yüzyılın sonlarında, Anadolu’daki Hıristiyanlar, bilhassa da Ermeniler, müthiş işkenceler gördüler. 1909 yılı, bölgemizdeki Ermenilere yapılan zulmün ilk zirvesidir. Antakyalı Ortodokslar da Ermeniler kadar olmasa da baskıyla karşı karşıya kaldılar. Ortodokslar bölgedeki varlıkları hususunda büyük bir korku taşıyorlardı ve bu yüzden halkımızın büyük çoğunluğu göç etti. Küçük teknelerle Antakya limanından (el Mina) Mısır’ın İskenderiye limanına giderek oradan da büyük gemilerle altı ayda Amerika’ya vardılar. Antakya merkezdeki pek çok Ortodoks, Güney Amerika’ya göç ederken, Samandağ’daki Ortodoks toplumu New York’a göç ederek bölgeye yerleştiler. 1912 senesinde dedemin el Mina’da yaşayan dayısı İskenderiye’ye giden bazı teknelerin sahibiydi. Dedem ve kardeşi, Albert amcalarının botlarından biriyle önce İskenderiye’ye, oradan da gemiye binerek altı ay içerisinde New York’a vardılar.


Dedem eşini, iki küçük evladını ve babasını Samandağ’da bırakarak oradan ayrıldı. Mümkün olan en kısa sürede güvenli bir hayat ve iş imkanı için Amerika’ya yerleşmeyi ve ailesini de yanına almayı umuyordu. Dedemin kız kardeşleri Suriye ve Lübnan’da yaşıyorlardı ve çok tehlike altında değillerdi. Dedem ve ailesi, Samandağ’da 200 hektarlık bir arazinin sahibiydi. Ekonomik durumları epey iyiydi ama yaşamlarını kaybetme korkusuyla evlerini bırakmaya mecbur kaldılar.


1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıkınca bölgedeki, özellikle de Samandağ’daki tüm Hıristiyanlar evlerini terk edip en az 20 kilometre uzağa taşınmak zorunda kaldılar. Hamile kadınlar, küçük çocuklar ve hastalar bundan muaf tutuldular. Ailemin pek çoğu bu zorunlu göçün parçasıydı. İlk olarak dedemin babası ileri bir yaşta olmasına rağmen yürüyerek İdlib göçüne katıldı. Dedem daha sonra öğrendi ki, babası yolda açlıktan vefat etmiş. Dedemin ilk eşi ve iki evladı, çocuklar henüz küçük olduğundan ailede geride kalan ve göç edemeyen tek kişilerdi. Buna rağmen, evde kalmakla iş bitmiyordu. Parasız, yemeksiz ve hiçbir şeyleri olmadan kendilerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilirlerdi? Bu onlar için ölüm demekti.


Dedemin daha sonra evlendiği ninem Melek Danyel, bu göç esnasında 10 yaşında olduğunu söylemişti. Kendisi ve kardeşleri göçe katılarak Suriye’nin İdlib kentine kadar yürüyerek gittiler. Uzun süre arazide çadırda kaldılar. Kuru toprak onlar için ideal değildi ama en azından ölüm tehlikesi altında da değillerdi. Bir Suriyeli aile onlara acıyarak bir ineğini bağışladı, böylece açlık çekmediler. Şüphesiz o günlerde bir inek çok mühimdi, onlara her gün peynir yapabilecekleri taze süt sağlıyordu. Ancak bir gece hırsızlar çadıra saldırarak ineği çalmaya kalkıştılar. Ninemin ablası Meryem Çapar ineğin ipini bırakmadı. Hırsızlarsa onun ellerine birkaç kez bıçak saplayarak ipi bırakmasını sağlamaya çalıştılar ama Meryem kanlar içinde kalmasına rağmen ipi bırakmadı. Tam o sırada imdadına Suriyeli komşuları yetişti ve şans eseri hırsızlar ineği bırakarak kaçtılar.


Ninemin bana anlattığı başka bir hikayeyse açlıktan otları yemeleriydi. Bir gün, yakınlarda fındığa benzer bir şeyin asılı olduğu bir ağaç gördüler. Fındık benzeri bu ürünü toplayıp birkaç gün kuruttular ve taşla öğüttüler. Ortaya çıkan undan ekmek yapıp yediler. Onu yiyenlerin hepsi günlerce şiddetli mide ağrısı ve ateşten mustarip olmuştu. Büyük ihtimalle zehirli bir bitkiydi.


