top of page
  • Talin Hüseyinoğlu

“47 gün sonra Tako’yu kucağıma aldığımdaki hissi tarif edemem”



Soley Gazel, Antakya’da doğup büyümüş bir mimar. Üniversite için geldiği İstanbul’da mimari tasarım uzman yardımcısı olarak çalışıyor. Ancak kendisiyle bu röportajı yapma sebebim, uzun yıllardır ailesinin bir üyesi olan kedisi Tako. Tako depremde kayboluyor, 47 gün sonra bulunuyor. Bu röportajla başlatmayı umduğum seriyi, hayvan dostlarımızla deprem sürecinde yaşanan dayanışmayı göstermek, kayboluş hikayeleri kadar değerli bulduğum kavuşma hikayelerini ön plana çıkarmak için yapmaya karar verdim. Soley’le depremin ona hissettirdiklerini, Antakya’yı, kedisi Tako’nun depremde kayboluşunu ve bulunuş hikayesini konuştuk.

 

Röportaj: Talin Hüseyinoğlu

 

Biraz Antakya’dan konuşmak isterim seninle. Aslında uzun süre orada yaşadın üniversiteye gidene kadar. Nasıldı Antakya’da yaşamak? Ne ifade ediyor Antakya senin için?

 

Antakya deyince şu an gözlerim doldu. Antakya benim için çok şey ifade ediyor. Sadece doğup büyüdüğüm şehir değil, insanların orada kardeşçe yaşadığı, sokağa çıktığınız anda insanları tanıyıp tanımamanız önemli değil. Her zaman selam verecek birileri olması ve orada tamamen güvende olma hissi, beni Antakya’ya bağlayan şeylerden sadece birkaçı. Gerçekten Antakya’da hepimiz kardeş gibi yaşadık. Ben Hıristiyanım, mesela Paskalya döneminde arkadaşlarıma renkli boyadığımız yumurtalardan götürürdüm ve onlar çok mutlu olurlardı. Kiliseye giderdik beraber. Aynı şekilde onların bayramlarında bize tatlılar, aşureler gelirdi. Kömbeler gelirdi. Hiç kimseyi dini, ırkı, dili diye ayırmadık, herkes gerçekten birbirini insan olduğu için severdi. Bu şekilde büyütüldük, herkesten aynı şeyi gördük. Hoşgörü şehri, zaten herkes öyle biliyor artık. Bir de tabii, Antakya deyince yemekleri atlayamayacağım. İstanbul’a öğrenci olarak geldim ve buradaki arkadaşlarıma sürekli Antakya yemeklerinden bahsettim. Sürekli Antakya’ya gelmeleri için ikna etmeye çalışıyordum. Şu an bile konuşurken tek söylediğim şey, umarım Antakya düzelir ve sizi orada ağırlayabilirim ve bunu tüm kalbimle istiyorum. Bu sıra özellikle Antakya’yı düşünüp öyle uyuyabiliyorum. Sokaklarında gezerken hayal ediyorum kendimi. Depremde birçok arkadaşını, ailesini kaybetmiş biri olarak çok üzgünüm bu durumda olduğumuz için. Yüz yıl düşünsem böyle bir felakete denk geleceğimizi tahmin etmezdim. Herkes İstanbul’dan korkuyordu, burada bir deprem bekleniyordu ama 6 Şubat sabahı telefonlarla uyandık. 30 gün boyunca İstanbul’daki evimde kaldık. Benim amcam 36. saatte çıkarıldı, yanında yengem ve kuzenim çıkamadı maalesef. Üzücü olan onlardan da ses geliyordu belki birinci veya ikinci gün çıksalardı enkazdan, şu an hayatta olabilirlerdi. En yakın arkadaşım Lukas'ı kaybettim, onunla beraber annesi ve babası da enkazdan çıkamadı ve onlar benim ikinci ailemdi. Tonlarca arkadaşımı kaybettim, hala bazı tanıdıklarımın ölüm ve kayıp haberlerini alıyorum. Daha bir sürü insan var çıkmayan ve bu bizim için çok yıpratıcı bir durum oluyor. 30 gün boyunca evde hep beraber kaldık ve hala o kadar kişi eve nasıl sığdık aklım almıyor. Resmen burada küçük bir Antakya yarattık. Birbirimize kenetlendik. İnsanlar da bizi asla yalnız bırakmadı. Biz de Antakya’ya elimizden geldiğince yardım yapmaya çalıştık. Sürekli telefonda bir yerlere ulaşıp eksikleri tamamlamaya çalıştık. Orada kalan herkes için elimizden gelen herşeyi ve fazlasını yaptık. Elimizden de bişey gelmedi, hem onlara hem Antakya’ya hem bize çok yazık oldu. Bazı insanlar depremzedeler için "Gülüyorlar, herşey geçti" diye düşünüyorlar ama aslında hiç göründüğü gibi değil. Dıştan gülüyor, hayata devam ediyoruz gibi görünüyor ama hala içimiz sızlıyor Antakya’yı öyle görünce. Ben hala o fotoğraflara bakınca çok kötü oluyorum. Bana o güveni veren şehir yerle bir oldu ve bu gerçekle devam etmek pek kolay olmuyor. Ama hayattayız ve yaşamaya devam etmek zorundayız.

