top of page

Search this site

Boş arama ile 234 sonuç bulundu

  • Deprem, Ğıd el Sabatağsh, Yeniden Yaşam

    Ğıd el Sabatağş, Hıristiyan kültüründen Arap Alevilere geçtiği düşünülen bayramlardan biri. Yumurta Bayramı da deniyor, Paskalya Bayramı da. Arap Aleviler, uzun yıllar kentlerden uzak yerleşkelerde yaşamış bir tarım toplumu. Tekçi, inkarcı, imhacı devlet politikalarının sistematik saldırılarının ezici basıncı altında baskı altında kalmış, katliama uğramış bir toplum. Böylesi bir tarihin içinde kadim halkların birbiriyle dayanışma deneyimlerinin oluşması gayet olağandır. Kültürlerin yan yana, iç içe yaşamalarından dolayı iç içe geçmiş etkileşimlerin olması son derece doğal. Yumurta yeniden dirilişi, yeniden doğuşu ve yeni hayatı simgeliyor. Kimi yorumlara göre, bu bayram İsa’nın ölüp yeniden dirilmesi olarak değerlendiriliyor. Ancak asıl vurgu bahar mevsimine. Bahara. Doğuma. Dirilişe. Baharla birlikte yaşam yeniden diriliyor, doğa uyanıyor. Baharın gelişi kutlanıyor. Bu bayramın doğayla ilişkisi de oldukça ilginçtir. Doğanın kendini yenilemesi bayram olarak görülüyor, insanın doğanın bir parçası olduğu hatırlatılıyor. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin sembolleşmesi, bu bayramın günümüze kadar taşınması, komünal değerlerin bir kısmının günümüzde hâlâ görünür olması, dini ritüellerinin bir kısmında eşitlikçi toplum ilkelerinin barınabilmesi oldukça önemlidir. *** Dut yapraklarına ve soğan kabuklarına sarılıp kaynatılarak renk verilen yumurtalar boyanır. Çocuklar, gençler, yaşlılar bir arada kutlarlar bayramı. O gün için adak adanır, gelenektir. O gün hırisiler pişer, komşulara, akrabalara, yoksullara dağıtılır. Dini ritüeller yerine getirilir. Yemekler birlikte yenir. Ortak sofra, ortak kaderin, ortak kederin, ortak umutların birleştiği yer olur. Bu Şehir Öldü Diyorlar. Öyle mi? “Eski Antakya sokakları yıkılmış Uzun Çarşı’da baharat kokuları yokmuş Bu şehir öldü diyorlar. Öyle mi? Az ileriye gitsin bu savda bulunanlar! Affan’da, o tarihi fırında hâlâ tarihi Antakya simidi pişiyor. Onun kokusunu içlerine çeksinler o zaman! *** Biz buradayız, bu taşları tek tek yerleştireceğiz duvarlara Aralarına derz niyetine dizelerimizi, mısralarımızı, notalarımızı yerleştireceğiz. Bu şehri yeniden hep birlikte inşa edeceğiz. Tarihsel birikimine sahip çıkarak, kültürel dokusuna sahip çıkarak, demografik zenginliğine sahip çıkarak…” diyor Hasan Özgün 6 Şubat depremlerinin ardından yaptığı konuşmasında. Bu konuşma, komünün içinden çıkıp gelen halk dayanışmasının dönüştürücü ve yaratıcı gücünü vurgular. “Her şeye rağmen buradayız” diyenlerin beyanıdır. Bu güç, kentin yeniden inşasında can suyu olacaktır. Bu yıl depreme, depremin yarattığı göz göre gelen devasa enkaza, siyasal ve toplumsal yıkıma, kentlerde yükselen ölüm kokusuna rağmen, onlarca mahallede sosyalistlerin organizasyonunda bayram için etkinlikler düzenlendi. Her sene olduğundan fazlaca katılımla gerçekleştirilen 3ıyd el Sabata3sh, bizlere çok şey anlatıyor. İçerik, tarihsel bütünlük ve kültürel değerlerle ele alınıp bugünkü koşullarda kutlanması, kutlamaları solcu, demokrat, sosyalist gençlerin organize etmesi, depreme rağmen hayata geçmesi epey önemliydi. Depremin ilk anından itibaren devletin bütün varlığı, halkı yerinden etme ve göçe zorlamaktı. Bu politika büyük oranda asimilasyon politikalarının uzantısıydı. Halkın bir arada yaşama kültürüne bir darbeydi. Halk ise bunun karşısında kültürüne sahip çıkma, kültürünü yaşatma iradesi göstermiş oldu. Depremle beraber kültürü, inancı ve tarihi hayli asimile edilmekle karşı karşıya olan Arap Aleviler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Ancak, bu bayram kendi anlamını bir kere daha vurgularcasına yeniden yaşamı, yeniden dönüşü simgelemiş oldu. Nasıl bir yeni istediğimizi bizlere tekrar gösterdi. Bu kenti yeniden inşa edeceğiz. Tarihsel birikimine sahip çıkarak, kültürel dokusuna sahip çıkarak, demografik zenginliğine sahip çıkarak…

  • Belki de Tike biziz!

