top of page
  • José Rafael Medeiros Coelho

Defne'nin Anlatılmamış Hikayesi-I: Hayali Bir Şehri Yeniden İnşa Etmenin Tehlikeleri

Güncelleme tarihi: 2 Kas 2023


Defne'de 58 gün sonra 8 kişinin ölü bulunduğu enkaz


1. Defne, Enkaz ve Cenaze


Antakya'yı ve halkını derinden sarsan 6 Şubat 2023 depreminin üzerinden sekiz aydan fazla bir süre geçti. Antakya depremlerinin etkisinin toplumsal hafızamızda yer etmesini sağlamak amacıyla, sizleri bu iki bölümlük yazıda bir tartışmaya katılmaya davet ediyorum. Bu seri, Defne ilçesinin ortaya çıkışını incelemeye odaklanacak. Ayrıca, Antakyalıların temel haklarının, özellikle de deprem sonrası devam eden yeniden inşa sürecinin ortasında, şehirlerini geri alma ve yeniden tasavvur etme haklarının korunmasının önemini tartışacağız. Bu tartışmaya, içinde 3 Nisan 2023’te aldığım bazı notları sizlerle paylaşarak başlıyorum:


"3 Nisan Cuma günü istos Yayıncılık'ta Emre Can Dağlıoğlu moderatörlüğünde Bahadır Özgür ve Tuğçe Tezer ‘Antakya'nın Felaketi ve Geleceği’ adlı bir etkinlik düzenlediler. Bahadır Özgür konuşmasında Antakya ilindeki mülksüzleştirme süreçleri, kentsel dönüşümler, sermaye rantı üzerine örnekler sundu. Özgür'ün ifadesiyle, ‘Bütün bunlar oradaki etkin dini ve kültürel yapıları etkiledi (...) deprem buna fırsat verdi. Ne oldu, sorusunu sormamız gerekiyor’. Bahadır, bu soruya İskenderun ve Antakya'daki kentsel planlamanın ardındaki siyasi sonuçları açıklayarak cevap vermeye çalıştı. Öte yandan, son on yıldır Antakya kenti üzerine çalışan şehir plancısı Tuğçe Tezer, bu konuların şehir plancılarının ilgi alanına ancak depremle birlikte girdiğini belirterek ‘Neden Antakya çalışılmıyordu? Neden Antakya’yı şehir plancıları konuşmuyordu?’ gibi önemli sorular sordu.”


Etkinlik yaklaşık bir buçuk saat sürdü. İstiklal Caddesi boyunca Karaköy vapuruna doğru yürürken konuşmayı düşünmeden edemedim. Onca düşüncenin arasında bir kelime aklımdan çıkmıyordu: "Defne". Yapılan konuşmaların ardından gelen sorularda, dinleyiciler Defne'den birkaç kez bahsetmişti. Bazen Defne’yi Antakya’yla karşılaştırarak, ondan Hatay iline bağlı bir ilçe olarak bahsettiler. Bazen ise 20 Şubat'ta meydana gelen "Defne Depremi”nden bahsettiler. Bu beni son iki aydır sosyal medyada ve basında "Defne" terimini nasıl kullandığımızı düşünmeye itti. Bu konuda 6 Şubat'ta bir tvit attığımı hatırladım:


"Defneli arkadaşlarım henüz kimsenin onlara yardıma gelmediğini söylüyorlar. Evleri tamamen çökmüş durumda. Yollar kapalı. Soğuktan donuyorlar. Bu bir felaket. Antakya'da desteğe ihtiyacımız var! #hataydeprem #earthquakeinturkey #antakyadeprem"


"Defne" adını Antakya’yla eş anlamlı olarak kullandım, çünkü bunun o bölgede yaşayan nüfus için farkındalık yaratacağını umuyordum. Birçok kişi de depremden etkilenen bölge halkına destek olmak için tvitlerinde bu adı kullandı.