 

Antakya’nın hepimiz için ifade ettiği şeyler tabii çok başka. Yaşadıklarımızı uzun uzun konuşmayı da çok isterdim ama bu başka bir sohbetin konusu olsun. Ama sana bu sohbetin ana konusu olduğu için kedini sormak istiyorum. Ne zamandır seninle birlikte yaşıyor? Nasıl sahiplendiniz?

 

Şöyle anlatayım. Benim aslında çok ciddi boyutta bir kedi fobim vardı. Bir kediyi görmem bile ataklar geçirmeme sebep oluyordu. Bir metre ötede bile kedi görsem elim ayağım titriyordu. Yazlık komşumuzun kedisi hamileydi. Babama yavrulardan birini bize vermek istediğini söylemiş ve babamda kabul etmiş. Babam bir süre sonra elinde kediyle eve geldi, daha minnacık bir kediydi. O günden sonra çok farklı bir bağ kurdum ve gerçekten annesi gibi oldum. Sürekli benim yanımda oluyordu. İlk başlarda tabii çok korktum ve ürktüm. Yine de korkumun üzerine gittim ve yendim. Şu an onsuz yapamıyorum. Sürekli "Tako nerede? Ne yapıyor? İyi mi?" diye geziniyorum. Anlayacağınız gibi, ismi Tako ve 2 yaşında. Sahiplendiğimizden beri Antakya’da annemlerle yaşıyordu ve annem ile ablam bakıyordu ona. Babam da kalan maması, aşısı gibi sorumluluklarını hallediyordu. Hatta tesadüf 5 Şubat Pazar günü maması bitiyor, babam da Pazartesi alırım diye plan yapıyor. Ve o Pazartesi bizim için hiç başlamadı maalesef. 

 

Peki Antakya’da kedi sahibi olmak nasıl bir deneyim? Bizde evlerden misafir eksik olmaz. Çevremizde evini bir hayvanla paylaşan insan sayısı da az. İnsanlar biraz yabancıydı bu konuya. Nasıl tepkiler alıyordun?

 

Misafirliğe gelenler her yer tüy diyerek tepki veriyordu. Annem biraz duruma adapte olmuştu. Tako’nun da salona girmesi yasaktı. Salon kapısı açıldığı an merak ediyor ve salona doğru kaçıyordu. Annem ona çok alışmıştı, misafir geldiği zaman durumu kontrol altına alabiliyordu. İlk başlarda "Evde kedi mi beslenir? Evde hayvan mı olur?" diye tepkiler aldım. Hatta ilk başta anneannem "Evde kedi mi olur?" diye itiraz etmişti. Pandemi döneminde anneannem bizimle kaldı ve bir zaman sonra Tako’yu uzaktan sevmeye başladı. "Çok tatlı, maviş maviş ne güzel bakıyor!" diyordu. Zamanla en azından yakın çevremiz alışmıştı. Tabii depremle tüm düzen yıkıldı.

