top of page
  • Tuğçe Tezer

Antakya’da Deprem: Önce, Bugün, Sonra (II. Bölüm)



Depremin birinci yıl dönümünde Nehna için kaleme alınan “Antakya’da Deprem: Önce, Bugün, Sonra” başlıklı ve üç kısımdan oluşan bu yazının dün yayınlanan ilk kısmında, depremden bugüne bazı kavramların değişen anlamları ve Antakya’da depremden önce her şeyin yolunda olduğu yanılsamasının farklı yüzleri incelenmişti. Bugün yayınlanan ikinci kısımda, depremden sonra yapılanlar ve yapılmayanlar, bu bir yıllık sürede Antakya’da olanlar bir “öğrenmeye direnme” süreci olarak okunuyor ve okuyucular “aslında bu süreçte neler yapılabilirdi?” sorusunun ağırlığını paylaşmaya davet ediliyor.

 

Bugünden Sonraya:

Öğrenmeye direnme

ve “neler yapılabilirdi?” sorusunun ağırlığı

 

6 Şubat 2023 tarihinde, Türkiye’nin yakın tarihinde etkisi açısından bir benzerini en son 17 Ağustos 1999 tarihinde gördüğümüz ölçekte bir deprem, ya da uzmanların söylemini ödünç alarak, bir “deprem fırtınası” gerçekleşti. İvmesinin büyüklüğü nedeniyle -merkez üssü olan Kahramanmaraş’tan çok- Hatay ve Antakya ile dünya ölçeğinde büyük bir yankı bulan depremlerden sonra geçici dönemin asgari koşullarını kendi olanaklarıyla sağlamaya çalışan yerel halk, bu defa da 20 Şubat 2023 tarihinde, Hatay merkezli depremleri yaşadı.

 

Depremden sonra yapılması gerekenlere dair bugüne kadar yazılmış çok sayıda yazı, anlatılmış çok sayıda yöntem var. Antakya’da 6 Şubat’tan itibaren izlediğimiz süreç ise, bir tür “öğrenmeye direnme ısrarı”nı ve neredeyse her gün farklı bir nedenle karşımıza çıkan “aslında neler yapılabilirdi?” sorusunu hatırlatıyor. Depremden bugüne kadar olması gerektiğine inandığım (ve olmadığına şahit olduğum) süreçleri ve (olmaması gerekirken, maalesef) olanları, Antakya üzerinden anlatacağım.

 

- barınma, geçici barınma ve göç -

 

Depremden sonra ilk yapılması gerekenin, hayatta kalanların hiç vakit kaybetmeden dikkatli ve kapsamlı, uygun tekniklerle yapılan arama-kurtarma çalışmalarıyla en kısa sürede enkazdan kurtarılması olduğu konusunda bir uzlaşı var; bu adım pek çok anlamda “hayati” önem taşıyor. Devamında ve hızı hiç düşürmeden, hayatta kalanların konaklayabileceği sağlıklı, güvenli, hijyenik barınma alanlarının oluşturulması gerekiyor. Bu erken dönemin geçici barınma alanları için çadır ve konteynerin uygun çözümler olacağı anlatılıyor. Bu sırada ana ulaşım bağlantılarının -acil hastane erişimi ve akut yardımların taşınabilmesi için- en hızlı şekilde açılması, sağlık sisteminin bütün asgari sağlık hizmetlerini karşılayacak nitelikte tesis edilmesi büyük bir önem taşıyor. Bu erken (en fazla iki haftalık) dönemin ardından kentin merkezinde, başka bir deyişle nüfusun yoğunlaştığı yerlerde (Antakya için kentin merkezi, yıkımın en çok olduğu yere karşılık geliyor) yerel halkın enkaz kaldırma süreçlerinde halk sağlığı açısından oluşabilecek olumsuz etkilerden korunabilmesi için, kentin çeperinde -daha uzun süre kullanılmak üzere- nitelikli geçici barınma alanlarının oluşturulması gerekiyor. Bu alanların oluşturulmasında, konteyner ve çadıra kıyasla daha dayanıklı olan ve yaşanabilir koşullar sunduğu kabul edilen prefabrik konutların, zorunlu hâllerde ise konteynerlerin tercih edilmesi öneriliyor. Geçici barınma alanlarının tasarlanmasında, yerel halkın gündelik hayatının bileşenlerini oluşturan sosyal donatı alanları, eğitim ve sağlık tesisleri, farklı işlevlerde müşterek mekânlar, ortak üretim ve toplanma alanlarının da oluşturulması gerekiyor.