    İskenderun… Yaşadığım, bildiğim İskenderun rengarenkti. Ferahlatan yeşili, ışıl ışıl güneşi, masmavi göğü, denizi, cıvıl cıvıl insanı ve şen sofralarıyla… İskenderun’a girdiğimde şehre doğrudan bakamadım. Bir süre telefonumla oyalanmaya çalıştım. Penceremi açar açmaz sızan koku dehşete sürükleyecek cinsten. Telefonuna bakma diyordu, artık sadece bana bakabilirsin. Benden kalan enkaza. Sokaklar boş. Yürüyen tek tük insan normalde olduğundan sessiz. Fransızlardan kalan saatli adliye binasının karşısında, meydandaki tatlıcıda çaylarını yudumluyorlar. Her zamanki taşkınlıklarından eser yok. İlk gördüğüm enkazda yüzleştim olanla. Apartmanın koca gövdesi yaşlı bir vücut nasıl iflas ederse öyle yığılmış olduğu yere. Her yer gri. Rengi kaçmış şehrin. Sular göllenmiş ana caddede. Sokaklar köpük köpük, lağım kokulu… Fener Caddesi’nde bir apartmanın isminin olduğu alınlık caddenin seviyesine inmiş. İlk katlar hiç yok. Çöken binalarda kat aralıkları sıfırlanmış. Üst üste binen katları saymak neredeyse imkansız. İnsan hayal edemiyor arada yok olmuş yaşantıların kapladığı yerleri. Sanki onlar da hiç var olmamışlar. Sadece koca bir boşluklarmış meğer. Arsuz’a doğru yol alıyorum. Moloz taşıyan kamyonlar konvoy… Şehrin cenazesi defin alanına taşınıyor. Dağın yamacına yığılan molozlardan yükselen toz duman… Bu toz artık hayatımızın bir parçası. Arsuz… Bazı mahalleler fena. Yatık binalar, çökük binalar, binaların içinden bedenlerin çıkartıldığı karanlık tünellerin girişlerinde paslı demirler, uçuşan kirli perdeler, eğri duran bir dolap, yerinden fırlamış bir klima… Arsuz… Her yer soğuk, her yer gri ve tozlu. Ağzımda, boğazımda tozun tahrişi, yavanlığı, bulantısı. Karanlık çöküyor. Depodaki depremzede gönüllüye takılıyor gözüm. Cüzzamlı gibi. Rengi sarıdan siyaha. Çok zayıf, çok uzun, çok esmer, biraz da aklı uçmuş gibi. Yavaş konuşuyor, gereksiz gülümsüyor. Bütün halk biraz aklını kaybetmiş gibi. Bakışlar boş. Keder duruşlarına yansımış. Her zamanki halk değil onlar. Gürültülü, neşeli ve girişken halk gitmiş; yerine şehrine bombalar yağmış, paramparça olmuş enkazın ortasındaki bu hayaletler gelmiş. Savaştan çıkmış gibi derbederler. Soykırıma uğramış gibi şaşkınlar. Yüzleri, tenleri, kokuları bile depremli. Bakışları değişmiş. Hastalıklı gibiler. Her şey tozlu. Toz ağzıma doluyor, boğazımı kurutuyor, yutkunamıyorum, hazmedemiyorum. Küçücük Arsuz’da yönümü bulamıyorum. Hırdavatçının binasının enkazını görünce hatırlıyorum ufak tefek adamın efendi yüzündeki gülüşü. Yüzler silinmiş. Bakkalın enkazında Arapça Türkçe karışık konuşan sesini duyar gibiyim. Sesler silinmiş. Gün batımına yakın hatırlıyorum denizi… Gelincikleri, limon bahçelerini, portakal çiçeği kokusunu unutmuşum. Renkler silinmiş. Nehir fırtına çıkmaya yakın denize doğru dalgalanmaya başlayınca hatırlıyorum, bir zamanlar burada aldığım ferah nefesleri. Artık Arsuz başka bir yer. Çocukluğumdan beri ezbere bisiklet sürdüğüm yollar bile başkalar. Daha geniş, daha asfalt, daha şehir, daha enkaz. Yolda bombalanmış başka siteler… Çaprazlamasına çatlamış, patlamış, yıkılmış, duvarlar, camlar. Boş binalar. İçlerinde hayata dair bir şeyler görmek istiyorum, alıştığım yaşamlara dair umut besleyebilmek için. Bomboşlar… Hiç var olmamış sanki o hayatlar. Eşyalar nerede peki? Nasıl girmişler almışlar ki enkazdan? Nasıl cesaret edebilmişler? Nasıl bir çaresizlik içinde halk? Fakru zaruret ne demek? Hatırlıyorum… Sonra hep geliyorlar. Ruh gibiler, akılları da enkaz altında kalmış gibi. Tanınmazlar. Bir hayalet geliyor! Saçı aklaşmış, sakalları çok uzamış, gözleri küçülmüş. Zayıflamış. Kebapçı? Konuşana dek o o mu bilemiyorum. Bir türlü kim kim, burası orası mı emin olamıyorum. Yüzlerden silinen gözler kaşlar gibi, sokaklarda silinen hayatlar var. Çardak Restoran, Köyiçi… Gene de bir umut sarılıyoruz yardımlara. Eşyalar çığ gibi geliyor. İnsanlar arsızlaşıyor. Saygısızlaşıyor. Belki akılları sarsıntıda kaldığı için bilmiyorum, sakin kalmak zor. Yardımlar bile savaş kadar soğuk, gri ve tozlu. Bir yudum sevgi, anlayış olsun istiyorum içinde, zor. Yardım dilenmek zorunda kalmalarına isyan ediyorum. Utanıyorum hallerinden. Onların tarafında değil, bu tarafta olmaktan ayrıca utanıyorum. Bir devlet memuru gibi, ucuz bir mağazadaki vasıfsız bir tezgahtar gibi sabırsız ve tahammülsüz olmaktan, yeteri kadar sevememekten utanıyorum. Çünkü bazıları eşya uğruna onurlarından vaz geçmekten utanmıyorlar. Onlar unutmuşlar bile depremle eşyanın savaşında kimin kazandığını. Antakya Antakya bir şantiye. Tersinden bu şantiye. Her biri zamanında mutlaka bir kişilik olan apartmanların kapkara boşlukları var. Sarsıntının korkunçluğunu anlatan ve yıkılmayı bekleyen hilkat garibeleri var. Şiddetine yenik düşüp olduğu yere yığılmış olan devasa bedenler de var. Çok yaşlı, çok bitap, çok şişman, çökkün… Şehir kimi zaman anlamsız boşlukların birleştiği devasa savaş meydanlarını andırıyor, kimi zaman uğradığı saldırının acımasızlığını anlatıyor, kimi zaman da hayatta hiçbir yaşanmışlığın değerinin olmadığını. Şehir bir çöplük. Taşlar, beton bloklar, paslı demirler, çaputlar, yerli yersiz dalgalanan perdeler, ezilmiş arabalar, cam kırıkları ve yığınla kimliğini kaybetmiş eşya. Kilise beyaz taşlardan bir dağ. Ne girişini canlandırabiliyorum gözümde ne de mimarisini. Kapısı neredeydi, avlusu ne taraftaydı, misafirhanesi, sosyal tesisi, morgu neredeydi, bir türlü mekanları anlamlandıramıyorum. Çarşı da böyle. Yer de kalmamış yön de. Yollar aniden tıkanıyor molozlarla, geçit vermiyor. Oysa ki orada o enkazın arkasında her şey eskisi gibi renkli, hayat dolu gibi bir his var içimde. Bu enkazı da kaldırsalar, Antakya oradaymış gibi. Üstlerinde yürüyoruz. O heybetli koca Antakya artık sadece taşlardan oluşan dağlardan ibaret. O güzel halkın yürüdüğü sokaklarda dilsiz güvercinler, kediler ve kemirgenler… Gerçeküstü ortalık. Siyah, tozlu, kıyameti andırır gibi. Gökten taş yağmış gibi şehrin başına. Önüne ne gelirse yıkmış geçmiş. Yenik düşmüş Antakya bir savaşta. Her savaş gibi haksızca alt olmuş halkı. Yok olmuş. Elinden her şeyi alınmış bir çocuk gibi halk çadır kentlerde. Nasılsınız sorusuna çoğu Hatay gibiyiz diyor. Acısına rağmen çadırına buyur ediyor, bir kadın: “Gelin bir kahve pişireyim size.” Ruh aynı kalmış. Antakya bir öksürük artık boğazımda. Mültecilerin kaldığı çadırkentte nece konuştuklarını dahi anlamadığım küçük çocuklar sarılıyor bacağıma. Başları bitli. Gene de okşuyorum saçlarını. Çocuğum gibi sıvazlıyorum yorgun sırtlarını. Kybele düşüyor aklıma. Toprak oldukça doğuracak, üretecek kadın, inanıyorum. Bu inancımın önüne kimse geçemez. Kadın! Tike kurcalıyor hatıralarımı. Orontes’in üzerinde, başında Tanrı’nın Şehri Antakya’nın surlarından tacı, kentin talihini, refahını ve kaderini belirleyen şans tanrıçası. Yaldızlı tunçtan yapılmış heykeli hala Hatay Arkeoloji Müzesinde. Kadın! Sonra neden burada olduğumu hatırlıyorum. Etrafımdaki onlarca yüzlerce güçlü kadını. Dayanışmalarını, hassasiyetlerini, dirayetlerini… Yardım uğruna verdikleri mücadeleyi. Kadın Bakkalı, Köy Çamaşırhanesi projeleriyle girdikleri çatıyı. Füsun Sayek Sağlık ve Eğitim Geliştirme Derneğindeki koruyucu, birleştirici değerli kadını… Kahramanım Füsun Sayek’i ve kadına, bu şehre verdiği değeri. Ve sahada çalışan kadın erkek yüzlerce, binlerce gönüllüyü. Mavi, kırmızı, haki, kamuflaj yelekleriyle, üniformalarıyla… Bir mücadelenin renkli ve ateşli müttefiklerini… Hatay’ın dışından hatta okyanus ötesinden gönül veren, destek ulaştıran herkesi. Belki de diyorum Okeanus’un kızı Tike hepimizizdir. Sonra fikir değiştiriyorum. Belki de dememeliyim, kesinlikle demeliyim. Tike hepimiziz! Biz biriz! Tike biziz! İşte o zaman Doğu’nun Kraliçesi’nin üzerine gün doğuyor. Kuşandığı siyahlık hafiften dağılmaya başlıyor…