4 Nisan'da "Defne"yle ilgili haberler bölge halkını alarma geçirdi ve "Hatay'da 6 Şubat depreminden 58 gün sonra Defne İlçesinin Armutlu ve Gazi mahallelerinde enkaz altından 8 cenaze çıkarıldı." şeklinde bir haber yayınlandı (bkz. Resim 1). Bu durum bana, bu "ilçe”deki insanların depremden 60 gün sonra bile neden ötekileştirilmeye ve unutulmaya devam edildiğini düşündürdü. Bu soruları düşünürken kendime şunu da sordum: "Defne’den, bu yerin nerede başlayıp nerede bittiği bile belli değilken, neden Antakya'dan ayrı bir bölgeymiş gibi bahsediyoruz? Daha da kötüsü, sanki harita üzerinde yerini belirleyip Antakya'nın merkezinden ayırabiliyormuşuz gibi "Burası Defne" diyoruz.”

O gün yazdıklarımdan yaklaşık 4 ay sonra, bugün Defne ilçesinde yaşayan halk unutulmuş durumda. Unutulmuşluk o kadar derin ki, Yeşilpınar'da birlikte yaşadığım aileler, çadırlarda geçirdikleri altı ayın ardından, deprem neticesinde enkaza dönüşen evlerinin belediye tarafından ortadan kaldırıldığını ancak şimdi görebildiler. Evlerinin enkazının kaldırılacağı günün hayalini kuran arkadaşlarımın aileleriyle yaptığım sayısız konuşmayı halen bir şekilde hatırlıyorum. Hayatlarını yeniden inşa etmek için evlerinin yıkılmasını özlemle bekledikleri endişe verici bir durum. Altı ay sonra bir kez daha aynı sorular su yüzüne çıkıyor. Bir dejavu duygusu yaşayarak, aynı soruları birkaç yıl önce de sorduğumu fark ediyorum.


Deprem ve Kentsel Dönüşüm Yasası olarak bilinen 6306 sayılı yasa kapsamında Antakya'nın tarihi merkezini "riskli alan" olarak belirleyen 7033 sayılı yeni yasanın etkileri üzerine düşünürken, “Türkiye-Suriye Sınırında Aidiyetin Tartışmalı Payzajlari: Antakya ve Defne'nin (Yeniden) Yapılışı” başlıklı yüksek lisans tezim için Antakya'da aidiyet, mekan ve kimlik politikaları üzerine yaptığım etnografik araştırmayı hatırlamadan edemiyorum. Bu konu üzerine yaptığım çalışma, Antakyalıların kendi şehirlerini sahiplenme ve tasavvur etme haklarını mülksüzleştirmeyi, marjinalleştirmeyi ve kişiliksizleştirmeyi amaçlayan ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir coğrafi söylemi özselleştirmenin tehlikelerini ortaya koydu. Ne yazık ki, çalışmam artık Antakyalıların, şehirlerini tasavvur etme biçimlerinin ve beraberinde kamusal alana ilişkin resmi söylemlere dair algılarının bir derlemesinden ibaret. Saha çalışmamı yürütürken, Antakyalıların şehirlerini resmi anlatılarla keskin bir çatışma içinde algıladıklarını gözlemledim. Buna ek olarak, 6360 sayılı yasa ile ve Hatay Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen kentsel dönüşüm girişimleri sonucunda kentsel alanda meydana gelen son idari değişiklikleri de inceleme fırsatı buldum. Resmi açıklamalarla, ilk olarak yerel yönetim reformu ve stratejik taksimatıyla (siyasi amaçlarla seçim bölgelerinin sınırlarının değiştirilmesi) ortaya çıkan büyükşehir şehir haritasına (bkz. Adıgüzel & Karakaya 2017; Can, 2020; Duman, 2020), ikinci olarak da EXPO 2021'e hazırlanan CHP'li Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin yeniden ürettiği yükselen neoliberal çokkültürlülük söylemine bu çalışmada atıfta bulunuyorum (bkz. Medeiros Coelho, 2021). Çalışmamdaki katılımcıların geneli, Hatay'ın yeni haritasında yapılan "işaretleme"leri, bölgedeki etnik-mezhepçiliğin yükselişiyle birlikte hedef haline gelme olarak yorumladılar.