 

Antakya’da Şubat ayından bugüne kadar izlediğimiz süreçte ise, burada anlattığım “yapılması gereken”lerin yapıldığına maalesef pek rastlamıyoruz. Aynı süre içinde, “yapılmaması gereken”ler olarak tarif edilen uygulamalar ise, adım adım gerçekleşiyor. Aralık ayının sonuna yaklaşırken geçici barınma alanları açısından çadır, konteyner ve pek yoğun olmasa da prefabrik konutların yanı sıra; önceden tarımsal üretim yaptığı serayı geçici barınma alanına çeviren ve bu alanda birkaç aileyle birlikte yaşayan ya da başka bir seçeneği olmadığı için az/orta hasarlı konutuna yerleşmiş olan hatırı sayılır bir nüfus söz konusu.

 

Yaşamını geçici barınma alanlarında sürdürmeye çalışan yerel halk, Antakya’da gündelik hayatının içinde kişisel güvenlik sorunlarıyla sıklıkla karşılaşıyor. Yerel halkın “güvenlik” gerekçeleriyle az/orta/yüksek hasarlı evinin içine girip alamadığı ev eşyaları, teknolojik ve maddi değeri yüksek eşyaları ve özel eşyaları (başka bir deyişle geçmişi), hırsızlar tarafından depremden bugüne kadar “defalarca” yağmalanıyor. Evi yıkılmış ya da oturulamaz hâle gelmiş insanların birkaç ay ertelenmiş olan su ve elektrik faturaları ise, daha fazla vakit kaybetmeden “adres”lerine gönderilmeye başlanıyor. Adreslerinin artık bir “ev”e karşılık gelmemesi ise, bu uygulama için bir sorun teşkil etmiyor. Geçici barınma alanlarının hâli böyleyken, Antakya’nın deprem öncesi yerleşik nüfusunun önemli bir bölümü de Adana, Mersin, Ankara, İzmir, Antalya ve İstanbul başta olmak üzere başka şehirlere taşınıyor.

 

- planlama meselesi -

 

Depremden sonra -yerel halk sağlıklı, güvenli ve hijyenik geçici barınma alanlarına taşındıktan sonra- hiç vakit kaybetmeden başlatılması gereken planlama çalışmalarının önemli bileşenlerini; güncel zemin mukavemeti, mikro bölgeleme ve yerleşilebilirlik analizleri başta olmak üzere fiziksel, sosyal, ekonomik ve doğal yapı analizlerinin yapılması, (şehir plancıları, sosyal bilimciler, yer bilimciler, inşaat mühendisleri, mimarlar, iktisatçılar, koruma uzmanları, farklı ölçeklerde tasarımcıların dahil olacağı) disiplinler arası bir sürecin tasarlanması oluşturuyor. Bu süreçte, depremden etkilenen kentlerde mülkiyetin el değiştirmesine neden olabilecek koşulların oluşmasına imkân verilmemesi en önemli adımlardan biri. Planlamanın bir bütünsellik içinde, planlama hiyerarşisini ve deprem başta olmak üzere afetlere dayanıklı şehirleri oluşturmayı amaç edinmesi, mutlaka planlama süreciyle uyumlu bir uygulama süreci olması gerektiği, tüm bilim çevrelerince kabul görmüş durumda. Antakya dahil olmak üzere deprem bölgesinde depremden bugüne kadar planlama açısından yapılanlar ise, mutlaka kayıt altına alınması gereken birçok yasal ve pratik adımı birden içeriyor. Giderek belirsizleşmekte olan planlama süreci, iç göçle farklı şehirlere gidenlerin Antakya’ya geri dönüşe, farklı nedenlerle ve değişen koşullarda burada kalmayı sürdürenlerin ise geleceğe dair tahayyüllerinin sürekli bir belirsizlik ve endişenin gölgesinde kalmasına neden oluyor.

 


Planlama alanında Şubat ayından itibaren Antakya’da birbiriyle bazen sınırlar ve kurumlar açısından örtüşse de, genel bir değerlendirmeyle bütünsellikten uzak, oldukça parçalı bir durum söz konusu. Depremin hemen ardından, 9 Şubat 2023 tarihinde tüm deprem bölgesinde OHAL ilan ediliyor[i]. Mart ayı itibariyle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı (ÇŞİDB) tarafından tüm deprem illerinde farklı mimarlık şirketlerinin görevlendirilmesi çerçevesinde Hatay’da görevlendirilen DB Mimarlık şirketi, Hatay Master Planı çalışmalarına başlıyor[ii]. Bu sırada 5 Nisan 2023 tarihinde Antakya’nın tarihi kentsel sit alanı, bu alanın kuzeyindeki arkeolojik sit alanının belli bir kısmı ile nehrin batısında, Köprübaşı’ndan Valigöbeği’ne kadar olan 307,6 ha büyüklüğündeki alan, 6306 sayılı yasa kapsamında “afet riskli alan” ilan ediliyor[iii]. Bu ilanla birlikte koruma alanında planlama ve imar faaliyetlerinin yetki ve sorumluluğunun Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan (KTB) ÇŞİDB’na geçmesini takiben, Mayıs ayında bu iki kurum arasında yapılan protokolle birlikte yetki ve sorumluluk tekrar KTB’na geçiyor[iv]. İki Bakanlık arasında bu protokolün yapılmasının ardından, afet riskli alan sınırını kapsayacak şekilde bir Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu süreci başlıyor. KTB adına bu işi yapmak üzere Türkiye Tasarım Vakfı (TTV) görevlendiriliyor. KTB tarafından, TTV’nın bu çalışmayı Hatay Master Planı’nı yapmak üzere görevlendirilmiş olan DB Mimarlık ve Kentsel Yenileme Merkezi (KEYM) şirketleriyle birlikte yapacağı duyuruluyor[v].