 

Sen depremde Antakya’da değildin. Nasıl haber aldın? Neler hissettin?

 

Evet, Antakya’da değil, İstanbul’daki evimdeydim. Benim uykum çok hafiftir. Çıt çıksa uyanırım. Abimin telefonla konuşmasını duydum ama sabah oldu ve Antakya’dakilerle konuşuyor sandım. Sonra benim de telefonum çaldı. Piya aradı beni. "Antakya’da büyük bir deprem olmuş. Bizimkilere ulaşamıyoruz. Sizinkilerden haber alabildiniz mi?" dedi. O sırada odamdan çıktım, abimle koridorda karşılaştık. Bana deprem olduğunu ailemizin iyi olduğunu ama amcamların binasının çöktüğünü söyledi. Çökme deyince o sabah mahmurluğu ile bir iki tuğla düşmüş gibi düşündüm. Evet, eski bir apartman ama insan neyle karşılaşacağını bilemiyor ve tahmin edemiyor o ilk anda. Amcamın oğlu da bizimle kalıyor, tabii onu da uyandırdık. Şöyle bir şey oldu. Normalde amcamların hepsi koridora doğru koşuyor, sonra amcam telefonu almak için odaya dönüyor ve bina tam o anda çöküyor. Şans eseri amcam telefonuna ulaşıyor ve yine büyük şans ilk andan beri telefonu çekiyordu. Depremin ilk başından beri kendisiyle iletişim kurabildik, hatta onunla konuşup Antakya’da olan ve enkaz başında bekleyen babamlara haber veriyorduk. Amcamın iyi ve hayatta olduğunu ordakilere söylüyorduk. Hatta amcam kuzenimi aradı ve "Kalk, işe git!" dedi. O da durumun farkında değildi, sadece üzerine bir dolap düştüğünü düşünüyordu. Dışarıya dair hiçbir fikri yoktu. Bunun gibi tonlarca hikaye anlatabilirim ama deprem boyunca yaşadıklarımızı özetlemem gerekirse tamamı felaketti. Günlerce yemek yemeden, uyumadan hayatımıza devam etmeye çalıştık.

 

Bu anlattıkların gerçekten çok üzücü. Öyle bir yaşama şeklimiz var ki, orada senin amcandan gelecek haberi ben de aynı senin hissettiğin duygularla bekliyordum. Bu da şehirdeki yıkım kadar yaşayan halkın da duygusal olarak yıkılmasına sebep oldu aslında. (O anda Tako geldi, Tako'yla selamlaştım) Bu sırada Tako Antakya’da ailenle tabii. Ne yaptı, ilk tepkisi ne oldu, öğrenebildin mi?

 

