top of page
  • Ümit Yıldız

Antakyalı ve İstanbullu Ortodokslara dair bir “saha”dan notlar

Güncelleme tarihi: 28 Ağu 2023

“Hıristiyan mısınız? Neden bu konuları konuşmak istiyorsunuz?” Bu sorular, “dışarıdan” bir araştırmacı olarak -geniş anlamıyla- Rum cemaatinin içişlerine “burnumu soktuğumda” duyduklarımdan bazıları. Araştırma sahasında böyle dirençlerle karşılaşmak, elbette işimi zorlaştırdı. Buna karşın, karşılaştığım bu zorlukların üzerinde hem geçmişin yükü hem de ülkenin boğucu siyasi iklimin izleri olduğunu fark ettiğimde bütün bu süreç benim için daha da anlamlı bir hâle büründü. 2020 yılında yazdığım, Türkiye siyasi atmosferinin Antakyalı ve İstanbullu Ortodokslar arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini inceleyen yüksek lisans tezim, benim için çok boyutlu bir öğrenme süreci oldu. Literatürde kendine yer daha yeni yeni yer bulan Arapdilli Ortodokslara odaklanmayı seçmem çok da tesadüfi değil. Bu deneyimimi anlatabilmem için biraz gerilere gitmem gerekiyor.

Üniversite döneminde yaşadığım politik aydınlanmayla birlikte, kendimi resmi tarih anlatısını sorgularken buldum. Bu anlatının vazgeçilmez “öteki” unsurlarından biri olan Rum cemaati hakkında daha fazla bilgi edinmek ve beraberinde etimolojiye karşı olan merakımı bir nebze olsun tatmin etmek adına, Yunanistan İstanbul Konsolosluğu bünyesinde Yunanca dersleri almaya başladım. Başlangıçta bu uğraşı, bireysel bir maceraydı. Ancak bu yolculuk derinleştikçe, “öteki” halkların bu topraklardaki deneyimlerini daha çok merak etmeye, onlar hakkında daha ciddi okumalar yapmaya başladım. Bu dönemde yolum Agos’la kesişti ve kısa bir dönem de olsa burada yazdım.

Lisans döneminde yaşadığım kırılmalardan biri de bir Arap Aleviyle tanışmam oldu. Önceden, tamamen Sünni İslam’la özdeşleştirdiğim Arap dünyası hakkındaki algım böylece değişti, fakat bana bu konuda en büyük şoku yaşatan sanırım Arapça kilise müziğiyle karşılaşmam oldu. Her ne kadar konsolosluğun Yunanca kursuna gitsem ve az da olsa Rum cemaatinin sosyal ağlarına temas etsem de bu müziği Türkiye’de de icra eden Antakyalı Ortodoksların varlığından habersizdim. Okuduğum kitaplarda da buna ilişkin bir iz yoktu, ta ki sevgili dostum Yılmaz beni aydınlatana kadar. Azınlık içinde azınlık olan bu grup, aidiyetleriyle birlikte bana çok ilgi çekici geldi ve bu grup üzerine çalışmaya karar verdim. Mühendislik kariyerimden istifa edip siyaset bilimi okumak üzere Fransa’ya gittim. Fransızca literatürde “la minorité grecque d’Istanbul” (the Greek minority of Istanbul, İstanbullu Yunan azınlığı) olarak geçen İstanbullu Rum cemaati üzerinde bir çalışma yapmanın metodolojik zorluğu, diğer bir deyişle Fransızcada Rum/Yunan ayrımının olmaması, daha tez süreci başlamadan neyle karşılaşacağımın habercisi oldu. Yaptığım okumaları derinleştirsem de hem “dışarıdan” olan hem de hiç saha tecrübesi olmayan biri olarak bu çalışmanın altından kalkıp kalkamayacağım konusunda büyük endişelere kapıldım. Peki, “dışarıdan” biri olmanın getirdiği zorluklar nelerdi?