 

DB Mimarlık’ın Hatay Master Planı ve Hatay’ın bazı ilçeleri için master plan çalışmaları; TTV, DB Mimarlık ve KEYM’in Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu çalışmaları sürerken, deprem bölgesinde ilan edilmiş olan üç aylık OHAL dönemi sona eriyor. Böylece, depremden önce Hatay’ın bazı ilçeleri için yapılmış, onaylanmış, bazıları askıya çıkmış, bazılarıysa askıya çıkmak için bekleyen imar planlarının askı süreleri kaldığı yerden devam ediyor, ya da askı süresi başlıyor. Başka bir deyişle, o planlar yapıldıktan sonra Hatay’ın bütününde büyük bir yıkıcı etkiye, hasara sebep olan 6 Şubat ve 20 Şubat depremleri gerçekleşmemiş gibi bir uygulamayı izliyoruz. Üstelik bu süreçte Hatay’daki meslek odalarının söz konusu planlara yaptığı itirazlar, belediyeler tarafından oybirliğiyle reddediliyor[vi].


Eylül ayında TTV, DB Mimarlık ve KEYM, tarihi merkezin karşısında ÇŞİDB tarafından belirlenen (Köprübaşı’ndan Valigöbeği’ne kadar olan) 70 ha büyüklüğündeki pilot proje alanında, kalıcı konut alanı tasarımı sürecine başlıyor. Ekim ayı itibariyle kolektif biçimde bir araya gelen yerel mimarların oluşturduğu “Kentin Mimarları” ofisi dahil olmak üzere 16 ulusal ölçekli mimarlık ofisi ve üç uluslararası ekip, konut alanlarının tasarımı için çalışmaya başlıyor[vii]. Kasım ayına gelindiğinde, 6306 sayılı yasada “rezerv yapı alanı” tanımına dair bir değişiklik meydana geliyor[viii]. Bu değişikliği takiben 13 Kasım 2023’te Antakya’da, Asi Nehri’nin batı yakasında Cebrail Mahallesi’nden Akdeniz Mahallesi’ne kadar olan 207 ha büyüklüğünde bir alan, 6306 sayılı yasa kapsamında “rezerv yapı alanı” ilan ediliyor. Rezerv yapı alanı ilanıyla birlikte yerel halkta büyük bir “mülksüzleşme” endişesi baş gösteriyor[ix]. Konuya ilişkin muhalefet ise anlaşılması güç biçimde, yerel halk açısından mülksüzleşme riskinin bertaraf edilmesi yerine, bu sürece dahil olan mimarlara yöneltilen eleştiriler üzerinde yoğunlaşıyor. Bu açıdan özellikle rezerv yapı alanı açısından olası mülkiyet hakkı kayıplarına dair mücadele hattını “hibe ve kredi değil, bedelsiz konut istiyoruz” şeklinde ifade eden Hatay Akademik Meslek Odaları Koordinasyonu’nun (HAMOK) 1 Aralık 2023 tarihli basın açıklamasının[x] büyük önem taşıdığını ifade etmeliyim.

 

Öte yandan, depremin hemen ardından “kalıcı konutlar”ın üretilmesi için görevlendirilen TOKİ’nin Hatay genelinde 33 ayrı noktada konut projelerini yapmaya başladığı biliniyor. Bu konut alanlarının biri de, Antakya kent merkezinin kuzey batısındaki Gülderen bölgesinde yer alıyor[xi]. Bu alanların yer seçimiyle, eş zamanlı olarak yapılmakta olan Hatay Master Planı’nın zaman zaman yapılan uzman ve halk toplantılarında anlatılan yaklaşımı arasında bir uyumdan bahsetmek ise, ne yazık ki mümkün görünmüyor.