Evet, o sırada Tako ailemle kalıyor. Artık çoğu kişinin adını bildiği Kışlasaray Mahallesi'nde yaşıyordu benim ailem. Deprem sabahı şöyle oluyor, ablam kalkıyor ve Tako’yu koridorda tam karşısında görüyor. Hemen kucaklıyor onu çıkartmak için ama tam o sırada Tako düşen eşyalardan korkup ablamın kucağından kaçıyor ve bir yere saklanıyor. Arıyorlar ama amcamın enkaz altında olduğu bilgisine ulaşınca apar topar çıkıp enkaz başına gidiyorlar. Bir zaman sonra ablama Tako’yu sordum. Ben ilk anın şokuyla onu da yanlarına aldıklarını düşündüm. Ama ablam evde olduğunu elinden kaçtığını anlattı ve fırsat bulduğu ilk anda eve çıkıp bakacağını söyledi. Bizler gerçekten çok zor tercihler yapmak zorunda kaldık. Evde beraber yaşadığımız canlılar ile aile bireylerimiz arasında, arkadaşlarımız ile başka arkadaşlarımız  arasında hangi birine koşacağımızı şaşırdığımız bir dönemdi. Daha sonraki günlerde ablam evde Tako’yu bulamadığını söyledi. Ben de bir noktada onun kaçtığını ve sokakta olduğuna inandım. Ben de mantıklı düşünemeyecek kadar kötüydüm, yine de bulabilmek için neler yapabiliriz diye düşünmeye başladım. 47 gün boyunca çok kişi tekrar tekrar eve çıktı ve Tako’ya baktı ama kimse Tako’yu bulamadı. Girenler bulabildikleri mamalardan ve su bıraktı ama Tako’yu eve çıkan kimse bulamadı. Bir yandan, Antakya’da olan ailem ve arkadaşlarım eve girip Tako’ya bakıyorlardı. Bir yandan da biz Tako’nun bilgilerinin bulunduğu bir ilan hazırladık, özellikle sosyal medyadan bu ilanı yayılması için çalıştık. Bize bu süreçte yardımcı olan çok fazla hayvansever grup oldu. Oraya gönüllü gelen hayvanseverler, veteriner hekimler bizimle beraber Tako’yu aradı. Uzakta olanlar ilanın sosyal medyada yayılması için paylaşım yaparak bize destek oldular. Bu arayış gerçekten 47 gün boyunca ilk günlerdeki yoğunlukla devam etti. Hatta bir arkadaşım ilanlardan gördüğü başka bir beyaz kediyi bana gönderdi. O an çok heyecanlandım ama maalesef bulunan çocuk Tako değildi.

 

Peki Tako nasıl bulundu?

 

Tako'nun bulunması tamamen tesadüf oldu. 47 gün sonra ablam ve eniştem Antakya’dan giderken eniştem ablama "Son bir kere eve çıkmak ister misin?" diyor. Ablam da "Hayır, çıkmama gerek yok" diyor. Eniştem ısrar edince eve çıkıyorlar ve ablam evin videosunu çekiyor, o video da zaten içler acısı. Tüm hayatımızın nasıl yıkıldığını gördüm. Neyse video çekerken herhalde ablamın kokusu aldı, çünkü ben yokken Tako ablamla uyuyordu. Daha doğrusu oda arkadaşlığı yapıyorlardı. Eve çıkınca bizim evi görmemiz için videoya alırken, telefon ekranından Tako'yu görüyor ve hemen gidip Tako'yu kucaklıyor. İnanılmaz zayıflamış yarı kilosuna düşmüş ve o kadar pis görünüyordu ki, o görüntü aklımdan hala çıkmıyor. Hemen Arsuz’da bir veteriner kliniği bulup oraya götürüyorlar. Tako’ya serum takılıyor, yavaş yavaş yemek yediriyorlar, O kadar zayıflamış ki, birden kusma gibi bir durum olmasın diye çok az az besleme yapmışlar. Daha sonra Tako biraz toparlayınca önce Mersin’e, sonra benim yanıma İstanbul’a yola çıkıyorlar. Benim o gün gözlerim yolda kaldı. Saat başı arayıp nerede olduklarını sordum. İşten eve dönüş yolunu bitiremedim, zaman bir türlü geçmedi o gün benim için. Neyse sonunda Tako geldi inanılmaz ürkmüştü gerçekten, onu hiç o kadar korkmuş görmemiştim. Tabii, şimdi çok daha iyi ama hala her şeyden çok korkuyor. Kapı zili, kapı çarpması veya değişik herhangi bir ses, kısaca he rşeyden korkuyor. İlk geldiği an kucağıma aldım, o kadar zayıflamıştı ki, tutamadım, daha doğrusu tutmaya korktum. Sonra İstanbul'da onu tam teşekküllü bir veteriner kliniğine götürdüm ve Tako genel bir check-uptan geçti. Kan değerlerine bakıldı. Röntgen çekildi, organlarda bir hasar var mı diye bakıldı. Kısaca oluşabilecek tüm sorunlar için detaylı bir muayeneden geçti. Burada gerekli tedavileri de yaptılar veteriner hekimler, sağolsunlar.