  • A letter to Antioch

    I never thought I would write you a letter.  I never thought I would lose you with my loved ones.  Wherever I went, I would take you with me.  Where I was, you were there too.  I was you, you were me.  You had thousands of stories, I was just one of them.  I would get lost in your old stories.  I took long trips knowing that I would always return.  Sometimes 3 months, sometimes 6 months, sometimes 1 year.  But I always came back to you.  When I was away from you, your presence warmed my heart. I used to say, “Antioch is always there, my loved ones and my home are there”.  When I missed you, I used to dream of a street of you.  I used to set up a feast table in my head. You were always the same. You were the same every day.  That’s why I’d get bored of you. I would take a break from you. For the first time in my life, I don’t feel your warmth when I’m away from you, Antioch.  The corner of my heart that is you is as cold as ice. Because you are gone now.  I have always called out to you with love until February the 6th, but now I am calling out with pain and anger.  I used to say “O Antioch”, now I say “Ah Antioch”.  Ah Antioch ah… Maybe you wanted to leave us, but you took our loved ones with you when you left.  I used to say, “O Antioch, they murdered your soul,” and would blush.  Now I can only say, “Ah Antioch, you killed our souls”.  Last July, I returned to you as usual. I said that I would not stay long, that I would leave as soon as possible.  Days and months passed.  I stayed with you until you drained me.  I wanted to leave you but not like this.  You were a big part of me.  I just wanted to get away for a bit.  You were the one who made me me.  My grandmother used to say “May it be blessed, sweetie” about my inability to leave you. Turns out it was.  You held me inside as long as you could. You knew, maybe, if I had gone through something like this without seeing you and my loved ones for a long time, I would have been much worse.  February came, I went away for a job opportunity. This time you left me.  In the worst possible way.  Turns out it was the last time I saw you.  You said, “See me and your loved ones as much as you can.”  In every adventure I went on, I said “Worst case I’ll return to Antioch”.  Thank you for always welcoming and accepting me with the same sincerity when things went wrong. No matter how much you change, you are me and I am you.  Oh my beautiful mirror.  Oh my shattered mirror.  I put you in the most special corner of my heart, I hid you there, you grew up there as I grew up.  There is a wound in that corner that will never heal, and every part of you is getting deeper with each passing day without you.  Oh my laurel scent. They tell me you smell dead now. How can I make it fit you?  Oh my little homeland, oh the one I love too much to fit into the world.  I engraved all the values ​​you taught me with your presence and absence. Everything that is yours is in my mind, I will pass it on from generation to generation. I’m telling you what Fairuz told Beirut.  My homeland, O gold of lost times. My homeland, born out of the shine of eulogies. I am a poem at your door, written by the stubborn wind. I am a stone, a violet, my homeland.  The tree of your land was planted by the hands of my family.  And the stone of our borders is built with the faces of my ancestors. They have lived in you for 100 years, 1000 years, since the beginning of the world.  My homeland, I swear on you and your love. What’s going on with me? I am growing and as I grow, you are also growing in my heart. The days to come, hidden by the sun, are coming. You are strong, you are rich… You are the world, my homeland. I asked a friend of mine who survived you for a laurel branch. I hold tight to what’s left of you, it feels like medicine in your absence. I extend that laurel branch back to you, I will not let you go, but give me hope.  My eyes are watering like a fountain as I’m writing this letter. Good thing you existed. I’m glad I was born and grew up in you.  I wish we had more time. The story we wrote together is unfinished. I feel indebted to you and to those I have lost, and I swear before you. You will rise from the ashes and I will return to you. I will do my best to rebuild you again. You are me, I am you. To my grandmother, to my aunt, my friends and their families, and our soul, our land, Antioch/Antakya, whom I lost on February 6th… This is how I looked at you St. Pierre! It read "Peace in the Middle East" on the back of my t-shirt. We no longer have neither peace nor tranquility. You’re the only one that’s left to us. You are still watching Antioch from the hill. You are also devastated by the state of the city you have been keeping an eye on for thousands of years. This is how I shot you on a Christmas night while you were lighting Saray Street with a cross on your head. (Antakya Protestant Church) You were saying, "The houses around me may have been turned into cafes, but I'm still here." (Greek Orthodox Church of Antioch)

  • رسالة إلى أنطاكية

    انا ابداً تخيلت اني رح اكتبلك رسالة ابداً فكرت اني رح اخسرك مع كل احبائي وين ما رحت، اخدتك معي وين ما كنت، انتي كمان كنتي أنا كنت أنتي أنتي كنتي أنا كان عندك الاف من القصص انا كنت بس واحد منن كنت ضيع بقصصك القديمة رحت برحلات طويلة، علماً اني دائماً رح ارجعلك احياناً ٣ اشهر احياناً ٦ اشهر و احياناً سنة بس دائماً رجعتلك لما كنت بعيد منك، وجودك دفى قلبي كنت قول “انطاكياً دائما موجودة، احبائي موجودين و بيتي موجود لما شتقتلك كنت احلم عن أحد من شوارعك كنت جهز طاولة عشاء بخيالي انتي دائماً كنتي متل العادة كنتي دائما متل العادة كل يوم مشان هيك كنت مل منك كنت أسترحي منك و لأول مرة بحياتي، ما عم حس بدفاكي اللي بحس لما ببعد عنك، انطاكية الزاوية من قلبي اللي بيكون أنتي ابرد من التلج لأنو منك بقيانة اكتر كنت دائماً ناديكي مع كل المحبة لحتى ٦ شباط بس هلق صرت ناديكي مع وجع و غضب كنت قول “يا انطاكية” صرت قول “اه يا انطاكية” اه يا انطاكية اه يمكن أنتي كنتي حابة تتركينا بس اخدتي كل احبائنا معك لما تركتي كنت قول ” يا انطاكية، قتلوا روحك” هلق صرت قول “يا انطاكية، قتلتي ارواحنا” شهر التموز الماضي، رجعتلك متل العادة قلت انو ما رح طول الزيارة و أني تارك على أقرب وقت ايام و أشهر مضت ضليت معك لحتى استنزفتيني كان بدي اتركك، بس مو هيك كنتي جزء أساسي مني أنا بس حتجت غيب شوي أنتي اللي خليتي أنا صير أنا تيتة كانت تقول “نشالله تتبارك يا حبيبي” عن عجزي لأتركك و هيك طلع الظاهر أنتي خليتيني ضل عندك قد ما قدرتي بتعرفي، يمكن لو مر عليي هاد الشي بدون ما شوفك و كل احبائي، كنت رح كون أسوى بكتير أجى شهر شباط، و انا سافرت مشان فرصة عمل هي المرة أنتي تركتيني بأسوى طريقة ممكن كان الظاهر اخر مرة شفتك كنتي تقولي “شوفني و كل احبائك قد ما بدك” بكل مغامراتي كنت قول “على أسوى حالة برجع عأنطاكية” شكراً لأنك دائماً رحبتيني و تقبلتيني مع كل صدقة متل لما كلشي كان يمشي غلط مهما تغيرتي، أنتي أنا و أنا أنتي با مرايتي الجميلة يا مرايتي المكسورة خليتك بأهم زاوية قلبي خبيتك هنيك أنتي كبرتي هنيك متل ما أنا كبرت في جرح بهديك الزاوية اللي ابداً رح تشفى و كل جزء منك عم يصير اغمى مع كل يوم بدونك يا ريحة الغار بقولولي صار ريحتك ميت هلق كيف بدي اربط هاد الشي معك؟ يا وطني الصغير، اللي بحب لدرجة انو ما بقدر خليه يوسع بالعالم نقشت كل المبادئ اللي علمتيني بوجودك و غيابك كلشي اللي ألك صار بعقلي و رح مرره من جيل لجيل رح قلك شو فيروز قالت لبيروت يا وطني يا دهب الزمان الضايع وطني من برق القصايد طالع أنا على بابك قصيدي كتبتها الريح العنيدي أنا حجرة أنا سوسني يا وطني شجر أراضيك سواعد أهلي شجروا و حجار حفافيك وجوه جدودي العمروا و عاشوا فيك من ميت سني من ألف سني من أول الدنيي وطني و حياتك و حياة المحبي شو بني عم أكبر و تكبر بقلبي و الأيام اللي جايي جايي فيها الشمس مخبايي أنت القوي أنت الغني و أنت الدني يا وطني سألت رفيقي الناجي منك عن غصن غار بمسك قوي على اللي بقى منك بحس أنو متل الدواء بغيابك برجعلك غصن الغار لألك ما رح أتخلى عنك بس عطيني أمل عيوني عم يدمعوا متل النافورة حتى لما عم اكتب هي الرسالة منيح انو وجدتي أنا فرحان أني ولدت و كبرت فيكي بتمنى كان عنى اكتر وقت القصة اللي كتبناها سوا لسا ما خلصت بحس أني ممنونك و ممنون كل اللي انا خسرت و بحلف قدامك أنتي رح ترتفعي من الانقاذ و انا رح ارجعلك انا رح اعمل كلشي بأيدي لعمرك مرة تانية أنتي أنا و أنا أنتي لتيتة، لعمتي، رفقاتي و عائلاتهن، و لروحنا، و أرضنا أنطاكية، اللي كلن خسرتن هيك أنا طلعت فيك، مار بيار! كان مكتوب ”السلام بشرق الأوسط” بكنزتي من ورا. ما عنا لا خير و لا سلام. يمكن أنتي الوحيدة بقيانة منا… لساتك عم تطلعي على أنطاكية من فوق التل. أنتي كمان مقهورة عن حالة المدينة اللي صرلك عم تراقبيها من ألاف سنوات. مع صليب فوق راسك (Saray Street) هيك أنا صورتك بالليل بوقت عيد الميلاد لما كنتي تضوي شارع القصر (كنتي تقولي ”يمكن البيوت حواليي صاروا كافيهات، بس أنا لساتني هون” (كنيسة أنطاكية للروم الأرثوذوكس