 

Bu süreçte Ulaştırma Bakanlığı, yer seçim kararı özellikle depremden sonra çokça eleştirilen Hatay Havalimanı’nın yerinde onarımı çalışmalarının Ekim ayında yapılan ihaleyi takiben başlayacağını duyuruyor[xii]. Hatay Havalimanı’nın yeri, ÇŞİDB’nın görevlendirdiği DB Mimarlık’ın hazırlamakta olduğu, Amik Gölü’nü ve Asi Nehri’nin doğal sistemini “yeniden canlandırma”nın amaçları arasında olduğu belirtilen Hatay Master Planı’nda henüz netleşmemişken üstelik.

 

Bütün bunların dışında, kentin ve çeperlerdeki kırsal alanın önemli bir bölümünde bazıları resmi olarak tanımlanan, çoğunluğu “kendiliğinden” oluşan ve tamamına yakını deprem öncesi kamusal açık mekânlara ya da tarım alanlarına karşılık gelen alanlarda, önce ince bir beton tabakası oluşturularak onun üstüne yerleştirilen “geçici barınma alanları” söz konusu. Bunlarla beraber artık kentin çehresini oluşturan, kaldırımların ve yine tüm açık kamusal mekânların üstünü düzensiz biçimde kaplamaya başlamış olan, konteynerlerde faaliyet gösteren (büyük çoğunluğu için, gündelik yaşamını ekonomik açıdan sürdürmek için başka bir seçeneği kalmamış olan) küçük işletmeler.



Özellikle böylesi büyük bir afetin ardından yerel ve merkezi ölçekte yetkili tüm kurumların, özel sektörün, üniversitelerin ve tüm teknik uzmanların eşgüdümlü, uyumlu bir organizasyonla, kenti dayanıklı ve dirençli hâle getirmek odağında birleşerek üstüne düşeni yapması, kentin geleceği için yeni risklerin oluşturulmaması, hayati bir önem taşıyor. Planlamanın ve planın bütünselliği her zamankinden daha önemliyken (ve depremlerin bu kadar büyük yıkımlara yol açmış olmasında denetimsizlik ve ihmallerin yanı sıra parçacıl uygulamaların da önemli bir rolü olduğu hâlde) şu anda Hatay ve Antakya’daki planlama ve imar çalışmalarında bir uyum ve bütünsellikten bahsetmek mümkün değil. Maalesef 2024 yılının Ocak ayı itibariyle kendimizi içinde bulduğumuz gerçeklik, bu hayalin oldukça uzağında.

 

- enkaz kaldırma süreçleri -

 

Antakya’da depremi takip eden sürecin farklı dönemlerinde yoğunlaşan, neredeyse Ekim ayının sonuna kadar bütün kenti ve çeperlerini yoğun bir toz bulutu içinde tutan “enkaz kaldırma” çalışmaları da, ne yazık ki yanlışlığı üzerinden izlediğimiz diğer bir süreç. Yasal açıdan enkaz kaldırma sürecinin zorunlu adımları tanımlanmış olduğu hâlde; herhangi bir tedbir alınmadan, sulama yapılmadan ve yapının çevresi kapatılmadan yapılan yıkımlar, açığa çıkan “malzeme”nin hafriyat kamyonlarının azami hacminin çok üzerinde doldurulması, molozun üstünün brandayla örtülmemesi, taşıma sırasında trafikte diğer motorlu araçlar ve yayalar gözetilmeden çok yüksek bir hızla hareket edilmesi, moloz döküm sahaları belirlenirken gerek doğal alanların gerekse geçici barınma alanlarındaki yerel halkın sağlığının sürdürülebilirliği açısından herhangi bir hassasiyet gözetilmemesi gibi yanlışları aylar boyunca farklı mesafelerden izledik. Antakyalıların en önemli ekonomik üretim alanlarından olan zeytinliklerin; doğanın ve kentlerin nefes alma alanı olan vadilerin ve geçici barınma alanlarının hemen karşısındaki “boşluk”ların, bütün ilkelere ve yasalara aykırı şekilde moloz dökümü sahasına dönüşebildiğini gördük. Hatta bu süreçte, Antakya ve çevresindeki zeytin ağaçlarının, yerel halkın karşı çıkmasına rağmen kesilmesini izledik.