Defne'nin hikayesini göz önünde bulundurmak, öncelikle 7033 sayılı yeni yasanın etkilerini anlamak ve beraberinde kentin nasıl yeniden inşa edilmesi, temsil edilmesi ve yeniden hayal edilmesi gerektiğine dair devlet söylemlerindeki riskleri belirlemek için elzem. Bu makale, öncelikle 6360 sayılı kanuna odaklansa da, 7033 sayılı kanunun kapsamlı bir etnografik incelemesinin şehrin idari, sosyal, kültürel ve etno-dinsel dinamiklerine dair çağdaş bir bakış açısı sunduğunu belirtmem gerekir. Bu inceleme, yerleşik etno-dinsel kentsel sınırları aşındırarak Antakya kimliği ve kültürünün uyumlu bir şekilde bir arada var olmasını tehdit etme potansiyeli taşıyan 7033 sayılı Kanun'a ilişkin gelecekteki kritikler için temel bir çerçeve oluşturuyor. Defne'nin anlatılmamış hikayesine ilişkin bu dizide, sizi bir keşif ve iç gözlem yolculuğuna çıkmaya davet ediyorum. Coğrafyayı kavrayışımız etnik-dinsel ve siyasi sınırların kısıtlamaları içine hapsedildiğinde, ortaya çıkan önemli riskleri yeniden değerlendirmek zorunlu. Bu ilk yazı, keşfe zemin hazırlayan bir giriş tartışması. Başlangıç olarak, Defne şekillenmeye başlarken yerel bir sanatçı olan Ali’yle 2018'deki karşılaşmamdan bahsedeceğim. Ardından, bu serinin ikinci yazısında Defne sakinlerinin Defne'nin oluşumunu ve 2018-2020 yılları arasında değişen siyasi ve etnik-dinsel sınırları nasıl algıladıklarını analiz edeceğim. Bu araştırma kapsamında, Defne sakinlerinin depremin ardından yaşadıkları sistematik ihmalin arkasındaki nedenleri ortaya çıkararak, Antakya hakkındaki resmi söylemler ile Antakyalıların kolektif tasavvuru arasındaki çarpıcı zıtlığı gözler önüne sereceğim.


2. Bir karşılaşma, bir harita, çekişmeli bir peyzaj


Temmuz 2018'de Antakya'ya yaptığım ilk ziyarette, de Certeau'nun (2011) kent yürüyüşüne dair perspektifinden ve yerel katılımcıların sağladığı bilişsel haritalardan ilham alarak bölgedeki mahalleleri keşfetme fırsatı buldum. Bu deneyim, beni her biri kendine özgü etnik-dini altyapıları ve siyasi yönelimleri olan çok çeşitli kişiyle tanıştırdı. Ermeniler, Arap Aleviler, Arap Hıristiyanlar, Arap Yahudiler, Sünni Araplar, Şafii Kürtler, Sünni Türkler, Özbek Türkleri ve Suriyeli mülteciler gibi Antakya’da yaşayan çeşitli göçmenler de dahil olmak üzere zengin bir insan çeşitliliğiyle karşılaştım. Birçoğu beni cömertçe evlerinde ağırladı ve beni dini ve turistik yerlere, eğlence merkezlerine götürdü.