  • 1915’ten sıradışı bir sağkalan hikayesi: Mişel Tarık el Dünya

    1915’te sürgün edilmiş ve hayatını kaybetmiş herkesin adına yazıyorum. Bu acıklı aile hikayesini uzun zaman önce yazmış olmayı dilerdim. Ancak, ailemin yaşadıkları Almanya’da benim de yönetim kurulu üyesi olduğum Orta Doğu Hıristiyanlar’ın Merkez Konseyi’nde ve Orta Doğu’daki birçok azınlığın ve pek tabii Hıristiyan’ın da yaşadığı bir şey olduğu için yazma gereği duydum. Antakyalı Ortodoks, Ermeni, Asuri, Yahudi, Süryani, Yunan, Ezidi, Alevi veya Sünni, her ne olursak olalım bizler insanlarımızı, ailemizi kaybettik ve ortak bir acıya paydaşız. Böyle bir acıyla baş edebilmek için bu acıyı önyargısız olarak hepimizin paylaşması elzemdir. Bu ıstırabın nefrete dönüşmesine asla izin vermeyin. Bu noktada İsa Mesih’in Luka 6:27’deki sözlerini hatırlamak istiyorum: “Bütün insanları, hatta düşmanlarınızı bile sevin.” Dedem Mişel Tarık el Dünya, 1871 yılında pek çok insanın hayatını kaybettiği büyük Antakya depremine müteakip el Hirbene (Eskiköy) isimli köyde, bugünkü Samandağ’da, dokuz çocuklu bir ailede 1887 yılında dünyaya geldi. Kardeşlerine gelince isimleri, Milo, Maryam, Albert, Nasra, Elyas, Helen, Katrin ve Barbara. O zamanlar köyün yüzde doksan beşi bizim aile üyelerimizden oluşmaktaydı. Buna rağmen deprem ve sonrasında ailelerimiz evlerini Zeytunlu mahallesinin başka yerlerinde yapmaya başladılar. Tarık el Dünya ailesi Samandağ’ın en eski ailelerinden biridir. Ailenin tarihi sütun üzerinde yaşayan genç Aziz Simeon’a kadar uzanır. 19. yüzyılın sonlarında, Anadolu’daki Hıristiyanlar, bilhassa da Ermeniler, müthiş işkenceler gördüler. 1909 yılı, bölgemizdeki Ermenilere yapılan zulmün ilk zirvesidir. Antakyalı Ortodokslar da Ermeniler kadar olmasa da baskıyla karşı karşıya kaldılar. Ortodokslar bölgedeki varlıkları hususunda büyük bir korku taşıyorlardı ve bu yüzden halkımızın büyük çoğunluğu göç etti. Küçük teknelerle Antakya limanından (el Mina) Mısır’ın İskenderiye limanına giderek oradan da büyük gemilerle altı ayda Amerika’ya vardılar. Antakya merkezdeki pek çok Ortodoks, Güney Amerika’ya göç ederken, Samandağ’daki Ortodoks toplumu New York’a göç ederek bölgeye yerleştiler. 1912 senesinde dedemin el Mina’da yaşayan dayısı İskenderiye’ye giden bazı teknelerin sahibiydi. Dedem ve kardeşi, Albert amcalarının botlarından biriyle önce İskenderiye’ye, oradan da gemiye binerek altı ay içerisinde New York’a vardılar. Dedem eşini, iki küçük evladını ve babasını Samandağ’da bırakarak oradan ayrıldı. Mümkün olan en kısa sürede güvenli bir hayat ve iş imkanı için Amerika’ya yerleşmeyi ve ailesini de yanına almayı umuyordu. Dedemin kız kardeşleri Suriye ve Lübnan’da yaşıyorlardı ve çok tehlike altında değillerdi. Dedem ve ailesi, Samandağ’da 200 hektarlık bir arazinin sahibiydi. Ekonomik durumları epey iyiydi ama yaşamlarını kaybetme korkusuyla evlerini bırakmaya mecbur kaldılar. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıkınca bölgedeki, özellikle de Samandağ’daki tüm Hıristiyanlar evlerini terk edip en az 20 kilometre uzağa taşınmak zorunda kaldılar. Hamile kadınlar, küçük çocuklar ve hastalar bundan muaf tutuldular. Ailemin pek çoğu bu zorunlu göçün parçasıydı. İlk olarak dedemin babası ileri bir yaşta olmasına rağmen yürüyerek İdlib göçüne katıldı. Dedem daha sonra öğrendi ki, babası yolda açlıktan vefat etmiş. Dedemin ilk eşi ve iki evladı, çocuklar henüz küçük olduğundan ailede geride kalan ve göç edemeyen tek kişilerdi. Buna rağmen, evde kalmakla iş bitmiyordu. Parasız, yemeksiz ve hiçbir şeyleri olmadan kendilerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilirlerdi? Bu onlar için ölüm demekti. Dedemin daha sonra evlendiği ninem Melek Danyel, bu göç esnasında 10 yaşında olduğunu söylemişti. Kendisi ve kardeşleri göçe katılarak Suriye’nin İdlib kentine kadar yürüyerek gittiler. Uzun süre arazide çadırda kaldılar. Kuru toprak onlar için ideal değildi ama en azından ölüm tehlikesi altında da değillerdi. Bir Suriyeli aile onlara acıyarak bir ineğini bağışladı, böylece açlık çekmediler. Şüphesiz o günlerde bir inek çok mühimdi, onlara her gün peynir yapabilecekleri taze süt sağlıyordu. Ancak bir gece hırsızlar çadıra saldırarak ineği çalmaya kalkıştılar. Ninemin ablası Meryem Çapar ineğin ipini bırakmadı. Hırsızlarsa onun ellerine birkaç kez bıçak saplayarak ipi bırakmasını sağlamaya çalıştılar ama Meryem kanlar içinde kalmasına rağmen ipi bırakmadı. Tam o sırada imdadına Suriyeli komşuları yetişti ve şans eseri hırsızlar ineği bırakarak kaçtılar. Ninemin bana anlattığı başka bir hikayeyse açlıktan otları yemeleriydi. Bir gün, yakınlarda fındığa benzer bir şeyin asılı olduğu bir ağaç gördüler. Fındık benzeri bu ürünü toplayıp birkaç gün kuruttular ve taşla öğüttüler. Ortaya çıkan undan ekmek yapıp yediler. Onu yiyenlerin hepsi günlerce şiddetli mide ağrısı ve ateşten mustarip olmuştu. Büyük ihtimalle zehirli bir bitkiydi. Bir süre sonra dedem ve erkek kardeşi New York’a taşındılar, orada vasıfsız işçi olarak çeşitli fabrikalarda çalışmaya başladılar. Buna rağmen gelirleri evlerini geçindirmeye yetmedi bu yüzden dedem ve erkek kardeşi New York’ta bir manav dükkanı açtılar. Dedem ailesine pek çok mektup yazdı ancak hiç cevap alamadı. Samandağ’daki evlerinden hiçbir haber alınamıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda, karısına ve babasına yazdığı mektuplar yıllarca cevapsız kalırken, dedem kendini merak ve endişe içinde bulmuş, “Eşim, çocuklarım, babam hâlâ yaşıyor mu, yoksa öldüler mi?” diye düşünmeye başlamıştı. Dedem böyle bir psikolojik baskı altında yaşamak istemediği için Samandağ’a dönmeye karar vermişti. Kardeşi Albert’le birlikte onun New York’ta kalmasına ve işleri devam ettirmesine karar vermişlerdi. Dedemse Samandağ dönecek ve ailesini bulacak eğer hala sağlarsa ve Samandağ Hıristiyanlar için yaşanılabilir bir haldeyse Albert’e haber verecek, o da dükkanı satıp geri dönecekti. Dedem nihayet 1919’da New York-İskenderiye gemisine binerek 6 ay sonra Samandağ’a ulaşmıştı. O zamanlar, dedem için Samandağ’a dönmek kolay değildi. Evinde sadece karısının ve iki çocuğunun cansız bedenlerini bulmuştu. Açlıktan vefat etmişlerdi ve görünen o ki çocuklar tırnaklarıyla evin zeminini kazmışlardı. Dedem kendi babasını veya onun cansız bedenini bulamamıştı. İdlib’e göç edenlerden babasını sormuş ve daha sonra öğrenmişti ki, o da seyahati esnasında açlıktan vefat etmişti. Dedemin babası Corç, oldukça varlıklıydı ve büyük olasılıkla ne kendisi ne de ev halkı hiçbir zaman açlıktan öleceklerini düşünmemişlerdi. Dedem, Samandağ’da yeni bir hayat kurmayı planlamaya başladı. New York’ta yaşayan kardeşi Albert, Birleşik Devletler’de kalmaya karar verdi, fakat bekar olduğu için kardeşine ve ailesine kendisine Samandağ’da bir eş bulmalarını rica etti. Dedem bunun üzerine ona Greymisti sülalesinden Ketrin isimli birisini seçti ve Albert orada olmamasına rağmen onunla nişanladı. Ancak nişanlandıktan sonra Katrin’in, New York’a, nişanlısı Albert’in yanına gitmesi mümkün oldu. Dedem 1920 yılında Danyel sülalesinden, benim ninem olacak Melek’le evlendi ve 7 evlat sahibi oldu. Daha sonra dedem Samandağ Ortodoks cemaatinin başkanı oldu ve Zeytunlu’nun muhtarı olarak seçildi. Bu iki pozisyonda uzun süre hizmet verdi. O günlerde, Samandağ ve Antakya dolaylarında hayat koşulları genel olarak kötüydü. 1915 ve 1922 yıllarında arasında çetecilik hala devam etmekte ve bazı çeteler bölgedeki Ortodoks Hıristiyan varlığının sonunu getirmeyi hedeflemekteydiler. Samandağ’daki Ortodoks Hıristiyanlar el Askar isimli Ermeni çetesi sayesinde hayatta kalmayı başarmışlardır. Eğer bu çete olmasaydı, Samandağ’daki varlığımız muhtemelen son bulmuş olurdu. Dedem Mişel Tarık El Dünya 1962 senesinde vefat etti, ninem Melek ise 1985 senesine kadar hayatına devam etti. Ailemiz Almanya’da olduğu için beni ve kardeşimi kendisi büyüttü. Dedem Mişel ve ninem Melek’in mezarları Samandağ, Eskiköy’de. Dedemin kardeşi Albert ise 1978 senesinde Bridgeport, Amerika’da vefat etti. 1919 senesinde New York’tan ayrıldıktan sonra dedem ve kardeşi hayatlarının sonuna kadar birbirlerini bir daha hiç görmediler. Bu yazı ilk olarak 11.03.2023 tarihinde Zocd.de sitesine yayınlanmış, Anastasia Arpatsi tarafından İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir.