Kilisenin kapısını çalınca…

Eğer “dışarıdan” biriyseniz, böyle bir çalışmaya kalkışmanın en zor yanı sizinle mülakat yapmayı kabul edecek birilerini bulmak. O hep kapalı duran -sebepleri malumunuz elbette- kilisenin zilini çalıp en sempatik halinizle durumunuzu ifade etmek, çok da işe yarar bir yöntem olmayabilir. Evet, bunu yaptım. Balat’ta gözüme bir kilise kestirdim. İlk mülakat deneyimim olacaktı. Ne kadar heyecanlı olduğumu tahmin edebilirsiniz. Tabii, o ilk bariyeri aşmak için kendimi en kısa sürede en doğru şekilde ifade etmem gerekiyordu, bundan dolayı stresliydim. Herhalde zararlı biri olmadığım dışarıdan anlaşılıyordur diye düşündüm. Zili çaldım. Açan olmadı. Bir iki kez daha ısrarlı bir şekilde çalınca, görevli nihayet geldi. Derdimi anlattığımda, yetkili birinin olmadığını, yardımcı olamayacağını söyledi. “Ben”, dedim sesim içime kaçarak, “sizinle de konuşabilirim”. Duymazlıktan geldi. Ben zararlı görünmekten neden bu kadar korktum? “Karşı taraf” neden talebimi geri çevirdi? Bu, basit bir kabalık mıydı, yoksa ben yüzyıllar içinde örülen, halkları birbirinden ayıran o görünen o soğuk, görünmez duvara mı çarpmıştım?

Bu işin böyle olmayacağını, sadece “Ümit” olarak böyle bir sahada çırpınmaktan çok da öteye geçemeyeceğimi anladım. Adımın önüne başka sıfatlar eklemem gerekiyordu. “Agos’ta yazmış aynı zamanda Avlaremoz’da da yazısı çıkmış Ümit”, “Yunanca bilen Ümit”, “Rum cemaatinden Yorgo’nun ama aynı zamanda Ermeni cemaatinden de Hagop’un arkadaşı Ümit”. Güven gerçekten ilk bariyerdi ve benim bunu aşabilmek için güven ağlarını halihazırda kurmuş kişilerin referansıyla harekete etmem gerekiyordu. Hal böyle olunca, ben de bağlantılarımı kullandım -bu vesileyle de yardımlarını esirgemeyen herkese teşekkür ederim. Mülakat yaptığım diğer kişilere de mülakat yaptığım kişilerin referanslarıyla ulaştım. Belirtmem gerekir ki, sosyo-ekonomik olarak daha üst sınıfa mensup Antakyalı Ortodokslara ulaşmakla ilgili herhangi bir zorluk yaşamadım. Bu kişilerle ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden iletişime geçtim ve mülakat, tahmin ettiğimden daha iyi ritimle ilerledi.

Sınıfsal olarak bu kişilerden ayrışan diğer Antakyalı Ortodokslarla tecrübem ise çok heterojen oldu. Beni güleryüzle karşılayanlar olduğu gibi, bana kuşkuyla bakanlar da vardı. Daha mülakat başlamadan Hıristiyan olup olmadığım, ne yapmak istediğim ve Rum cemaatiyle olan ilişkim sorgulandı. Bu kuşkunun bana kalırsa birkaç sebebi var. Öncelikle, literatürde bu topluluk hakkında çok az çalışma var. Yani bir araştırmacıyla karşılaşmaları, yeni bir şey. İkinci olarak, Rum cemaatin de facto bir parçası olmalarına rağmen bazı Antakyalılar kendilerini, o cemaatin asli unsuru olarak görmüyorlar. Dolayısıyla “Neden İstanbullu Rumlar değil de kendileri muhatap alınıyor?” sorusuna cevap veremiyorlar. Üçüncüsü ise, verecekleri cevaplarla başlarının ağrımasını istemiyorlar. Bir tweetle insanların gözaltına alındığı bu ülkede, bir azınlık grubu mensubunun başına neler gelmez ki?