 

Yerel halk ve sivil toplum kuruluşları deprem sonrası bu yıkıcı süreci durdurmanın, doğayı ve halk sağlığını korumanın farklı yollarını ararken, bu defa karşımıza çıkan “yerinde ayrıştırma” uygulamaları, enkaz kaldırma süreçlerinin “önceliği”ne dair epey aydınlatıcı oldu. Hafriyat ve yıkım firmaları kentin neredeyse her noktasında çok hızlı, tedbirsiz yıkımlar gerçekleştirirken, yine yüksek bir hızla moloz içindeki demir malzemeyi -halk sağlığı açısından yine hiçbir tedbir almadan- yerinde ayrıştırdı. Kaldırımlarda kabloların yakılması, halkın “deprem hafızası”nı büyük bir duyarsızlıkla her gün yenileyen sarsıntılar üreten iş makineleriyle demir ayrıştırma işlemleri günlerce sürdü. Üstelik bazı örneklerde, hafriyat ve yıkım firmalarının, binadaki tüm “malzeme”nin kendilerine ait olduğu iddiasından hareketle, depremden önce o binada yaşamakta olanların özel eşyalarını, ya da kendileri için yapılacak yeni konutlarda kullanabilecekleri pencere, kapı gibi malzemeleri mülk sahibinin almasına izin vermediklerine dair haberlere dahi rastladık.

 

Anlaşılması güç bir hız ve kontrolsüzlükle devam eden enkaz kaldırma ve moloz taşıma süreçlerinin ardından doğal alanların, tarım alanlarının, zeytinliklerin, vadilerin rehabilitasyonu güç bir zararla; aynı tedbirsizlik nedeniyle halk sağlığının ise asbest ve silika başta olmak üzere zararlı tozların ölümcül etkileriyle karşı karşıya olduğu, su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Korkulan o ki, ilerleyen yıllarda Antakya’nın yeni ve tarihi merkezinde yapılı çevrenin onarımı bir ölçüde tamamlandığı zaman, Antakya’nın aslî unsuru olan “Antakyalılar”ın, yerel halkın sağlık durumuna dair kötü haberler duymaya başlayacağız.

 

- tarihi merkezde hafıza yitimi -

 

Tarihi ve kültürel mirasın büyük bir alan kapladığı kentlerin deprem sonrası onarımı sürecinde, tarihi dokuya yapılacak müdahaleler üzerine büyük bir literatür oluşmuş durumda. Antakya üzerinden değerlendirdiğimizde, bu kaynaklara göre genel olarak; tarihi merkezdeki tüm anıt eserler ve sivil mimarlık örneklerinin mümkün olduğunca yerinde muhafaza edilmesi, (hem olası can kayıpları açısından, hem de yapının ayakta daha uzun süre kalacak şekilde desteklenebilmesi açısından) askılama tekniğiyle güvenliğinin sağlanması, malzeme ayrıştırmanın her yapının kendi parseli ya da avlusu içinde ve dikkatlice belgelenerek yapılması, yapılarda herhangi bir güvenlik açığının oluşmaması için azami dikkatin gösterilmesi gerekiyor. Tarihi merkez dışındaki enkaz kaldırma süreçlerinde ise halk sağlığı ve doğal alanların sürdürülebilirliğine büyük bir önem verilmeli, hız ve dikkatsizlikten oluşan yanlışlara ise hiçbir şekilde meydan verilmemeli. (Önceki kısımda, Antakya genelinde depremden sonraki enkaz kaldırma süreçlerindeki yanlışlardan kısaca bahsetmiştim.) Bu sırada Antakya’nın kültür mirası açısından önemli somut varlıklarından birini oluşturan tarihi konut dokusunun bir bütün olarak muhafaza edilmesi gerektiği, depremin hemen ardından konuyla ilgili pek çok ulusal ve uluslararası ölçekte kurum ve uzman tarafından dile getiriliyor.

 

Antakya’nın kentsel, arkeolojik ve tarihi alanlarından sorumlu resmî kurum olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (KTB) bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün (KVMGM) depremin hemen ardından kurduğu Afet Bölgesi Kazı Başkanlığı, Antakya başta olmak üzere tüm deprem bölgesinde kültür mirasının “enkaz kaldırma” süreçlerinde sorumlu aktör olarak belirleniyor. Tarihi merkezde yapılan enkaz kaldırma çalışmalarında anıt eserler ve sivil mimarlık eserleri açısından farklı yöntem ve yaklaşımlar görülüyor. Mart ayında Antakya’nın tarihi merkezinde başlayan “enkaz kaldırma” çalışmaları; yerel halk, ulusal ve yerel uzmanlar tarafından birkaç nedenle eleştiriliyor.