Tako depremden 47 gün sonra bulunduğunda


Ne kadar sürdü bu tedavi süreci? Tako’nun herhangi bir sağlık sorunu oldu mu?

 

Tako’nun maalesef uzun süre açlık kaynaklı karaciğer değerlerinde oynamalar vardı. Susuz kalmasından kaynaklı sorunlar yaşadı ama çok şükür, daha ciddi ve çözümsüz bir sorun yaşamadı. Zordu bizim için tabii ki. Birkaç ilaç verdiler, onları kullandık. Ben mamasına çok dikkat ettim. Az az sık sık besleme yaptım. Sanırım biraz fazla besledim, olması gerekenden kilolu oldu.

 

Ne kadar süre sonra tamamen normal haline döndü?

 

Yaklaşık 2 ay gibi bir süre sonra tamamen normale döndü, hatta şu an cin gibi. Tabii, depremin özellikle davranışlarında hala etkileri var. En azından sağlığına geri kavuşabildi. Zaman içinde travmalarını da aşacağız diye umuyorum.

 

Hepimiz gibi Tako’da da travmalar vardır elbette. Umarım hızlıca bunları da aşabilir. Depremi yaşayan tüm canlılar için dileğim bu. O an orada olanlardan daha farklı şekilde bizlerin de depremzede olduğunu düşünüyorum.

 

Evet, ben de sana katılıyorum. O an orada olanlar depremi yaşadılar o anın korkusu travması herhangi bir şeyle karşılaştırılamaz tabii ki. Ama bizlerin de yaşadığı çaresizlik, bir şey yapamamanın getirdiği o duygusal ağırlık da bambaşka bir konu. Ulaşmak istediğin kimseye ulaşamıyorsun, gitmek istesen yollar kapalı, aklında ailen, hayvanın, evin, yurdun ve arkadaşların var. Yardım gönderiyorsun ulaştıramıyorsun. Adını bile bilmediğimiz aletleri İstanbul’dan, Ankara’dan Antakya’ya enkazdan arkadaşlarımız çıkabilsin diye göndermeye çalıştık. Delirmemek elde değildi o zaman, akıl sağlığımızı korumak çok zordu. Gerçi ne kadar koruyabildik, onu da bilmiyorum.

 

Hayvanlarla alakalı güzel bir dayanışma oldu aslında o dönemde, ben de Antakyada’ki hayvanları ekstra takip ettim. Tabii, mesleğim de biraz etkili oldu konuyla ilgilenmemde. Tako gibi olan çok fazla çocuk vardı. Özellikle direkt bildiğim çocukları o kadar aradım ki, burada olan arkadaşlarım hepsini ismiyle sormaya başladı. Bu seriyi de biraz o dayanışmayı göstermek belki hala hayvanını arayan veya yasını tutan insanlara bir nebze umut olsun, burada geçecek kavuşma hikayeleriyle içlerine bir nebze su serpilsin diye yapmaya karar verdim. Yaşadığın onca kaybın içinde bir yandan Tako’yu arıyorsun. Seninle beraber bir grup insan da aynı istekle Tako'yu aradı, paylaştı orada olanlar çevrede aradı. Tako'nun durumu da çok zordu aslında, gün geçtikçe yaşıyor olma ihtimali de azalıyor ,çünkü bir canlının o yıkılmış evde temiz yemek ve suya ulaşımı olmadan 47 gün hayatta kalması neredeyse bir mucize. Bu da ayrı bir konu. Nasıl hayatta kaldığına dair bir fikrin var mı? Bir de, sen ne hissettin bu dayanışmada hayvanını ararken? Bunca insanın bir olup seninle Tako’yu araması, o mücadeleye destek vermiş olması nasıl geldi o dönemde?