Tezimin örneklemi sadece Antakyalı Ortodokslardan değil, aynı zamanda İstanbullu Rumlardan da oluşuyordu. Onlara da hem Rum hem Ermeni cemaatinden tanıdığım kişiler vasıtasıyla ulaştım. Eğer bu kişilere yazılı olarak iletişime geçtiysem, Türkçe yerine Yunanca yazmayı güven bağlarını önceden oluşturabilmek adına tercih ettim. Geri dönüşler bazen Yunanca, bazen Türkçe oldu. Neden altı sene boyunca bu dili öğrenmek için çabaladığımın biraz sorgulandı. Ben de daha 10’lu yaşlarda, dedemin annesiyle, yaşadıkları o eski Rum köyünün tarihi hakkında yaptığım konuşmaların bende nasıl bir iz bıraktığını keyifle anlattım. Bu dile karşı olan tutkumun genellikle takdirle karşılandığını ve bu samimi paylaşımların da mülakatın ilerleyişine olumlu bir katkı sağladığını söyleyebilirim.

Nerede buluşalım?

Mülakat yeri seçimini genellikle görüşmeciye bıraktım. Kolay ulaşılabilecek bir yerde bulaşabileceğimizi söyleyenlere, kabul ederlerse onların mekânına gelebileceğimi söyledim. Böylece mülakatları, konsolosluk, ev, kilise, mezarlık, işyeri, istos Kafe gibi görüşmecilerimin daha rahat hissedecekleri yerlerde yaptım. Bu, etnografik gözlem yapabilme fırsatı tanıdı. Bu sayede, birçok spontane diyaloğa şahit oldum. Bu spontane diyaloglar, sorularımı çeşitlendirmemi sağladı ve mülakatı derinleştirdi. Örneğin, literatürde de tartışmaya açılan Arapdilli Ortodoksların kendilerini kimliklendirme meselesi üzerine mülakat yaparken, görüşmecimin çocuğu geldi. Annesi de şu anda mülakat verdiğini söyleyince konu ilgisini çekti ve bizi dinlemek istedi. Spontane gelişen diyaloglar neticesinde, sonradan Rum lisesinde okuduğunu öğrendiğim bu genç, kendisini “Ortodoks Rum” olarak gördüğünü ve annesinin “Arap Ortodoks” tanımlamasına kesinlikle katılmadığını belirtti. Bu kırılmanın aynı ev içinde bile yaşanabileceğini görmek, bakış açımı derinleştirdi diyebilirim.

Mülakat yeri seçimi kaynaklı, bahsetmeye değer iki olay yaşadım Bunlardan ilki, Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı önünde gerçekleşti. Üniformalı bir polis, mezarlığın önünde beklediğimi görünce yanıma yaklaştı. Ben en fazla “Saat kaç?” gibi bir soru beklerken, o bana neden mezarlık önünde beklediğimi sordu ve kimliğimi kontrol etti. Bu olayın arka planda ne ifade ettiğini hemen anlayamadığımı itiraf etmem lazım, zira geniş toplumun mezarlıkları, saldırılma potansiyeli olan dolayısıyla kalın demir kapılar ve yüksek duvarla korunması gereken mekânlar değil. Polise elbette güven içinde mülakat yapacağımı söylemek yerine arkadaşımla buluşacağımı söyledim. Bu cevap üzerine beni rahat bıraktı. Ne garip değil mi? Herkesin birbirinden korktuğu ilginç bir memleket burası. Mülakat esnasında öğrendim ki, o bölgede bazen güvenlik sorunları çıkabiliyormuş. Bu da bazı kilise görevlilerinin de vurguladığı güvenlik sıkıntısını anlamama yardımcı oldu. İkincisi ise Balat’ta, İslamcı grupların yoğun olduğu bir yerde bulunan kilise önünde gerçekleşti. Kiliseyi ziyaret etmek için gelen bir Yunan turist kafilesi, bir grup sarıklı-cübbeli gencin içinde “gavur” kelimesi geçen sözlü tacizine uğradı. Ya grupta Türkçe bilen yoktu ya da sineye çektiler. Onu bilemiyorum. Özellikle o bölgede bulunan kiliselerde nadiren de olsa, bu tip olayların gerçekleştiğini öğrendim.

