top of page
  • Burcu Meltem Arık

Bir dağın yamacında bir nehrin kollarında büyümek - Bir Antakya doğa anlatısı



“Görmeden bile, söylentilerden tam bilgi

sahibi olunabilir, çünkü şehrin ününün

yayılmadığı kara veya deniz köşesi yoktur.”

(Antakya için) Libanius


Eğitim politikaları ve doğa eğitimi konularında çalışıyorum. Bu konularda yaptığım eğitimlerde ve konuşmalarda kendimi uzun bir süredir “Amanosların yamacında, Asi Nehrinin kollarında, Antakya’da doğup büyüdüm” diye tanıtıyordum. 1976’da bu güzelim, göz bebeğim kente doğduğum için şanslı olduğumu çok erken yaşlardan itibaren hissettim. Kimliğimi, benliğimi en çok Antakya’ya borçluyum. Kentin yapısına, insanlarına, yemeklerine, en çok da doğasına. Bugün bunu çok daha iyi görüyorum. 1996 yılında ODTÜ’de kuş gözlem topluluğuna katıldığımda kentimden aldığım temelle iflah olmaz doğa koruma ve doğa eğitimi serüvenim de başladı. O günden bu yana bana “doğaya nasıl böyle tutkuyla bağlısın?” diye sorulduğunda tereddütsüz “Antakyam sayesinde!” diyorum. Antakya’da doğup büyüyen biri nasıl doğa delisi olmaz ki? Diğer türlüsünün mümkünatı yok!



Sol: Cemalettin Tınaztepe İlkokulu’nun Atatürk Köşesi. 2. sınıfın ilk günü, Eylül 1983

Sağ: Atatürk Köşesi’nin gülleri, Mart 2023

 

Sümerler Mahallesi Dere Sokak’ta doğdum. On bir yaşıma kadar burada, Habib-i Neccar Dağı’na ve Asi Nehri’ne komşu olarak yaşadım. Burayı size nasıl anlatabilirim bilmem. Dostlarımı konuk edip onlara gösteriyordum ama artık bunu yapamayacağım. Mahallemizin insanları da doğası da çeşitlilik açısından bereketliydi. Antakya’nın mayası için kültürel ve biyolojik çeşitliliği diyebilirim rahatlıkla. Çocuklar için güvenli bir yerdi. Nitekim, altı yaşından itibaren Cemalettin Tınaztepe İlkokulu’na kardeşimle tek başımıza gidip geldik hep. Her gidişte ve dönüşte farklı sokaklardan geçtik, mahallemizi keşfettik. Annem Tınaztepe’de, babamsa Kurtuluş Lisesi’nde öğretmendi. Okul bahçemiz betondu gerçi ama kıyıda köşede kızılçamlar vardı. Atatürk köşesinde de çiçekler ve güller. Her bahar kızılçamlara çam keseböceği dadanırdı. “Ağaçların altına girmeyin, tüyleri kaşıntı yapar” derlerdi. Dinler miydik? Tabii ki hayır. Kaşındık mı? Hayır! Ya da oyundan başımızı kaldırıp fark edemedik belki de. Okula gidip gelirken keşfettiğimiz sokaklar, ağaçlar, çiçekler, hayvanlar ne güzel izler bırakmış meğer. Sık sık bugünkü aklımla çocukluğuma dönmeyi hayal ederim. Bunu yapabilseydim, yürüdüğüm tüm o yollarda gözümü bir an bile kırpmazdım. Kentimi çok daha keskin bir şekilde hafızama kaydederdim.


Cemalettin Tınaztepe İlkokulu’nun bahçesinde, çam keseböceklerinin dadandığı kızılçamlar (Pinus brutia), Mart 2023

 

Özalan amcanın Kurtuluş Lisesi’ndeki bahçesi, 1981

 