 

Öncelikle böylesi önemli bir tarihi dokunun depremden sonra “yerinde koruma ve onarım” öncelikli ve gereken niteliğe sahip çok sayıda uzmanın çalışmasıyla, yavaş, dikkatli, özenli ve şeffaf bir süreçle, mümkün olduğu ölçüde malzemelerin aynı yapının onarımı için kullanılmasına olanak verecek şekilde “yerinde ayrıştırma” yapılarak ele alınması gerektiği düşünülüyordu. Fakat uygulamada görülen; gereksinim duyulan yavaşlıkla sıklıkla bir tezat oluşturan hızlı bir enkaz kaldırma süreci, yerinde muhafaza edilmesinin mümkün görüldüğü uzmanlarca söylenen bazı sivil mimarlık eserlerinin “can güvenliği için risk oluşturduğu” gerekçesiyle hızla kaldırılması, enkaz kaldırma sürecinde kullanılan teknik ve yöntemler nedeniyle bazı tarihi yapıların yerinde tekrar yapılmasına olanak sağlaması beklenen temel izlerinin dahi yerinde bırakılmaması, büyük bir özeni ve mecburi durumlar dışında iş makinelerinin kullanılmamasını gerektiren tarihi merkezde sıklıkla büyük iş makinelerine rastlanması oldu.

 

Bu süreçte KTB, KVMGM tarafından farklı uzmanlıklara sahip akademisyenler ve profesyonel meslek insanlarından oluşturulan Afet Bölgesi Kültürel Miras Danışma Kurulu’nun önerileri de genel olarak ayrıştırmanın mümkün olduğu müddetçe yerinde yapılması, enkazda çıkan malzemenin taşınması gerektiği durumda ada-parsel-yapı detayında ve onarım sürecinde aynı yapı için kullanılmasına olanak sağlayacak detayda bir belgelemenin yapılması, sürece mutlaka yerel meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve yerel uzmanların dahil olması, Antakya’nın tarihi fiziksel dokusunun anıt eserler ve sivil mimarlık örnekleriyle, sosyo-kültürel yapıyı oluşturan yerel halkıyla beraber korunması gerektiği yönünde oldu. Danışma Kurulu ve Antakya Kentsel Sit Girişimi’nin farklı platformlarda yaptığı çağrıların kısmen sonuç vermesinin ardından, Ekim ayında tarihi merkezde bulunan yaklaşık 120 geleneksel/tescilli yapının enkaz kaldırma süreçlerine ilişkin kararların alınmasında yerel uzmanların, sivil toplum kuruluşlarının da sahada Kazı Başkanlığı’yla birlikte bulunarak enkaz kaldırmaya dair kararların alınmasına katıldığı bir süreç izlendi. Bu uygulama, sürecin en başından itibaren benimsenmiş olsaydı, bugün tarihi merkezde karşı karşıya olduğumuz riskin bu kadar büyük olmayacağını düşünüyorum. Bu büyük riski, “tarihi merkezde hafıza yitimi” olarak ifade edebiliriz.

 

Senelerdir her sokağını, evlerini, restoranlarını, camilerini, kiliselerini, sinagog ve çarşılarını, otellerini, tarihi sokaklarını, sokakların birbirinden farklılaşan zemin döşemelerini, avlularını, ağaçlarını, çiçeklerini gözüm kapalı tarif edebildiğim, “yeryüzündeki cennetim” olarak tanımladığım Antakya’ya Kasım 2023’te (depremden sonra, sanırım onuncu defa) gittiğimde, hayatım boyunca unutamayacağım kadar kötü bir durumla karşılaştım: Büyük boşlukların her yeri kapladığı tarihi merkezde geriye kalan yapıların, sokakların ve ağaçların çoğunu tanıyamadım. Bu dünyada olmasına hiç ihtimal vermediğim bir durum, işte böyle gerçekleşti. Tarihi merkezde enkaz kaldırma süreçlerinde oluşan büyük boşlukların, eğer tedbirini almazsak, Antakya hafızamıza verebileceği zararın tahminimizden çok daha büyük olacağına eminim.

 

- gündelik hayata başlama gayreti -

 

Depremle beraber büyük bir yıkım yaşamış Antakya gibi bir kentte ilk aşamada yapılması gerekenin; arama-kurtarma çalışmalarının, öncelikli/acil sağlık hizmetlerinin ve erişim olanaklarının sağlanması; bunları takiben nitelikli, sağlıklı, güvenli nitelikte geçici barınma alanlarının oluşturulması ve yerel halkın vakit kaybetmeden düzenli biçimde buralara yerleştirilmesi olduğundan önceki kısımda bahsetmiştik. Ve ne yazık ki, Antakya’da deprem sonrası sürecin bu tarife ne kadar uzak olduğundan.