  • An Irish woman rushed to help Antakya: Caoimhe

    “Alone, they remain, like the elderflower Alone they are, collecting the leaves of time. … Oh you, waiting for the snow, don’t you want to return? Shout for them in the rain, oh wolf, perhaps they would hear my call.” [Talal Haidar, Wahdon, 1974] Caoimhe is one of the thousands of volunteers, she had been reached Nehna from Ireland and helped the people of Antakya the majority of whom were deeply connected. We had a interview with a person who made direct contacts with earthquake victims with his strong expressive ability to help my roots, and Antakya, to write down the interesting intersection story of Nehna’s debt perceptions and to make her voice heard. Interview: Elif Işıl Türkmen Hello Caoimhe! I would like to start with a thanks from my heart, for all you’ve done Antioch! You are an human right defender, fimmaker, educator and therapist. Could we know you much more? Could you introduce yourself to Nehna readers? First of all, thank you and my very deep respect for all the community-rooted, committed and compassionate work that Nehna has been doing in the aftermath of the earthquake, as well as for many years preceeding it. I am, as you mentioned, a mental health and psychosocial worker, filmmaker and educator but here in Hatay/Antioch, more than anything else, I think, I am a witness- just one of many thousands of volunteers and solidarity activists from around Turkey, and the world, who wanted to respond to the grief, devastation and trauma that families and communities across the earthquake zone had experienced- in whatever very humble ways we could. I am one of many, many responders who have tried to accompany and humbly support people as they mourn, day by day, week by week, during this incredibly difficult, painful and uncertain time in their lives. Although I am Irish by birth, I grew up in and have worked in many different countries and cultural contexts, so my own sense of home is a fluid one, with ‘home’ and identity more than anything, for me, meaning being amongst people of shared values, and the expressions of solidarity and love that come with collective action- whether that is responding to human rights violations and wars, or natural disasters exacerbated by political interests that prioritise capital over peoples safety and wellbeing. So, although it has been deeply sad to witness the scale of the suffering and grief in Hatay/Antioch and elsewhere, post-earthquake, I have also witnessed the strength- and deep empathy- of the community to community, people to people response, as well as also the frustration (at systemic absence and inefficacy) that is present in the region. More than anything, it has been both an honour and privilege to spend time amongst the beautiful and diverse peoples and communities of Hatay, and to try to accompany them for a very small part of their long, difficult journey of recovery. Such a greet pleasure know you! I still remember when I saw your message. Then, as soon as I met the conditions for your offer to help, a question came to my mind: “I wonder how the Irish woman got to us?” How did you reach Nehna, where did you hear about it? Over ten years ago I was en route to Syria and we drove through Hatay. I did not, unfortunately, visit Samandağ at the time, but I had wanted to, and in retrospect really wish that I had. After the earthquake, I read a powerful article in the Guardian, by the Italian journalist, Lorenzo Tondo and photographer, Alessio Mamo and team, in which they interviewed an eloquent young Masters psychology student and activist, Baris, about the loss of his grandparents, friends and childhood memories. I was deeply moved by the interview, and was on my way to Hatay/Antioch to work with a Psychological First Aid mobile team, so I found Baris and also academic and activist, Ari, on social media- ironically, via a dear Lebanese friend in Beirut (where I used to live) called Helena Nassif, who shared one of Ari’s  beautifully-written articles. Then other volunteer friends shared a post about Nehna and the great work of St Ilyas church and soup kitchen, and we began to organise some humble resources and supplies, and to try to connect other friends and international organisations working in Hatay with the church, too. The day before I travelled to Hatay, I was online teaching a course for a group of Masters students in Ireland, about forced migration and the bleak humanitarian and rights situation of refugee camps in Lesvos and Europe, and one of the students was Lebanese-Armenian, and it turned out that she was originally from Vakayfli, where I ended up in two days later- her ancestral village that she had never seen. While visiting Vakayfli, and Samandağ in general, the inter-generational trauma of this land, and what exile means, in terms of identity, made the slogan ‘mah rihne, nehna hon’ resonate even more. There were disasters in many cities, but how did you cross paths with Hatay? I went to other places that were impacted by the earthquake, but I think Hatay/Antioch made sense to me most, in terms of where to base myself. There was, and is, a really organised grassroots, feminist, community-led structure- even amidst the initial post-earthquake chaos, coordinated by groups such as Samandag Dayanisma and Hatay Deprem Dayanismasi and others. I can communicate with warmth, in terms of language (I have lived in Lebanon, Palestine, Syria and Iraq, so I speak Arabic) and also, the diversity and plurality of the region is something very special, and so important to safe-guard. Finally, politically, in terms of minority communities, contemporarily but also within a historical context of profound injustice, exile and suffering, being present as people mobilise, and demonstrate, as an expression of rooted identity, and their right to remain, felt like where I wanted to be. Besides, you had friends from other countries, they came to Samandağ from Antakya to drop the pots they had, how did you coordinate with them, and you preferred the soup kitchen in the church, which was established by the efforts of Anna Maria Beylunioğlu and her friends from Nehna, to direct… Why St. Elias Church’s soup kitchen in Samandağ? There was, and still is, so much solidarity that was mobilised in the first few days and weeks after the earthquake- much of it community-led. I had been working in a refugee camp in Lesvos, Greece, for nine months prior to February, and when the earthquake happened many activists and volunteers there wanted to help, in whatever humble ways they could. Some of them drove a mobile kitchen to Hatay/Antioch, and from there we connected with you, and the church, and with other community organisations. Anyone that I know who has visited the St Ilyas church has been so very impressed by the level of organisation, the amazing energy of Father Abdullah and his family, of Karim & Leila, Uzeyir, Umut, Ozge, Sevilay, Selma and Lily and all the volunteer chefs. They’re cooking and serving hot, nutritious food, daily, to a large amount of Samandağ families, which is important, but they’ve also created a space of community where people feel safe and supported, and in which there is so much love. We were there, with Ari, Baris and his mother, on the night of February 20th, during the 6.4 earthquake, and had just exited the St Ilyas church minutes before the roof collapsed. Even when the third earthquake was happening, though, within all the fear and anxiety that families sheltering in the parking lot were experiencing, it felt like the church community was an important anchor for everyone- and a powerful emotional resource amidst all the uncertainty. Also, personally, having grown up in a quite liberation-theology, pro social-justice Catholic upbringing, I really resonated with the beauty of a ‘people’s Church’, one in which everyone works together, that hierarchies of power recede, and in which our solidarity and humility, in terms of who we are serving, is a priority. That, for me, is what prayer is, basically- serving soup with love as a side-dish. How was your journey to come to Hatay, what did the conditions and the state of the people make you think after you came? What did you feel? I think I felt mainly two things- deep sadness, and deep respect, for the courage and care of so many people that we met. I have worked in many war and natural disaster zones, and in contexts of political oppression- in Iraq, Mexico, Lebanon, Haiti, Ukraine, Palestine, Syria, Guatemala, as well as refugee camps in Europe etc. So I wasn’t, perhaps, as shocked as some of my colleagues by the destruction, although the scale of it is much bigger and much more devastating than anything I had witnessed before, even in war zones. But what impacted me most was the level of loss, of entire extended families killed, or families where there was only one survivor, some of them teenagers, now so alone and vulnerable in life. Also, the families of the disappeared, whose grief is frozen, or ‘ambiguous grief’ because they cannot have funerals or rituals for and around their loved ones, and who, despite everything and the time that has passed, still hold fragile, silent, poignant hope that they might be still alive somewhere. And the trauma- the children who still are non-verbal/who haven’t spoken since the earthquake, those that are fainting every time there is an aftershock, those whose nervous systems have remain activated and alert, whose small bodies remain ready for flight, to flee, or immobilised. Their little hands in ours, the experiences that their eyes communicate, but also their smiles and laughter (particularly when we travelled around with a group of friends from Lebanon, coordinated by the amazing Sabine Choucair, who are amazing clowns with the group Clown Me In and Clowns Without Borders) and creation of joy, imagination and play even amidst the rubble. Also, as we worked with the Psychological First Aid team I was there with, what impacted me, and perhaps the whole team, the most was how unsafe people still feel, and how difficult stabilisation is when the earth is still shaking between their feet, with the aftershocks, and when people (particularly Syrian refugees and residents in Turkey) still struggle to access the most basic of supports, like weather-resistant tents- and the most basic of human rights. And how difficult it is for parents to rebuild that sense of safety and co-regulation with their children, when they are still processing the life-changing shock of it all. Also, all the questions and worries that parents have about the future, of home and livelihood and how they will economically provide for their families, and rebuild in the future, is so hard for people, now. Plus, very importantly, maintaining dignity, when families and individuals are suddenly in a position of enforced dependency- lining up for meals and water and second-hand clothes- which is really hard for everyone, and can bring up embarrassment or even shame, which is something that many organisations need to always remember when distributing supplies- how to do so in a way that doesn’t further erode people’s