İlk toplantılarımızda, katılımcıların çoğu Antakya'yı bir barış, kardeşlik ve hoşgörü kenti olarak tasvir eden resmi anlatıyı yeniden üretti. Bu anlatı sadece dinler arası diyaloğu (Dağtaş, 2020) ve etnik-dinsel toplulukların barış içinde bir arada yaşamasını (Doğruel, 2009) övmekle kalmıyor, aynı zamanda şehrin kültürel peyzajını “Medeniyetler Bahçesi” olarak markalaştırıyordu. Roma ve Helen-Bizans arkeolojik kalıntıları, Osmanlı camileri, hamamlar, çarşılar, Eski Antakya evleri, Alevi türbeleri, Hıristiyan kiliseleri, Fransız binaları arasında tarihi kent merkezinde yer alan eski Antakya sokaklarını gezerken ve katılımcılarla konuşurken bu anlatının çeşitli versiyonları ve yansımalarıyla karşılaştım. Ancak, şehirde dolaştıkça Antakya'nın resmi söylemler tarafından temsil edilme ve şehir sakinleri tarafından tahayyül edilme biçiminin, şehrin yeni imarı neticesinde son zamanlarda gerçekleşen olayları tam olarak yansıtmadığını fark ettim. Şehir alanı, etnik-mezhepsel hatlar boyunca daha keskin biçimde ayrışmıştı. Hatay ilinde meydana gelen önemli kartografik değişikliklerin ardındaki siyasi sonuçları anlamak istiyordum.


Bu düşüncelerim, yaklaşık bir yıldır Eski Antakya sınırları içindeki Zenginler Mahallesi'nde bulunan Türk Katolik Kilisesi yurdunda kalan 20 yaşındaki Arap Ortodoks Gabriel’le tanıştıktan sonra daha da netleşti. Gabriel üniversite sınavına hazırlanıyordu ve boş zamanlarında bana şehri gezdirmekten büyük keyif alıyordu. Eski Antakya'ya yaptığımız gezilerden birinde bana yeni bir turistik güzergahla sürpriz yaptı: "Bugün seni Antakya Musevi Havrası'na götüreceğim" dedi (Gabriel, kişisel iletişim, 28 Temmuz 2018). Çok geçmeden sinagogun yurdumuza çok yakın, Kurtuluş Caddesi üzerinde olduğunu keşfettim. Sinagoga vardığımızda Gabriel'in arkadaşı olan hahamın orada olmadığını gördük. Sinagogun ilerisinde bir sanat atölyesi vardı ve Gabriel sahiplerini tanıdığı için haham gelene kadar orada beklememizi önerdi.



Ahşap yakma sanatıyla çizilmiş Hatay haritasının il sınırları


Sanat atölyesinde geleneksel yakma sanatıyla uğraşılıyordu. Gabriel, Antakya sinagoguna yapacağımız ziyaretle ilgili olarak atölye sahipleriyle heyecanla sohbet ederken, ben de atölyede bulunan ve Antakya'nın resmi turistik yerlerini ahşap baskılarla resmeden her bir tabloyu dikkatle inceledim. Kendimi ikinci katta duvardaki bir tabloya bakarken bulduğumda, sanat atölyesinde Arapça-Türkçe kelimeler ve kahkahalar yankılanıyordu (bkz. Resim 2).


Resim, Hatay'ın yakın zamanda yeniden çizilen il haritasının Antakya semalarında iki el tarafından tutulduğu bir pirokartografiydi. Haritanın üstünü bir kilise, bir sinagog ve bir cami taçlandırıyor, etrafta martılar uçuşuyor, tablonun alt kısmında ise Asi Nehri üzerinde insanların geçtiği bir köprü yer alıyordu. Haritadaki köprünün sol tarafında ise Eski Antakya'nın merkezini oluşturan eski Antakya evlerinin bir kısmının gölgesi yer alıyordu. Resim, ünlü Antakya kenti ve Hatay ilinin kültürel mirasının panoramasını sanki ikisi tek bir şehirmiş gibi sunuyordu. Ancak, bana göre tablodaki bazı şeyler yerli yerinde değildi. Tabloyu anlamlandırmaya çalışırken odada meraklı bir ses yankılandı. Bu, ressamın sesiydi, açık kahverengi gözlü, orta yaşlı bir adam olan Ali'nin. Duvardaki yaptığı resme bakarak bana Antakya'nın tarihini anlatmaya başladı: "Antakya, şehir merkezinde ezanın (Müslüman ezanı), çanın (Hıristiyan kilisesinin çanı) ve hazzanın (sinagogun Yahudi chazan'ı) dualarını duyabileceğiniz kutsal bir topraktır" (Ali, kişisel iletişim, 28 Temmuz 2018).