 

Barınma alanları dışında gündelik hayatımızın hangi bileşenlerden oluştuğu düşünüldüğünde; güvenli gıda, içme ve kullanma suyuna erişim, sosyalleşme alanları, çalışma alanları akla gelir. Bu gereksinimlerin idare tarafından sağlanması ve yerel halkın sağlık hizmetleri, güvenlik hissi, hijyen, içme ve kullanma suyu, gıdanın temini açısından herhangi bir tedirginlik yaşamaması gerekir. Yerel halkın deprem öncesi gündelik hayatına bir an önce kavuşması için, mesleğini yapmasına olanak sağlayacak korunaklı çalışma mekânlarının, barınma alanlarıyla ilişkili ve erişilebilir nitelikte oluşturulması gerekir. Böylece halkın, deprem öncesi geçim sağlama pratiğine yavaş yavaş kavuşması, güvenli ve sağlıklı barınma alanlarında yaşamını yeniden kuracak gücü toplaması, sosyalleşme alanlarında komşularıyla ve arkadaşlarıyla bir araya gelmesi ve yeniden geleceğe dair hayaller kurabilmeye başlaması mümkün olur.

 

Fakat Antakya’da izlediğimiz süreç, ne yazık ki bu açıdan da önerilen deprem sonrası rehabilitasyon süreçleriyle pek örtüşmüyor. Antakya’da depremden sonra oluşturulan geçici barınma alanlarına dair durumdan ve ağırlıklı olarak sorunlardan önceki kısımda bahsetmiştik. Barınma yapılarıyla beraber eğitim, sağlık tesisleri, idari tesisler ve çalışma alanları, kent yaşamının önemli bileşenlerini oluşturuyor. Antakya’da eğitim, yerel halkın her zaman en çok önem verdiği konulardan. Depremle beraber eğitim tesislerinin bir kısmı zarar görürken, bazı okullar da depremi hafif hasarla atlatıyor. Fakat yerel halk bu yapılarda eğitim faaliyetinin başlaması için beklerken, hasarsız ve hafif hasarlı eğitim yapılarının tamamına yakını idari faaliyetlerle işlevlendiriliyor. Hastanelerin pek çoğunun kullanılamaz derecede hasar aldığı kentte sahra hastaneleri yapılsa da, bu hastaneler uzmanlıklar ve kapasite açısından ihtiyacı karşılamaya uzak görünüyor. Tüm bu alanlarda çalışması beklenen eğitim ve sağlık personeli ise, burada çalışmasını imkânsız hâle getiren koşullar nedeniyle Antakya’ya gelmeyi tercih etmiyor, tercih edenler de kısa bir zaman içinde gündelik hayatın zorlukları nedeniyle buradan uzaklaşıyor.

 

Çalışma alanlarına ilişkin deprem sonrası süreç de maalesef pek iyi görünmüyor. Antakya’nın hâkim ekonomik sektörleri uzun yıllardır tarım, turizm ve ticaret faaliyetlerinden oluşuyor. Tarım alanları kentin çeperinde ve Hatay’ın diğer ilçelerinde bulunurken, bu alanlarda yapılan tarımsal üretimin çıktıları kentin farklı kısımlarında işlenerek ticaretin konusu hâline geliyor. Limon, portakal, turunç, zeytin, nar ve hububatın yanı sıra defne de Antakya’da işlenerek farklı biçimlerde satışa sunulan ürünlerden. Defne ve zeytinin hammaddesiyle üretilen yağ ve sabunlar, ulusal ve bazen uluslararası ölçekte talep görüyor. Geleneksel üretim ve zanaat kollarından bir diğeri de ipek böcekçiliği. Bu zanaat, bazı dönemlerde yoğunluğu azalsa da, kentin ekonomisindeki varlığını hep sürdürüyor. Kentin ticaret faaliyetleri ağırlıklı olarak Kurtuluş Caddesi, Saray Caddesi ve Uzun Çarşı üçgeninde gerçekleşirken, turizm işlevi de kentsel mekânda çoğunlukla avlulu konutların dönüştürülmesiyle açılan oteller ve restoranlar aracılığıyla yürütülüyor. Turizm faaliyetinin taşıyıcıları kültürel miras, zanaat, inanç yapıları, yeşil ve mavi doğal varlıkların dahil olduğu bir sistemden oluşuyor. Karayolu ulaşımı ağı, İskenderun Limanı ve Hatay Havalimanı ise, kentler ve kırsal alanlarda yapılan üretimin ulusal ve uluslararası ölçekte yayılmasını sağlıyor. Tüm ekonomik alt sektörlerin birbirini desteklediği ve bir ekonomik döngünün bileşenlerini oluşturduğu Antakya’da, kır-kent arasındaki sürekli ilişkinin bir yansıması olan tarım-ticaret-turizm üçlüsü, kendi içinde ağırlıkları değişse de bir sistem olarak varlığını seneler boyunca koruyor.