sense of dignity and self-agency, in a way that is gentle and respectful and horizontal. Was the language barrier effective? I speak Arabic, so communicating with most people wasn’t a problem, except for children in Hatay, for whom Arabic unfortunately seems to have been slowly lost, but even the little ones generally understood some words and most importantly we could always communicate through smiles and laughter and play, and my very, very basic Turkish vocabulary. Particularly elders, older aunts and uncles, I think, found it intriguing, and possibly sometimes humorous, that I could speak Arabic, as a foreign volunteer, and it really ‘warmed the space’ of trust and proximity, and led to many beautiful conversations over tea and oranges. Also, songs and music, particularly during nights spent in the tent of a now dear-friend, Ferida and her brilliant daughters, one of whom, Nasli, is a very talented musician and whose songs, even without translation from Turkish, were understood in all the grief and hope they held. One of the families that I visited many times was that of Ali, a 84-year old elder, a beautiful, deeply dignified man. He was from Samandağ but had worked as a bus driver for over 30 years in Lebanon, before he was paralysed in an accident in his 60s. He now lives in a tent in the Istanbul Municipality camp, listening to old Lebanese songs, on a flimsy camp-bed, cared for by his daughter and grandson. It is so hard for him, and them, the lack of privacy, having to be bathed and changed in the tent, the heat during the days and cold at night. And at an age when he should be able to rest, and reflect, having to now carry all the uncertainty of what will happen next, in his and their life, and to experience homelessness and displacement, is just really hard, for him and the hundreds of thousands of other displaced families and individuals. So he retreats into his memories, listening to Fairouz and Wadih Safih, and remembering his wife, who died ten years ago and whom he loved very deeply, because perhaps the past is a gentler place than the present. Of course, you did this under very difficult conditions while helping. Under what conditions did you work, what did you and your friends do? It was, and is, at times emotionally quite heavy work, but also work that it is a privilege to be able to do- to work alongside very beautiful families and communities, as they try to support eachother, collectively. We worked during the days with a with a great Turkish and international Psychological First Aid and psychosocial supports team and travelled around camps and villages in the region in vans, to 3 or 4 locations per day. We engaged with adults, adolescents and children, from tent to tent, and also did broader, accessible psychoeducational sessions with communities, to try to normalise alot of the emotional, autonomic nervous system and physical reactions that people were having, in the aftermath of the earthquake, as well as capacity-build with exercises and techniques to self-sooth and self-regulate. After the day work with the PFA team, if not back at our polytunnel base in a nearby village, at night I would often sleep in a friend, Selma’s, tent at the church or at other solidarity hubs, joining other volunteers in unpacking trucks of donated supplies, peeling potatoes for the soup kitchen, washing the cooking pots for the next day, sitting and drinking tea with people as they shared their experiences and memories- doing what everyone else who volunteers in Hatay/Antioch is doing- which is a bit of everything. And like all the other volunteers, that meant not much sleep and very few showers, but we could leave and take a couple of days break every few weeks if necessary, whereas the families we were working with remain in the heat of their tents, or flooding and cold when it rains, with no clarity at all about their futures. And the situation is getting worse by the day- particularly with the dumping of potentially toxic/asbestos material and huge amounts of rubble next to camps where families are living, on the Samadağ shoreline, and on agricultural land- which, as you know, has been the focus of many of the recent, powerful demonstrations. And as someone who first visited Turkey over a decade ago, as, in retrospect, a very naïve and uninformed volunteer, who then went on a steep learning curve- mentored by brave Turkish and Kurdish human rights defenders and feminist activist friends- this mass dumping of the rubble feels like a metaphor for the state/official response, contemporarily and historically, in general towards Hatay/Antioch, unfortunately. So, part of being there was listening and learning and trying to amplify people’s needs and priorities to friends and solidarity groups back home, so that once the news cycle has moved on, people abroad stay active, connected and responsive, and continue to try to practically support grassroots community groups in Samandağ, Hatay and other locations in the earthquake zone. What did other friends from abroad do in this disaster situation, what did they think? How did this disaster and its effects reflect on the people through the media? There has been an immense initial outpouring of international solidarity and support, and people were devastated by the images and stories, particularly the photo of the father holding the hand of his 14-year old daughter, until her body was unearthed from the rubble of their destroyed appartment. I think that heart-breaking image narrated the loss, trauma and grief of all of the earthquake victims, in Turkey and in Syria, and will remain one of the most powerful images of this disaster, because it speaks of love and loss and loyalty, and the overwhelming pain of losing a child. I think one of the challenges now, in terms of international support, is to maintain the solidarity, past when the news cycle moves on, and to ensure that people to people to people, community to community mutual aid is for the long-term, and continues for the years to come. There were 2 marches in Samandag, the first of which was the bahhur (myrrh) and basil walking/protest march on the 40th day. The second is for the rubble piles… Did you have a chance to participate? Or what did you hear from those who went? I attended the bahhur walking procession/protest, but was away for the rubble demonstrations, which I’ve been watching online, and are such an important community mobilisation against the toxic dumping, and both the health and environmental impacts of it. The bahhur procession was one of the most emotionally powerful demonstrations I have ever participated in. I was with a wise and calm anarchist friend from Izmir, and it was hard to describe, for both of us- beacuse it was so deeply sad and grief-infused, and it also created a space for collective mourning and some catharsis, through that process, of people literally holding eachother in their pain, as well as calling for political accountability. So, it was political, in terms of demanding rights and justice and an end to impunity, but also so powerfully spiritual. Walking with new, and now very dear, friends from Samandağ, I felt almost as if those who had died, all their faces and lives, hopes and dreams, were somehow there amongst us, also walking, holding the hands of those who now mourned them. Also, as we walked, I was observing Cagla- who is a brilliant organiser, and psychologist from Samandağ- and her local feminist comrades, and the way they helped to organise the demonstration and hold all of what it represented- the political, the trauma, the grief and collective courage – with such care, and intuitive wisdom, as activists but also as community members, from Samandağ, who are also grieving the loss of families, friends and community, was powerful, and poignant. So it was an incredibly sad procession, but also an important, powerful and in some small and quiet ways, healing process for everyone who participated, I think. What you want to describe, which creates an intense emotion in you, sadness, anger, surprise, joy… is there such an event? Each day has brought such a range of emotions, from grief to joy (particularly with children and families of the disappeared) and I have been grateful for that range of emotions, because once I metabolise it, I try to make sure that it informs and deepens the trauma support work we’re doing. But also it allows me to to hopefully be fully present, always, as an ally, a sister, a comrade, a friend to families and individuals and survivors, who have become dear friends, and many of them like extended family at this stage. As a human rights defender, as a benefactor, you do a lot of good work… Can you tell our readers a little more about the good work you do? Honestly, whatever we do is humble in the face of what we’re collectively struggling against (wars, injustice, racism, patriarchy, human rights violations, authoritarianism, climate change etc) but, like many others, I have worked for the past over 20 years, with communities struggling to access rights, mainly refugee and undocumented communities in camps in the Middle East and Europe, and also indigenous communities in Chiapas, Mexico and Guatemala, in Haiti and over the past year and a half, in Ukraine. The work has some impact, in terms of people to people solidarity, but not on systemic change, unfortunately, in many contexts, so often it feels as if we are losing on so many fronts. I’m a perpetual optimist, though, so I hold hope, always, even when it’s a challenge to. But people, at the grassroots, are generally amazing, everywhere and I am continually awed and deeply humbled by people’s courage, strength and love. You have taken part in aid coverage in many countries before. You have also worked in Lebanon and Palestine, which are especially close to Antakya. How do you compare Antakya, the people of Antakya (Hatay-Anitoch) with the cities in Lebanon and Palestine, and the people there, did you notice the similarities? There are so many similarities- aspects of the culture/s, dignity, hospitality, kindness, food and relationship with the earth. There are differences, too, but ones that make Hatay/Antioch feel like a wonderful hybrid, somehow, of so many different traditions and peoples and histories. All of which makes the physical destruction- of such a pluralistic, ethnically and religiously diverse region- that much more of a loss. But that diversity, and plurality, which is unfortunately so unique, particularly now, is held in people and their memories, and will survive and remain constant, I am articulating daily in the ‘mah rihne, nehna hon’ affirmation. If you visited other cities in Turkey and came to Hatay/Antioch before, how did you find Hatay? I’ve felt much more at ‘home’ in Hatay than anywhere else in Turkey, and look forward to coming back soon, to those have become very dear friends and whom I have such respect- and love- for. We, As Nehna team, as antioch people that you’ve touched in their hearts, we are thankful to you… Thank you Caoimhe, and Caoimhes. Thank you all, for all your deeply committed and tireless work, solidarity and witness.