Hatırlayabildiğim en eski anılarımdan biri annemin Tınaztepe’den önce görev yaptığı Dursunlu’daki köy okuluydu. Bahçesindeki çiçekler, böcekler ve kuşlar ilk arkadaşlarımdı. Buraya 3-4 yaşlarında gitmiş olmalıyım. Sarı bina, merdivenler, kıpkırmızı yanaklı ve anneme sürekli sarılmak isteyen okuldaki abiler ablalar, anneme yemekler, börekler getiren ve bu sırada beni de sevmeyi hiç ihmal etmeyen anneler, nineler, teyzeler. Herkesin çok mutlu olduğunu hissettiğimi anımsıyorum. Herkes hep gülüyordu. Bunlar zihnime bir şekilde kazınmış. Bir diğer anımsa Kurtuluş Lisesi’nin o zamanlar olağanüstü güzellikte olan bahçesinde geçirdiğim zamanlardı. Sanırım annemle babam beni sırayla kendi okullarına götürüyordu. Bahçede Özalan amcanın baktığı nefis bir gül ve çeşit çeşit çiçek alanı vardı. Babamın okuluna her gidişimde bu bahçede dolanırdım. Özalan amca anneme bir demet toplamama izin verirdi ve çiçekleri babamın kırmızı bisikletiyle anneme götürürdük. Ben burayı da size nasıl anlatırım bilemiyorum. Hadi diyelim anlatabildim, kokuları, bahçenin verdiği mutluluğu ve huzuru nasıl hissettiririm? Keşke bunu yapabilsem…

 

Madam teyzenin duvarı bundan daha çok mor salkımla kaplıydı, 2017

 

En eski anılarımdan bir diğeri de mahallemizdeki Madam teyzenin mor salkımla, borazan çiçeğiyle ve begonville dolup taşan evinin önünden geçerek dağa çıktığımız zamanlardı. “Oradan geçerken kapısı açık olsa” diye geçirirdim içimden. Kapı açık olunca içerideki çiçek şölenini görebilirdim böylece. Madam teyze tüm zerafetiyle bahçedeki çiçekleriyle konuşurdu. Sümerler’de zeytin ağaçları, sarı papatyalar, glayöller, uğur böcekleri ile arkadaş oldum zaman içinde. Herkes evden bir malzeme getirirdi ve sarmaiç (kısır) yapıp yerdik. Küçücük yaşımızda!

 

Turunç çiçekleri. Fotoğraf: Zeynel Cebeci, Wikimedia

 

Eski devlet hastanesinin yakınında, Habib-i Neccar’da, onlarca merdivenden çıkarak ulaşılan Bağrıyanık Mahallesinde, babamla annemin arkadaşı Nurettin amcaların evinde geçirdiğim zamanlar da aklımda. Turunç ağaçları ile doluydu bahçeleri. Ah o turunç çiçeklerinin kokusu! Nurettin amca güvercinciydi. Bir ıslığıyla onlara takla attırırdı. Şahin gördü mü çok tedirgin olurdu, güvercinleri hemen çağırırdı. Bu bahçeyi de çok severdim. Velhasıl Dere Sokak ve çevresinde cevizler, serviler, zeytinler, portakallar, sarı papatyalar, uğur böcekleri, biber ağaçları, mor salkımlar, borazan çiçekleri, turunçlar, portakallar, mandalinalar, o zamanlar adlarını bilemediğim binbir çeşit kuş ve çiçek… Hepsi benim çocukluk arkadaşım. Anlayacağınız renklere, çeşit çeşit kokuya, dokuya doğdum ve bunlarla büyüdüm. Nasıl doğa delisi olmaz böyle bir yerde insan? Şimdi daha iyi anlıyorum. Kentimizin tamamı bizatihi doğaymış!

 

Meyve yarasaları (Rousettus aegyptiacus). Fotoğraf: Emrah Çoraman

 

Büyük Park, Nisan 2023. Fotoğraf: Gizem Girgin


Dağlarına, kıyılarına, ovalarına, derelerine ve nehrine ayrıca geleceğim. Önce hayatımızdaki iki önemli parktan bahsedeyim: Büyük Park ve Küçük Park. Büyük Park, yani Atatürk Parkı, merkezde bildiğiniz o nefis yer. Palmiyeleri, hurmaları, o zamanlar bana devasa gelen servileri, Japon kavakları, zakkumları, sedirleri, Japon soforoları ile ne güzeldir. İçindeki havuz yüzmeyi ilk öğrendiğim yerdi. Küçük Park ise Vali Ürgen Parkı. Buraya dair en net anımsa meyve yarasalarıdır. Hurmalara gelirlerdi ve dev gibilerdi. ODTÜ’de kuş gözlemcisi olup birçok doğacıyla tanıştığımda mağaracı ve yarasacı dostların meyve yarasası görmek için Antakya’ya gittiklerini öğrendiğimde ne şaşırmıştım. Meyve yarasası da çocukluk arkadaşımdı. Dere Sokak’ta otururken en çok Büyük Parka giderdik. Öğretmen lojmanlarına taşındığımızda daha çok Küçük Parkı tercih etmeye başladık. Lojmanlardan Sümerler Mahallesine kadar olan yoldaki tüm ağaçları tek tek tanırdım. En çok tesbih ağaçlarını severdim. Hem çiçekliyken hem de meyveliyken. Antakya gibi bir kentte sadece insanları tanımazsınız; tüm varlıklar hemşeriniz oluverirler.