Onu dinlerken, Ali'nin bu sözleri bir turizm rehberinden okuduğunu hissettim. Dikkatim Ali'nin elindeki Hatay ilinin haritasına yöneldi. Resmindeki haritaya bakarken ona "Nerelisin?" diye sorduğumu hatırlıyorum. O da "Antakyalıyım" diye cevap vermişti. Antakya'nın hangi bölgesinden olduğunu haritada gösterip gösteremeyeceğini sordum. Orada Defne adında küçük bir ilçeyi işaret etti. Yerel katılımcıların izinde şehri deneyimlemeye çalıştığım için, Ali'nin cevabı kafamı o kadar karıştırdı ki, sorumu yeniden formüle etmek zorunda kaldım: "Sen hangi mahalledensin?" diye sordum. Bana Antakya'nın merkez mahallelerinden birinden, "Sümerler Mahallesi"nden olduğunu söyledi. "Ama o mahalle Antakya'da mı?" Haritada Defne'yi göstererek sordum. Haritasıyla ilgili sorularım ilk bakışta önemsizdi. Sadece nereli olduğunu sormuştum. Sonuçta Defne'de miydi yoksa Antakya'da mı? Meğer haritasıyla ilgili sorularım bir yara açmış ve Antakya'yı anlatırkenki hoşgörü, kardeşlik ve barış tonu yerini hüzünlü bir tonuna bırakmıştı:


“Antakyalıyım ben. Memleketim burası. Doğma büyüme buralıyım. Benim babam da dedem de Antakyalı. Son belediye seçimlerinde, Arap Aleviyiz diye, bizi işaretlemek için çıkardılar Defne’yi. Parmakla gösteriyorlar bizi artık haritada. Herkes kim olduğumuzu, nerede yaşadığımızı biliyor.”


Ali'nin sözlerini sindiremeden konuşmamız, beni sinagoga çağırmak için ikinci kata çıkan Gabriel tarafından kesildi. "Ooo haham burda! Fırsat ayağına geldi, kaçırma!" dedi. Kısa sohbetimiz için Ali'ye teşekkür ettim. Sinagog ziyaretimizden sonra kilise yurduna dönerken Gabriel'e Ali'nin Arap Alevi olduğunu bilip bilmediğini sordum. Bana gülümsedi ve hiç tereddüt etmeden, "Biz kadim kardeşiz, Hıristiyanlar ile Aleviler. Yüzyıllardır birlikte yaşıyoruz" dedi.


3. Siyasi ve Etno-dinsel sınırların ötesinde: Bir aidiyet mekanı olarak Antakya


2018'de tuttuğum etnografik notlar, Ali’yle yaşadığım ufuk açıcı bir karşılaşmaya ışık tutuyor. Galerisine adım attığımda, Hatay'ın yeni resmi haritasına dair önyargılı bir fikir taşıyordum ve onu bölgenin coğrafyasının tartışılmaz, nesnel bir temsili olarak görüyordum. Ancak, Mills'in Kuzguncuk üzerine yaptığı etnografik çalışmadan çıkardığım önemli bir dersi bir an için gözden kaçırdım. Mills (2010), peyzajların görsel sunumunun onları nesnel olarak algılamamıza yol açarak, bu peyzajları şekillendiren siyasi ve sosyal süreçleri potansiyel olarak nasıl gizleyebileceğini göstermişti.