 

Öncelikle giden herkes etrafa su bıraktı. Suya ulaşımın zor olduğu bir dönem de oldu Antakya’da, biliyorsun. O dönem babam eve gittiğinde, bunu söylediğimde boğazım düğümleniyor, en azından suya ulaşabilmesi için klozet kapağını açık bıraktı. Şöyle bir ekstra şanssızlığımız oldu, demin de söylemiştim, Tako’nun maması bitmişti. O an orada bulabildikleri mamalardan da eve bıraktılar tabii. Tam bilmiyorum ama tahminimce mutfakta dökülen yemeklerden yedi. Zaten 47 gün sonra Tako’yu kucağıma aldığımdaki hissi tarif edemem. Çok apayrı, bir daha yaşamak istemeyeceğim bir duygu haliydi o. Hala aynı soruyu soruyorum: 47 gün boyunca nasıl dayandın da tekrar benim yanıma gelebildin? Tako’yu İstanbul’a almak gibi bir fikir hiç yoktu aklımda, orada sürekli yanında birileri vardı ve ben çalışıyorum, yeterince ilgilenemem diye düşünmüştüm. Onun için Antakya’nın daha iyi olacağını düşünüyordum. Babamsa tam tersi hep İstanbul’a götürmemi istedi aslında ama ben onunla yeterince ilgilenemem diye İstanbul’a getirmeyi hiç istemedim. Maalesef orada depreme yakalandı. Keşke getirseydim diyorum şimdi ama bunun için çok geç, depremi orada yaşadı maalesef. Çıkarabilsem herkesi çıkarmak isterdim tabii.

 

İkinci soruna gelecek olursam, hayvanlarımız için, arkadaşlarımız için koşturan çok insan oldu ve ben hala insanlığın olduğunu gördüm. Bunu anlamış oldum. İnsanlar bizim arkadaşlarımız ve ailelerimiz için, daha doğrusu onları enkazlardan çıkartabilmek için iş makinesi buldular. Ses geliyor dediğimizde enkazlara gidip bizim çıkaramadığımız ses oldular. Hayvanlar için mamalar, kutular gönderdiler. Bizim giremediğimiz enkazlara girip hayvanları aradılar. Yaralı gördükleri hayvanların yaralarını sardılar. Kayıp olanları ailelerine ulaştırmak için çok emek verdiler. Çok yalnız kaldığımız bir dönemdi çoğu anlamda ama o bizim gibi hisseden insanların varlığı ve desteğiyle Antakya’ya yakışır bir dayanışma örneği sergilediğimizi düşünüyorum. Tako için gerçekten tanıyan, tanımayan o kadar insan yazdı ki, ne yapabileceklerini soranlar oldu, sadece bulunmasını ümit ettiklerini yazanlar oldu. Kendi hayvanını kaybetmiş olanlar yazdı. "Biz de hayvanımızı arıyoruz nasıl ilerleyebiliriz? Kimlere yazdınız?" diye soranlar oldu. Ben de onların ilanlarını yaymaya çalıştım. Sana da o konuda tüm desteklerin için çok teşekkür ederim. Aynı şekilde senin sayende ulaşabildiğimiz tüm insanlara da teşekkür ederim.

 

Gerçekten çok haklısın söylediklerinde Hatay’ı özellikle hayvanlar konusunda çok yakından takip edebildim. Hatay’a ilk ulaşanların başında veteriner hekimler, hayvan hakları savunucuları ve çeşitli STK'lar vardı. Gerçekten yokluk içinde imkansızlıklar içinde enkazın yarattığı tehlikeler arasında hayvanları kurtarmaya çalıştılar. Sana ulaşan Tako’nun  bulunmasına destek veren kimler oldu?

 

HAYSEV Derneği, Siirt Sokak Canları Derneği, bölgeye gelen meslek odalarından görevli veteriner hekimler, bireysel kurtarma ekipleri. Aklıma gelenler bunlar oldu. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

 

Peki, deprem sonrası Antakya’yla, orada bulunan insan ve hayvanlarla alakalı neler söylemek istersin?