  • Antakya’ya yardıma koşan İrlandalı Caoimhe: Arapça konuşmam depremzedelere güvenli ve yakınlık hisse

    ‘Bir başlarına kalırlar, mürver çiçeği gibi, bir başlarına. … Ey karda gidenler,                 artık geri dönmeyeceksiniz… seslen onlara ey kurt yağmurda, belki duyarlar.’ [Talal Haidar,Wahdon,1974] Caoimhe, İrlanda’dan Nehna’ya ulaşan ve deprem sonrası süreçte Antakya insanına yardımı dokunan, onlarla derinden bağ kuran binlerce gönüllüden biri. Durumu doğrusuyla anlatmaya bir nebze de olsa yardımcı olmayı köklerime ve Antakya’ya olan borcum bilerek, kendisiyle Nehna’nın ilginç kesişme hikayesini kaleme almak adına depremzedelerle direkt temas eden bir kişiyle, İrlandalı Caoimhe’yle, bölgenin sesini duyurmak için bir söyleşi yaptık. Röportaj: Elif Işıl Türkmen Merhaba Caoimhe! Antakya’ya yaptığın her şey için kalbimden bir teşekkürle başlamak istiyorum! Siz bir insan hakları savunucusu, film yapımcısı, eğitimci ve terapistsin. Seni daha yakından tanıyabilir miyiz? Kendini Nehna okuyucularına tanıtır mısın? Bahsettiğin gibi bir terapist, film yapımcısı, eğitimci olarak rollerim var. Fakat bu durumda deprem bölgesindeki ailelerin ve toplulukların yaşadığı kedere, yıkıma ve travmaya hem bir tanığım hem de elimizden gelen çok alçakgönüllü yollarla yanıt vermek isteyen Türkiye ve dünyanın dört bir yanından binlerce gönüllü ve aktivistten biriyim. Hayatlarının bu inanılmaz derecede zor, acı verici ve belirsiz döneminde, her gün, her hafta yas tutan insanlara eşlik etmeye ve onları desteklemeye çalışan birçok kişiden yalnızca biriyim. İrlanda doğumluyum fakat birçok farklı ülkede ve kültürel ortamda yaşadım, çalıştım. Bu yüzden ev-aidiyet duygum değişkendir. Benim için ev ve kimlik, daha çok ortak amaçlara sahip insanlarla beraber olmak; insan hakları ihlallerine, savaşlara ve sermayeyi insanların güvenliğinden ve refahından önce gören siyasi çıkarların sebep olduğu doğal afetlere yanıt vermektir. Bu nedenle, depremden sonra Hatay ve başka yerlerdeki acı ve kederin boyutuna tanık olmak çok üzücü olsa da, aynı zamanda halktan gelen güce ve derin empatiye, insanların sistemin çalışmamasından ötürü duyduğu hayal kırıklığı gibi tanık olduğum iyi şeyler de oldu. Bunların ötesinde, Hatay’ın birbirinden güzel ve farklı insanları ve toplulukları arasında vakit geçirmek ve onların uzun, zorlu iyileşme yolculuğunun çok küçük bir bölümünde onlara eşlik etmeye çalışmak hem bir onur hem de ayrıcalıktı. Seni tanımak ne büyük zevk! Mesajını gördüğüm anı hala hatırlıyorum. Nehna’ya nasıl ulaştığını düşünmüş ve şaşırmıştım. Nehna’yı nereden duydun? On yılı aşkın bir süre önce Suriye’ye gidiyordum ve Hatay’dan geçmiştik. Ne yazık ki o zamanlar Samandağ’a çok isteyip de gidememiştim, geriye dönüp baktığımda keşke gidebilseydim diyorum. Depremden sonra Guardian’da İtalyan gazeteci Lorenzo Tondo ve fotoğrafçı Alessio Mamo ve ekibi tarafından yazılan, güçlü bir genç psikoloji master öğrencisi ve aktivist Barış ile büyükanne ve büyükbabasının kaybı ve çocukluk anıları hakkında röportaj yaptıkları vurucu bir makale okudum. Bu röportajdan çok etkilendim ve mobil Psikolojik İlk Yardım ekibiyle çalışmak için Hatay’a gidiyordum, sosyal medyadan Barış’ı buldum. Lübnan’dan arkadaşım Helena Nassif ise aktivist ve akademisyen Arie’nin makalesini paylaşmıştı, Arie’ye ulaşacakken onun da Barış’ın arkadaşı olduğunu gördüm. Daha sonra diğer gönüllü arkadaşlar Nehna’nın Aziz İlyas Kilisesi ve aşevinin harika çalışması hakkında bilgi gönderdi. Elimden geldiğince malzemeleri organize etmeye ve Hatay’da çalışan diğer arkadaşlarım, uluslararası kuruluşlar ve kilise arasında bağlantı kurmaya çalıştım. Bir de başka bir ilginç olay da şu: Hatay’a gitmeden bir gün önce, bir grup yüksek lisans öğrencisine zorunlu göç ve Midilli ve Avrupa’daki mülteci kamplarının içler acısı insani ve haklar durumu hakkında çevrimiçi bir ders veriyordum ve öğrencilerden biri Lübnanlı-Ermeniydi. Aslen iki gün sonra geldiğim, onun hiç görmediği atalarının köyü Vakıflı’dan olduğu ortaya çıktı. Barış ve Arie ekibimizdeki harika insanlardan ikisi, onlara seni karşımıza çıkardıkları için de minnettarız! Peki birçok şehirde afetler oldu ama neden fiili olarak Hatay’da kendini konumlandırdın? Depremden etkilenen başka yerlere de gittim ama sanırım kendimi nerede konumlandırmam gerektiği konusunda bana en çok Hatay mantıklı geldi. Samandağ Dayanışma ve Hatay Deprem Dayanışması, diğer gruplar tarafından koordine edilen, deprem sonrası kaosun ortasında bile gerçekten örgütlü, feminist, topluluk liderliğindeki bir yapı vardı, hala var. Dil açısından çok rahat iletişim kurabiliyorum (Lübnan, Filistin, Suriye ve Irak’ta yaşadım, bu yüzden Arapça konuşabiliyorum) ve ayrıca bölgenin çeşitliliği ve çoğulluğu çok özel ve korumak için çok önemli. Son olarak, siyaseten azınlık toplulukları açısından, tarih boyunca insanların köküne kazınmış adaletsizlik, sürgün ve ıstırap ile köklü bir kimliğin ve onların kalma haklarının bir ifadesi olarak Hatay’da insanların seferber olmasıyla kendini gösterdi. Ayrıca başka ülkelerden arkadaşların da Antakya’dan