Kendimi şehre yeni gelen herhangi biri gibi, başta "Antakyalı" ve "Hataylı" olmak üzere yerel kimliklerin nüanslı ayrımlarını, bunların altında yatan anlamlarını ve bu aidiyetleri tanımlayan coğrafi sınırları kavrama zorluğuyla karşı karşıya buldum. Başlangıçta bu tanımlamalar bana biraz kafa karıştırıcı gelmişti, çünkü kendilerini gönülden Antakyalı olarak tanımlayan kişilerle karşılaşıyordum. Diğerleri ise Hatay bölgesinden gelen Türkler olarak yerel kimliği benimsemişlerdi. Bazı durumlarda bu kavramlar birbiriyle örtüşüyordu, zira bazı katılımcılar kendilerini tanımlamak için her iki kavramı da birbirinin yerine kullanıyordu. Bununla birlikte, Arap Alevi ve Hıristiyan toplumlarından insanlarla geçirdiğim zaman arttıkça bu farklılıkları daha iyi anlamaya başladım. Bir keresinde, şu anda Defne'ye bağlı bir mahalle olan Değirmenyolu'nda Arap Alevi bir aile tarafından misafir edildim. Ailenin kızlarından biri olan 23 yaşındaki öğrenci Demet’le yaptığım bir sohbet sırasında ona Antakyalı olmanın ne anlama geldiğini sordum:


“Beni Antakyalı hissettiren ilk şey kültürüm, yani Arap Alevi kökenlerim. Antakya’dan olmak bana farklı medeniyetlerin bir arada, huzurla, hor görülmeden, çatışmadan yaşadığı bir memleketi anımsatıyor. Bence Antakya bu birlik ve güzelliğin bir parçası olmak demek.”


Demet'in de açıkladığı gibi, Antakya bu topluluklar için hem Türkiye Cumhuriyeti'nin mekansal ve zamansal sınırlarını aşan bir mekanı, hem cemaat duygusu ve kültürel miraslarıyla özdeşleştikleri, ait oldukları ve temsil ettikleri bir kenti, hem de ulus-mekan içinde ikamet ettikleri bir yeri temsil ediyor. Kuşkusuz, başlangıçta sadece Sünni olmayan Arapların Antakya kimliği üzerinde hak iddia ettiğini düşünmüştüm. Bununla birlikte, Altınözü ve Yayladağı'ndan Sünni Araplarla konuştuktan sonra, onların da güçlü bir Antakyalılık duygusuna sahip olduklarını; Antakyalılığın bazen "Türk" ya da "Sünni" olmanın önüne geçen, mekana dayalı bir kimlik olduğunu anladım. Bu bakış açısı, Antakya'ya yaptığım ziyaretlerden birinde Ahmet'in ailesiyle birlikte kalma fırsatı bulduğumda daha da netleşti. Ahmet, Antakya'nın Cebrail mahallesinde ikamet eden 48 yaşında Yayladağlı Sünni Arap bir turist rehberiydi. Ahmet'e Antakya ve Hatay arasındaki farkları ve kendisini nasıl tanımladığını sorduğumda, kendisini Antakyalı olarak tanımladığını ama aynı zamanda Yayladağlı olduğunu söyledi. Daha sonra, Hataylı ve Yayladağlı olmasına rağmen, atalarının Hatay'ın Türkiye'ye ilhakından önce orada yaşamış olmaları nedeniyle öncelikle Antakyalı olduğunu açıkladı.