 

Şöyle, ben depremden sonra Antakya’ya bayram zamanı gittim. Doğup büyüdüğüm her taşını sokağını adım kadar iyi bildiğim o şehri maalesef tanıyamadım. Yıkım gerçekten her anlamda çok büyük. Ben gittiğimde enkazın çoğu hala duruyordu. Gittiğim zaman önce kaybettiğim insanların mezarlarını ziyaret ettim. Berkcan'ın, Mona yengemin, Lukas’ın, Mari teyzenin mezarlarında onlarla vedalaşabildim. Ama hala inanamıyorum ve kabullenemiyorum. Lukas’ı hala Melek Konağı'nda, Mari teyzeyi evinde hayal ediyorum. Berkcan bu sene üniversite sınavına girecekti. İstanbul'a gelecekti, onu da burada hayal ediyorum. Antakya’yı da hala eski haliyle hatırlıyorum. Her şey çok geç gitti Antakya’ya, bunu kabullenmekte çok zorlanıyorum. Daha erken birileri gerçekten bir şeyler yapsaydı, şu an sevdiklerimin birçoğu gerçekten yanımda olabilirdi. İnsanlar şu an bile hala çok zor koşullarda yaşıyorlar. Bugün Samandağ’da bir okul çıkışından bir kare gördüm. Her yer toz toprak içinde ve enkaz kalıntıları var. Bu çocuklar o yıkıntının içinde okullarına gitmeye, hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Bu durum o çocuklarda çok ciddi travmalara sebep olacak ileride. Maalesef, yaşadıkları yetmezmiş gibi şu an hala korkunç şeylere tanık olmaya devam ediyorlar. Bizler, yani yetişkinler bile yaşadığımız felaketin etkisini atamadık üstümüzden. Şu an orada yaşayan insanların yaşadıklarına tanık olmak bizim için de çok zor. Çünkü durum gerçekten hala çok kötü. Daha yaşlı olan insanlar da devam edemiyor hayatlarına. Antakya bambaşka bir yerdi. Kimse yeni düzene ve Antakya'nın olmayışına alışabilmiş değil. Benim öngörüm Antakya’nın toparlanmak için 10 yıla ihtiyacı olduğu. Tabii, mesleğimin de etkisi var bu çıkarımda. Umarım Antakya hızlıca toparlanır. Bizim de devam edebilmek için buna ihtiyacımız var. Bu toparlanma bizlerde nasıl bir etki bırakacak, onu da çok düşünüyorum. Yapılacak olan her şey o sokaklar o evler bize kaybettiklerimizi hatırlatacak ve her zaman en derin yerimiz eksik kalacak. Bir yanım geri dönmek için can atarken, bir yanım çok korkuyor Antakya’nın asla eskisi gibi olmayacak olmasından. Şu da bir gerçek ki, bizler başka yerde de yapamayız, dolaşıp yine oraya döneceğiz. Korksak da canımız acısa da cesur bir topluluk olduğumuzu düşünüyorum ve hem toprağımızla hem insanımızla hiçbir felaketin koparamayacağı bağlarımız var. Bazen Antakya’ya gittiğimde sıkıldığım İstanbul’a dönmek istediğim zamanlar oluyordu. Keşke şu an insanım, şehrim kalsaydı da ben gidip sıkıntıdan patlasaydım diyorum. Keşke yine gidip "merhaba" demekten oturamadığım, haytalıyı özel kaşığıyla yediğim, Melek Konağı'nda Lukas’ı göreceğimi bildiğim zamanlara dönebilsem... Tako’yu yine evinde korkusuzca oyun oynarken görebilsem... Gerçekten tarif edemeyeceğim bir özlem duyuyorum.