 

Depremle beraber çalışma alanları açısından yapılması gerekeni kısaca, her şeyin depremden önce olduğu gibi işlemesi için gerekli olanakların sağlanması, olarak ifade edebiliriz. Fakat maalesef Antakya’da depremden sonra çalışma alanlarının yeniden kullanılmaya başlaması için daha çok beklememiz gerekecek gibi görünüyor. Depremden sonra Antakya’nın tarım alanları, zeytinlikler, doğal alanların önemli bir kısmı moloz döküm sahalarına, ya da geçici barınma alanlarına dönüştü. Bu alanlardaki ürünlerin tüketilmesi sağlık açısından -pek çok bilimsel çalışma, aksini verilerle kanıtlamış olsa da[1]- tüketici gruplar açısından biraz “şaibeli” olarak değerlendiriliyor. Geçici barınma alanlarının kurulacağı ilan edilen tarım alanlarında ise, üreticilerin hasat için kendilerine verilmesini talep ettikleri zamanın pek tanınmadığını izliyoruz. İpek böcekçiliğiyle uğraşanlar, molozun üstünü brandayla kapatmadan son süratle giden hafriyat kamyonlarının geçmesinin, bu yolların yakınında bulunan atölyelerdeki ipek böceklerinin telef olmasına neden olduğunu anlatıyor.

 

Deprem öncesinde üretilmiş ve depremde bir şekilde muhafaza edilebilmiş ürünlerin satışının yapılacağı Kurtuluş Caddesi, Saray Caddesi ve Uzun Çarşı başta olmak üzere ticaret mekânlarının depremde aldığı hasarın boyutu, ne yazık ki enkaz kaldırma sürecinde iyice derinleşti. Uzun Çarşı’da bazı dükkanların tekrar faaliyete başlaması yerel halka ve ekonomiye olumlu yönde etki yapmış olsa da, çarşıdaki enkaz kaldırma çalışmaları büyük eleştirilere konu oluyor ve çarşının -şimdiden yöntemi nedeniyle eleştirilmeye başlanan- restorasyonunun tamamlanması için çok uzun bir süre gerekeceği düşünülüyor. Kentin özellikle çeper bölgelerinde yavaş yavaş faaliyete başlayan restoran, otel gibi işletmeler turizm ve hizmetler sektörlerinin yeniden faaliyete geçmesi açısından çok önemli olsa da, turizmin Antakya’daki varlık sebebini oluşturan işletmelerin ve somut kültür mirasının tamamına yakını hala hasarlı durumda, enkaz hâlinde, ya da enkazı bile çoktan kaldırıldı. Doğal alanlar ise moloz döküm sahasına dönüştü ya da geçici barınma alanlarıyla kaplandı.

 

6 Şubat depremlerinden sonra deprem bölgesinin büyük bir kısmı gibi Antakya’da da süreci genel olarak üzüntüyle, endişeyle, giderek artan bir belirsizlik ve zaman zaman yükselen umutsuzlukla takip ediyoruz. Öğrenmeye direnme örnekleri gün geçtikçe çoğalırken, aslında “neler yapılabilirdi?” sorusunun üzerimizdeki ağırlığı ve sorumluluğumuz giderek artıyor. Böyle bir süreçte Antakyalılar, Antakya’yı ve hemşehrilerini bir gün bile yalnız bırakmayarak, bizi Antakya’nın güzel nüfusuna tekrar hayran bırakıyorlar. Kültür mirası, doğal alanlar, zeytinlikler, insanlar derken; aslında Antakyalılar, Antakya’nın bütününe tarihte olduğu gibi depremden bugüne kadar geçen zaman boyunca da sahip çıktılar.

 



Yaşanan afet ve etkileri, bir kentin halkının ya da herhangi bir kurumun tek başına altından kalkmasının mümkün olmadığı ölçüde büyük. Bu nedenle yerel halkın deprem öncesindeki hayatına, Antakya’nın “eski çehresi”ne kavuşabilmesi için bütün yerel ve merkezi yönetim kurumlarının, üniversitelerin, tüm uzmanlıkların bir araya gelerek toplumu, yalnızca toplumun iyiliği için desteklemesine ihtiyacımız var.

 

Üç kısımdan oluşan bu yazının yarın yayınlanacak olan “Sonra: Akışına bırakmak ya da bırakmamak ve “ipin ucunu nereden tutmalı?” başlıklı üçüncü ve son kısmı; depremden bir yıl sonra geldiğimiz aşamada yerel halkı ve gündeminde Antakya’nın iyileşmesine yer olan herkesi, süreci akışına bırakmak ve bırakmamak seçeneklerinin olası sonuçlarını sorgulamaya, bir yılın sonunda “ipin ucunu tutabilmek” için bir asgari müşterekte buluşmaya çağırıyor.

 

Öne Çıkan Görsel: Alim Koray Cengiz/Unsplash














398 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page