Bu otokton (yerli) bakış açısı, başlıca dinleri veya mezhepleri (Aleviler, Sünniler ve Hıristiyanlar) ne olursa olsun, ildeki Araplar arasında ortak bir temayı vurguluyor. Kendilerini Hatay'dan çok Antakya’yla ilişkilendirme eğilimindeler ve çoğul bir aidiyet duygusunun altını çiziyorlar. Bunda, antik çağda dünyanın en büyük kentlerinden biri olan Antakya'nın doğdukları yer olması ve şehrin çok sayıda imparatorluğa, hükümete ve modern ulusal devlete beşiklik etmesinden gelen tarihsel önemi yadsınamaz. Bunlar arasında Asur, Ermeni ve Hitit Krallıkları, Kürt kabileleri, Yunan (Selevkos) monarkları, Roma ve Pers İmparatorlukları, Arap, Bizans ve Memlük devletleri, Osmanlı İmparatorluğu, Suriye, Fransız ve Türk yönetimleri sayılabilir (Matkap, 2009). Dolayısıyla, bu toplulukların Antakyalı olmakla özdeşleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin mekansal ve zamansal sınırlarını aşarak imparatorluklar ve farklı otokton topluluklar da dahil olmak üzere çeşitli dönemleri kapsayan derin bir tarihsel mirası kapsıyor. Dolayısıyla, Antakya'nın, Hatay'ın 1939'da Türkiye Cumhuriyeti'ne resmen iltihakından çok daha önce kurulmuş olan köklü tarihsel önemi, Antakyalıların kimlikleriyle kurdukları derin bağın altını çiziyor. Fakat bu gruplar içinde, özellikle Arap Hıristiyanları ve Arap Alevilerinde kayda değer bir ayrım göze çarpıyor. Bu iki toplum, kendilerini Antakyalı olarak tanımlamaktan gurur duysa da, Hatay iliyle olan bağlarını köklü bir otoktonluktan ziyade idari bir statü olarak görüyorlar (Beylunioğlu & Kaymak, 2018). Esasen, yerel ve etnik-dinsel aidiyetleri ne olursa olsun, Antakyalı olma kimliğini kolektif olarak benimsiyorlar. Bu ortak kimlik şehrin sınırlarını aşarak Antakya, İskenderun, Defne, Dörtyol, Samandağ, Kırıkhan, Reyhanlı, Arsuz, Altınözü, Hassa, Payas, Erzin, Yayladağı, Belen ve Kumlu olmak üzere on beş ilçeyi kapsıyor.


Antakyalı olmanın kapsayıcı bir anlamı olsa da, bunun gündelik hayatta başka kentsel aidiyet biçimlerine ve yerel etnik-dini kimliklere işaret eden sosyal-mekansal düzenlemelerinin varlığını inkar etmediğini belirtmek önemli. Örneğin, Harbiye, Armutlu, Cumhuriyet gibi mahallelerden ya da Samandağı, Altınözü, Yayladağı veya İskenderun gibi ilçelerden gelmek, her biri bölgenin dokusunu şekillendiren farklı sınırlarla tanımlanan çeşitli yerellik, kimlik, etnik köken, din ve kentsel miras alt kavramlarını ifade edebilir. Dağtaş'ın (2014) net bir şekilde gösterdiği gibi, etnik-dini sınırlar söylemsel olarak inşa edilir ve gündelik etkileşimler sırasında çeşitli sosyal-mekansal bağlamlarda aşılabilir. Nitekim Demet, Ali, Ahmet, Gabriel ve diğerlerinin kişisel anlatılarında da görüldüğü üzere, Antakya'daki mevcut toplumsal ve etno-dinsel bölünmeler, bu yerel topluluklar arasında kolektif bir kimliği besliyor. Kentlerine dair ortak bir tasavvuru paylaşan bu topluluklar, etnik ve dini farklılıklarını kent dokusu içinde uyumlu bir şekilde bir arada yaşamanın önünde bir engel olarak değil, bir güç olarak görüyor.


Bununla birlikte, Antakyalı olarak tanımlanmak ortak bir kültürel kimliği ve idari, coğrafi ve zamansal kısıtlamaları aşan bir aidiyet duygusunu temsil etse de, Ali'nin Defne'nin Antakya'dan ayrılmasına ilişkin hayal kırıklığı benim için bir muamma olarak kaldı. Her ne kadar Antakya ve Defne'nin idari sınırları bir şekilde iç içe geçmiş olsa ve birbiri içinde var olan iki ilçe algısı yaratsa da, Ali ve bahsi geçen diğer kişiler, aralarındaki yeni bölünmeyi kentsel peyzajda sembolik olarak kurulmuş sosyal ve etnik-dinsel sınırlara karşı bir ihlal olarak algılıyorlar.