 

Tespih Ağacı (Melia azedarach). Fotoğraf: Anna Anichkova


Sarı papatyalar. Fotoğraf: Wikimedia


O zamanlar öğretmen lojmanlarından sonraki binalar henüz yoktu. Kocaman, geniş çayırlar vardı. Ardından da zeytin bahçeleri başlardı ve neredeyse aralıksız olarak Amanoslara kadar ulaşırdı. Çayırlar her baharda sapsarı papatyalarla ve kıpkırmızı gelinciklerle dolardı. Çobanlar buraya koyunlarını otlatmaya getirirlerdi. Bizlere de gelip çay isterlerdi. Annem çok güzel bir semaverde onlara çay yapardı. Lojmanımızın arka bahçesinde bambulotları açardı. Sabahları okulda gitmeden önce yemem gereken ama hiç istemediğim yumurtaları bunların arasına atardım. Annem düşen mandalları almak için arka bahçeye gidince yakalanmıştım. Bu anıları düşündükçe hem çok mutlu oluyorum hem de kentimizin bugünkü hali canımı çok yakıyor. Kültürün ve doğanın bu kadar iç içe girmiş hallerinden hangi birini anlatayım? Dediğim gibi, eskiden evlerimize davet edip canlı canlı gösterirdik.


Bambulotu (Heliotropium europaeum). Fotoğraf: Isidre Blanc

 

Güzelim siklamenler (Cyclamen persicum), Eylül 2017

 

Habib-i Neccar Dağı’na ait küçüklüğümden bir başka anı da benden büyük abi ve ablalarla dağın zirvesine yürüme maceramdır. Bu macera bana hayatımın en özel çiçeklerinden birini kazandırmıştı. Onlar bana göre koşar adım ve rahatlıkla dağı tırmanırken ben onlara yetişmek için perişan olmuştum. Bir yerde soluklanmak için durduğumda siklamen çiçeklerini gördüm. Burnumu yaklaştırıp kokladım. Kafamı kaldırdığımda abiler ve ablalar bana gülmeye başladılar. Burnum çiçek tozuyla dolmuş meğer. Nasıl kokladıysam! O zamanlar bu çiçeğe kuskus çiçeği diyordum. Ters çevirip elime hafifçe dokundurduğumda sarı çiçek tozlarını bırakıyordu. Bunu nergisler de yapar. Dağımızın, kentimizin çiçekleri öyle güzeldir ki! Depremin birinci ayında Küçükdalyan’daki çadır alanında kahvaltı sırasında beklerken bir grup kadınla dağlarda açmaya başlayacak çiçekleri ve tepemizden göçmeye başlayacak kuşları konuşup bir anlığına neyin içinde olduğumuzu unutup ne güzel sevinmiştik bir bilseniz. Çadırların çevresi çeşit çeşit çiçekle doluydu. Depremin ikinci ayında, Antakya’da yaşadığımız son mahallemize gittiğimde sokağımdaki sardunyalardan dallar aldım. Dostum Balkız benim için komşumun balkonundan bir çiçek de kurtardı. Şimdilerde dümdüz olmuş mahallemden bana yadigar.



Sol: Küçükdalyan’da çadırkent, Mart 2023

Sağ: Komşumun balkonundan aldığımız, adı aşkın gözyaşı olan çiçek, Nisan 2023

 