 

Seni çok iyi anlıyorum, şu an hepimiz o özlemi en derinden hissediyoruz. Biraz ortak duygular yaşadığımızı görüyorum bu konuşmaları yaparken. Herkesin umut etmeye ihtiyacı var. Aynı 47 gün boyunca o ortamda hayatta kalan ve ailesine kavuşan Tako gibi biz de Antakyamıza kavuşacağız. Ne kadar süre geçerse geçsin döneceğiz. Tabii, bizler için aynısı olmayacak, acılarımızı göreceğiz eminim ama ben şehrin ruhunun büyük kısmının içinde yaşayan canlılardan geldiğini düşünüyorum. Görüntü aynı olmasa da hisler aynı olacak herkes döndüğünde ve o zaman işte gerçek Antakyalılar gibi yine yaralarımızı biz saracağız. Ben inanıyorum ki, Tako’nun 47 günlük mücadelesi bizlere umut olacak. Bu mücadeleyi kaybedenler için daha da inanarak mücadele etmeye devam edeceğiz. En azından ben böyle düşünüyorum, sen ne dersin?

 

Evet, hala Antakya’da umut var. "Gitmedik, buradayız" diyenlerin sesleri her yerden duyuluyor. Aslında şu an şehir dışında olanlar da Antakya’dan gitmedi, gitmeyeceğiz de. Çalışmaların başlaması da umut verici ama yeterli değil, daha fazla yardım lazım. Şu an Antakya dışında da Antakya’da da herkes mücadelesini sürdürüyor ve hiç kolay değil. Hayvanlar için de durum aynı. Antakya’da şu an sokakta olan hayvanların, bunların içinde deprem öncesi evlerde yaşayanlar da var maalesef, durumu gerçekten çok kötü. İnsanlar için olan imkansızlıklar ve zorluklar, hayvanlar söz konusu olunca katlanarak büyüyor. Çok fazla bir şey istemiyor hayvanlar bizlerden aslında. Yemek, su ve sevgi beklentisi dışında bir istekleri yok. Şu an açlık ve susuzlukla sınanıyorlar ama elinizi uzattığınızda hala gelip kendini sevdiriyor. Bölgede besleme yapan gönüllüler var. Onların desteklenmesi orada yaşayan hayvanlar için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Bir hayvanla yaşamanın nasıl bir his olduğunu, bunun bir insana nasıl iyi geldiğini çok iyi biliyorum. Şu an Tako iyi ki var. Canım sıkkın olduğunda kucağıma gelip yatması bile bana iyi geliyor. Umarım herkes bunu deneyimleyebilir. Son olarak kimse orayı orada yaşayan canlıları unutmasın bu felaket bize bir ders olsun. Depreme herkes hazırlıklı olsun, kimin ne zaman başına ne gelecek bilemiyoruz, bizler bunu en acı şekilde öğrendik. Depremde hayvanını kaybetmiş sonra bulmuş biri olarak hayvanlarınız açısından da deprem için hazırlıklı olun. Onlar için de deprem çantanız olsun. Taşıma kutunuz evin hep açık ve kolay ulaşılabilir bir yerinde olsun. Hayvanınızın çipli olması böyle bir durumda kaldığınızda işinizi kolaylaştıracaktır. Çipi sayesinde bulunan çok fazla hayvan oldu çünkü. Tabii, böyle durumlarda tüm önlemleri de alsanız işe yaramayabilir. Ama en azından hazırlıklı olmanıza yarar. Umarım bir daha kimse aynı acıları yaşamaz. Bunca şeyden sonra tek istediğim bu olur. Bu olay herkese ders olsun. Bizim hikayemiz de herkese umut olsun. Biz yaşamıyor olsaydık, Tako tek başına hiçbir şey bilmeden sokakta kalacaktı. Şu an yardım etmenin bir yolu da bölgede bulunan hayvanları sahiplenmek. Dediğim gibi, bir hayvanla yaşamak dünyanın en güzel şeyi, umarım herkes bu deneyimi yaşayabilir.

 

Umarım herkes ders çıkarır bu yaşanandan. Tako’nun bulunmasına, sağlığının toparlanmasına da çok seviniyorum. Bize umut oluğunuz için ikinize de çok teşekkür ediyorum.

 

Asıl hikayemizi anlatabilme imkanı tanıdığınız için ben teşekkür ederim.



Soley Gazel ve Tako

コメント


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page