Bu süregelen muamma, beni Defne ilçesinin anlatılmamış hikayesini daha derinlemesine araştırmaya teşvik etti. Bu hayali ilçe nasıl kuruldu? Resmi sınırları ne? Antakya'da siyasi ve etnik-dinsel sınırların nasıl algılandığı, hayal edildiği ve yeniden üretildiğine dair ne tür sonuçlar doğuruyor? Ali’yle görüşmemin tetiklediği bu sorular, Mills'in önemli içgörüsü üzerine düşünmem ve haritalar gibi görsel temsillerin aldatıcı doğasını kavramam için bir katalizör görevi gördü. Defne ve Antakya'nın bölünmesine ilişkin yerel anlatılar ile resmi büyükşehir söylemi arasındaki uyuşmazlıklar, beni 2018-2020 yılları arasında yeni haritanın arkasındaki güç dinamiklerini ortaya çıkarmayı amaçlayan etnografik bir yolculuğa çıkmaya teşvik etti. Nehna’daki yazı dizisinin ikinci bölümünde bu sorgulamaları ele alacağım. Defne'de yaşayanların bakış açılarını, Defne'nin oluşumunun evrimini ve 2018-2020 yılları arasında değişen siyasi ve etnik-dini sınırları nasıl algıladıklarını anlatacağım. Ayrıca, Antakya'nın yeniden inşası sırasında coğrafi anlayışımızı etnik-dinsel ve siyasi olarak bölen sınırlarla ayırmanın getirdiği önemli riskleri yeniden değerlendirmenin önemini vurgulayacağım. "Defne'nin Anlatılmayan Hikayesi"yle ilgili gelişmeler için Nehna'yı takip etmeye devam edin.


Not: Etik ve mahremiyet nedeniyle, bu makalede görüşülen kişilerin kimliklerinin yanı sıra taranan resimde tasvir edilen öznenin gizliliğini ve güvenliğini korumak için takma adlar kullanıldı.


Kaynaklar

Adıgüzel, Ş., & Karakaya, S. (2017). Yerel siyasete etkileri açısından 6360 sayılı yasa: Hatay örneği. Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 14(39), 31–56.


Beylunioğlu, A. M., & Kaymak, Ö. (2018). İstanbul’da Yaşayan Antakyalı Ortodoksların Kendilerini Kimliklendirme Süreci ve İstanbul Rum Cemaatiyle İlişkisellikleri. H. Rigas (Ed.), Üç Milliyetçiliğin Gölgesinde Kadim Bir Cemaat: Arapdilli Doğu Ortodoksları. İstos Yayın.


Can, S. (2020). Spatialization of ethno-religious and political boundaries at the Turkish-Syrian border. Syria: Borders, boundaries, and the state (pp. 127–149). Palgrave Macmillan.


Dağtaş, S. (2014). Heterogeneous encounters: Tolerance, secularism and religious difference at Turkey’s border with Syria [PhD Dissertation]. University of Toronto.


De Certeau, M. (2011). Practice of everyday life (1st ed.). University of California Press.


Defne’de 58 gün sonra 8 kişinin ölü bulunduğu enkaz. (2023). Gazete Duvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/hatayda-enkaz-altindan-8-cenaze-cikarildi-haber-1611667


Doğruel, F. (2009). Hatay’da çoketnili ortak yaşam kültürü. İletişim Yayınları.


Duman, L. (2020). Seçimlerde sınırlar: “Başarılı” bir stratejik taksimat örneği olarak Defne İlçesi’nin kurulması. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(4), 2611–2626. https://doi.org/10.33206/mjss.706308


Matkap, S. (2009). Reconsidering the annexation of the Sanjak of Alexandretta through local narratives [Master’s thesis]. Middle East Technical University.


Medeiros Coelho, J. R. (2021). Contested Landscapes of Belonging at the Turkish-Syrian Border: The (Re)making of Antakya and Defne [MA Thesis]. Boğaziçi University.


Mills, A. (2010). Streets of Memory: landscape, tolerance, and national identity in Istanbul. University of Georgia Press.

Comments


Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page