“Bugün”ü konuşmanın zorluğu

Mülakat esnasında en önem verdiğim şey, güven bağlarını daha en başta yaratmaya çalışmak oldu. Bu bağlamda, mülakata başlamadan önce yaptığım “muhabbette” özel hayatım (dini kimliğim, etnik kimliğim, yaptığım işler vb.) hakkında olabildiğince çok bilgi paylaştım. Bu, birçok mülakatı olumlu etkilese de “dışarıdan” biri olarak neden bu konuya eğildim sorusu, en çok aldığım soru oldu. Sosyoekonomik olarak daha alt sınıfa mensup bazı Antakyalı Ortodokslardan, mülakatın başında aldığım diğer soruysa Hıristiyan olup olmayışımdı. Mülakata başlamadan önce üzerinde durduğum başka bir nokta ise eğitimimi Fransa’da alıyor ve tezimi Fransızca yazacak oluşumdu. Dolayısıyla tezimin Türkiye’den ulaşılabilirliği sorgulamasını ortadan kaldırmış oldum.

Bu süreçte, iki grup arasında gözlemlediğim en büyük fark, görüştüğüm bütün İstanbullu Rumların daha önce mülakat tecrübesinin olmasıydı. Hatta öyle ki, bir görüşmeci mülakatı yaptığımız hafta iki mülakat daha verdiğini belirtti. Özellikle, Varlık Vergisi, 1955 Pogromu, 1964 Sürgünü gibi literatürde de ele alınan, cemaatin demografik yapısını kökten değiştiren olayları anlatma pratiğini önceden edindikleri belliydi. Buna karşın, bugünün siyasi konjonktürünün cemaat içi ilişkileri şekillendirmedeki rolü hakkında sorduğum sorulara, ülkenin de siyasi atmosferi sebebiyle, çoğu zaman çekimser yanıt aldım, hatta öyle ki konuşmacıların bir bölümü, paylaştıkları bazı bilgileri yayınlamamamı rica ettiler.

İstanbullu Rumların aksine, Antakyalı Ortodoksların böyle bir mülakat pratiği olmadığını, dolayısıyla mülakatların daha doğal bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. Bu grubun kendini İstanbul Rum cemaatinin organik bir parçası olarak görüp görmemesi meselesi, bu bağlamda İstanbullu Rumlarla olan pozitif ya da negatif deneyimleri, cemaat içi ilişki dinamikleri hakkında bir fikir verse de ülkenin siyasi atmosferinin bunların üzerindeki etkisini irdeleyen sorulara İstanbullu Rumlara kıyasla daha net ancak yine de çekimser cevaplar aldığımı söyleyebilirim. Özellikle Aya Sofya’nın camiye çevrilmesinden sonra yaptığım mülakatlarda, ülkenin içine girdiği siyasi iklim daha net ama ölçülü bir dille eleştirildi.

Tüm bu süreç, “dışarıdan” biri olarak benim için sadece entelektüel açıdan değil, duygudaşlık ve empati anlamında da öğretici bir süreç oldu. Peki, bu sürecin sonunda ortaya çıkan tezimin konusu olan Türkiye siyasetinin cemaat içi ilişkilere nasıl etkilediği meselesi? Dilerseniz, o da bir sonraki yazının konusu olsun.

21 görüntüleme

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page