Samandağ’da defne kazanı, 2009


Kum zambağı (Pancratium maritimum ), 2022


Kum şırlanı (Donax sp.). Fotoğraf: Hans Hillewaert


Çevlik ve Samandağ bambaşka çocukluk anılarımda. Büyülü bir yer. Bazı yazlar Çevlik’te bazı yazlar Arsuz’da olurduk. Upuzun bir kumsal, kumsalda adını yıllar sonra öğrendiğim kum şırlanlarının kabukları. Deniz kabuklarının çeşitlerini anlatsam yazım bitmez. Kopmamış ve delikli olanları bulmaya çalışırdım. Deliklerin nasıl oluştuğunu ancak yıllar sonra öğrendim. Meğer etçil deniz kabukluları bir tür asit salgılayarak açıp diğer deniz kabuklularını yermiş. Biz delikli olanlarla kolye ve bilezik yapardık. Ya o kumsaldaki kum zambaklarına ne demeli. Peki Milleyha’daki envai çeşit kuşa. Sumrular, martılar, düdükçünler, ördekler, kuyruksallayanlar, dik kuyruklu ötleğenler, bülbüller. Titüs Tüneli’nde sayısız çiçek, böcek, defne, mandalina, portakal, limon. Çevlik - Arsuz arasında o nefis yolda karabaş otları. Çevlik’te miydik yoksa Arsuz’da mı tam anımsayamıyorum. Sonbahardı ve denizin içindeydik. Tepemizden yüzlerce leylek geçmişti. Memleketim dünyanın sayılı kuş göçü yollarından birinin üzerinde. Düşünsenize, binlerce yıldır kullanılan kuş gölü yolu üzerinde! Arsuz’da ise Kıbrıs akasyaları ile burada bulduğumuz bukalemunlar hâlâ aklımda. Bir de Akdeniz’in dalgalı halleri. Dalgalar oyun arkadaşımdı. O dalgalarla ne oynadık, birbirimize ne meydan okuduk!


Sol: Harbiye’de piknik sırasında, defnelerin altında, 1990

Sağ: Kıpkırmızı gövdeli sandal ağacı (Arbutus andrachne), 2022

 

Venüssaçı (Adiantum capillus-veneris). Fotoğraf: Kevin Faccenda, Wikimedia


Harbiyesiz Antakya da olmaz. Her fırsatta giderdik. Burada venüssaçına bayılırdım. Kaç defa evde yetiştirmeyi denedim, olmadı. Herkes defnelerinden bahseder, haklı olarak. Peki ya kıpkırmızı gövdeleriyle sandal ağaçları ve hambelesler. Öten bülbüller ve karatavuklar. Bu yüksek sesli kuşları bastıran şelaleler. Dünyanın en özel buluşma yeriymiş meğer.


Asi Nehri. Kızım Sumru’ya çocukluğumda yürüdüğüm, geçtiğim tüm yolları gösterdiğim bir Antakya buluşması,  Şubat 2022


Asi Nehri ise efsanevi bir varlıktı benim için. Bazen coşkulu bazen durgun akan, kahverengi nehrim. İçinde su yılanlarını sık görürdüm de balık görmek için fırsat kollardım. Fakat ne mümkün. Yanıbaşına lunapark kurulurdu. O zamanlar Sümerler İlkokulu’nun arkasına. Döner salıncaklara binmeye hem can atardım hem korkardım. Yukardan nehri görmek çok heyecan verirdi. Masmavi aktığı zamanları sık sık düşlerdim.


Yılanboyun (Anhinga melanogaster) kuşunun en kuzeyde görüldüğü yer bir zamanlar Amik Gölü’ymüş. Bu kuş artık ülkemizde görülmüyor. Fotoğraf: Savithri Singh

 

Amik Gölü’nü de ortaokula ilk başladığımda deneme yarışmasına katılıp bu inanılmaz alan hakkında makale yazdığımda tanıdım. Ovayı çok iyi bilirdim de buranın bir zamanlar kocaman bir göl olduğunu, kurutulup ova yapıldığını kimse söylememişti bana. Antakya Kütüphanesi’nde araştırma yaptığımda öğrenip çok etkilenmiştim. Bir zamanlar bu gölde, yılan balıkları yaşarmış. Türkiye’de artık görülmeyen yılanboyun adlı bir kuş türü varmış.

 

Kızım Sumru’yla Uzun Çarşı’da künefe molasında, yaşlı bir çınara sarılırken, Şubat 2019

 

İşin özü nehirsiz, dağsız, kuşsuz, ağaçsız, çiçeksiz, böceksiz, doğasız bir hayatı olamaz Antakya’da doğup büyüyenlerin. Bu yazımı bir giriş yazısı olarak görmenizi isterim. Sizlere belirli aralıklarla Antakyamın, Hatay’ın doğasından bahsetmeye, bu inanılmaz coğrafyayı paylaştığımız yoldaş türleri ve yaşam alanlarını anlatmaya çalışacağım. Umarım seversiniz yazılarımı, Antakyamızın doğasını.

 

Sevgiyle ve doğayla kalın!


Kızıma adını verdiğim sumrular (Sterna hirundo) Milleyha’da da görülüyorlar.

Fotoğraf: Alexis Lours

 

Öne çıkan görsel: Antakya Kalesi. Fotoğraf: Mahmut Koyaş, Magma Dergisi

Comentarios


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page