Bir süre sonra dedem ve erkek kardeşi New York’a taşındılar, orada vasıfsız işçi olarak çeşitli fabrikalarda çalışmaya başladılar. Buna rağmen gelirleri evlerini geçindirmeye yetmedi bu yüzden dedem ve erkek kardeşi New York’ta bir manav dükkanı açtılar. Dedem ailesine pek çok mektup yazdı ancak hiç cevap alamadı. Samandağ’daki evlerinden hiçbir haber alınamıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda, karısına ve babasına yazdığı mektuplar yıllarca cevapsız kalırken, dedem kendini merak ve endişe içinde bulmuş, “Eşim, çocuklarım, babam hâlâ yaşıyor mu, yoksa öldüler mi?” diye düşünmeye başlamıştı. Dedem böyle bir psikolojik baskı altında yaşamak istemediği için Samandağ’a dönmeye karar vermişti.


Kardeşi Albert’le birlikte onun New York’ta kalmasına ve işleri devam ettirmesine karar vermişlerdi. Dedemse Samandağ dönecek ve ailesini bulacak eğer hala sağlarsa ve Samandağ Hıristiyanlar için yaşanılabilir bir haldeyse Albert’e haber verecek, o da dükkanı satıp geri dönecekti. Dedem nihayet 1919’da New York-İskenderiye gemisine binerek 6 ay sonra Samandağ’a ulaşmıştı.


O zamanlar, dedem için Samandağ’a dönmek kolay değildi. Evinde sadece karısının ve iki çocuğunun cansız bedenlerini bulmuştu. Açlıktan vefat etmişlerdi ve görünen o ki çocuklar tırnaklarıyla evin zeminini kazmışlardı. Dedem kendi babasını veya onun cansız bedenini bulamamıştı. İdlib’e göç edenlerden babasını sormuş ve daha sonra öğrenmişti ki, o da seyahati esnasında açlıktan vefat etmişti. Dedemin babası Corç, oldukça varlıklıydı ve büyük olasılıkla ne kendisi ne de ev halkı hiçbir zaman açlıktan öleceklerini düşünmemişlerdi.


Dedem, Samandağ’da yeni bir hayat kurmayı planlamaya başladı. New York’ta yaşayan kardeşi Albert, Birleşik Devletler’de kalmaya karar verdi, fakat bekar olduğu için kardeşine ve ailesine kendisine Samandağ’da bir eş bulmalarını rica etti. Dedem bunun üzerine ona Greymisti sülalesinden Ketrin isimli birisini seçti ve Albert orada olmamasına rağmen onunla nişanladı. Ancak nişanlandıktan sonra Katrin’in, New York’a, nişanlısı Albert’in yanına gitmesi mümkün oldu.


Dedem 1920 yılında Danyel sülalesinden, benim ninem olacak Melek’le evlendi ve 7 evlat sahibi oldu. Daha sonra dedem Samandağ Ortodoks cemaatinin başkanı oldu ve Zeytunlu’nun muhtarı olarak seçildi. Bu iki pozisyonda uzun süre hizmet verdi.


O günlerde, Samandağ ve Antakya dolaylarında hayat koşulları genel olarak kötüydü. 1915 ve 1922 yıllarında arasında çetecilik hala devam etmekte ve bazı çeteler bölgedeki Ortodoks Hıristiyan varlığının sonunu getirmeyi hedeflemekteydiler. Samandağ’daki Ortodoks Hıristiyanlar el Askar isimli Ermeni çetesi sayesinde hayatta kalmayı başarmışlardır. Eğer bu çete olmasaydı, Samandağ’daki varlığımız muhtemelen son bulmuş olurdu.


Dedem Mişel Tarık El Dünya 1962 senesinde vefat etti, ninem Melek ise 1985 senesine kadar hayatına devam etti. Ailemiz Almanya’da olduğu için beni ve kardeşimi kendisi büyüttü. Dedem Mişel ve ninem Melek’in mezarları Samandağ, Eskiköy’de. Dedemin kardeşi Albert ise 1978 senesinde Bridgeport, Amerika’da vefat etti. 1919 senesinde New York’tan ayrıldıktan sonra dedem ve kardeşi hayatlarının sonuna kadar birbirlerini bir daha hiç görmediler.


Bu yazı ilk olarak 11.03.2023 tarihinde Zocd.de sitesine yayınlanmış, Anastasia Arpatsi tarafından İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir.

21 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page