Samandağ’a ellerindeki tencereleri vermek için geldiler, nasıl koordine oldunuz? Neden Nehna’nın çabalarıyla Samandağ’daki Aziz İlyas Kilisesi’nde kurulan aşevini tercih ettin? Depremden sonraki ilk birkaç gün ve haftalarda -çoğu topluluk öncülüğünde- inisiyatif alan çok fazla dayanışma vardı ve hâlâ da öyle. Şubattan önce dokuz ay boyunca Yunanistan’ın Lesvos kentindeki bir mülteci kampında çalışıyordum ve deprem olduğunda oradaki birçok aktivist ve gönüllü ellerinden gelen yollarla yardım etmek istedi. Hatta biliyorsun birkaçı mobil bir mutfağı Hatay’a bıraktı ve onları kiliseyle, diğer yerel müdahale ekipleriyle ilişkilendirdik. Aziz İlyas kilisesini ziyaret eden tanıdığım herkes, organizasyonun etkinliğinden, Peder Abdullah ve ailesinin, Kerim & Leyla, Üzeyir, Umut, Özge, Sevilay, Selma ve Lily ve diğerlerinin çabalarından çok etkilendi. Gönüllü şefler her gün çok sayıda Samandağlı aileye sıcak, doyurucu yemek pişiriyorlar, ki bu önemli, çünkü aynı zamanda insanlar kendilerini güvende ve desteklenmiş hissediyorlar. 20 Şubat gecesi Samandağ’daki 6.4 büyüklüğündeki depremde Arı, Barış ve annesiyle birlikte oradaydık ve Aziz İlyas Kilisesi’nin çatısı çökmeden dakikalar önce kiliseden ayrılmıştık. Üçüncü deprem olurken bile, otoparka sığınan ailelerin yaşadığı tüm korku ve endişe içinde, kilise cemaatinin herkes için önemli bir güven kaynağı ve tüm belirsizliğin ortasında güçlü bir duygusal kaynak olduğu hissedildi. Ayrıca, kişisel olarak, oldukça kurtuluş teolojisi içinde, sosyal adalet yanlısı yetiştirilmiş bir Katolik olarak, herkesin birlikte çalıştığı, güç hiyerarşilerinin olmadığı ‘halk Kilisesi’nin güzelliğiyle gerçekten derinden etkilendim. Her kime yardım ediyorsam dayanışma ve alçakgönüllülük bir önceliktir. Benim için ibadet budur: çorbayı garnitür olarak sevgiyle servis etmek. Hatay’a geliş yolculuğun nasıldı, geldikten sonra şartlar ve insanların durumu sana neler düşündürdü? Ne hissettin? Sanırım esas olarak iki şey hissettim: tanıştığımız pek çok insanın cesareti ve ilgisi için derin bir üzüntü ve derin saygı. Irak, Lübnan, Filistin, Suriye, Guatemala, Meksika, Haiti, Ukrayna ve Avrupa’daki mülteci kamplarında birçok savaş ve doğal afet bölgesinde ve siyasi baskı bağlamlarında çalıştım. Bu yüzden, derecesi daha önce tanık olduğum her şeyden çok daha büyük ve çok daha yıkıcı olmasına rağmen, bazı meslektaşlarım kadar yıkım karşısında şok olmadım. Ama beni en çok etkileyen şey, öldürülen tüm geniş ailelerin veya hayatta kalan tek bir kişinin, hatta bazı gençlerin, artık hayatta çok yalnız ve savunmasız oldukları ve derin kayıp düzeyiydi. Ayrıca sevdikleri için ve çevresinde cenaze törenleri ve törenler düzenleyemedikleri için yasını içine gömen, ya da ‘belirsiz keder’ yaşayan, geçen onca zamana rağmen sevdiklerinin hala hayatta olabileceğine dair umudu olan hala, sessiz, kırılgan ailelerden çok etkilendim.Travmaya da tanık oldum: depremden bu yana hala konuşamayan/konuşmayan çocuklar, her artçı şokta bayılanlar, sinir sistemleri aktif ve tetikte kalan, küçük bedenleri uçuşa hazır olan çocuklara da. Küçük elleri bizim ellerimizde, gözlerinin anlattığı deneyimler ile aynı zamanda gülümsemeleri ve kahkahaları… Özellikle Clown Me In ve Clowns Without Borders grubuyla inanılmaz palyaçolar olan Lübnanlı bir grup arkadaşla dolaşırken. İnsanların hala ne kadar güvensiz hissettikleri ve yer ayaklarının arasında sallanırken dengeyi sağlamanın ne kadar zor olduğunu, artçı sarsıntılarda artan bir rağbetle insanların –Suriyeli mültecilerin ve yerel halkın- hava koşullarına dayanıklı çadır gibi temel desteğe ve insani hakların olan mücadelesini unutamıyorum. Ve ebeveynlerin, tüm bunların hayat değiştiren şokunu hâlâ sindirirken, aynı zamanda çocuklarıyla bu güvenlik ve ortak düzenleme duygusunu yeniden inşa etmeleri ne kadar zor.  Ayrıca, ebeveynlerin gelecek, ev ve geçim kaynakları ve ailelerini ekonomik olarak nasıl geçindirecekleri ve gelecekte yeniden inşa edecekleri ile ilgili tüm soru ve endişelerinin artık insanlar için yanıtlanması çok zor. Çok önemli olan bir diğer şey aileler ve bireyler birdenbire –zorla- bağımlı duruma geldiklerinde yemek, su ve ikinci el giysiler için sıraya girdi. Bu herkes için gerçekten zordur ve hatta utanç duygusuna yol açabilir. Birçok kuruluşun malzemeleri dağıtırken her zaman hatırlaması gereken bir şeydir. Bunu insanların haysiyet ve niyet duygularını daha fazla aşındırmayacak şekilde yapmalıyız. Arapça biliyorsun ama bölgede yavaş yavaş kaybolan bir dil Arapça. Yardımın dili olmaz, insani bir yerden harekete geçiyorsunuz, yine de onların anlatamadığı ihtiyaçları oldu mu? Nasıl anlaştınız? Arapça konuşuyorum, bu yüzden çoğu insanla iletişim kurmak sorun değildi, ne yazık ki Arapça’nın yavaş yavaş kaybolduğu çocuklar dışında- ama küçükler bile genellikle bazı kelimeleri, anlıyordu ve gülümseyerek, oyunlar oynayarak iletişim kurabiliyorduk. Benim Türkçe kelime dağarcığım pek yok. Özellikle yaşlı teyzeler ve amcalar, yabancı bir gönüllü olarak Arapça konuşabilmemi merak uyandırıcı ve muhtemelen bazen komik buldular. Arapça konuşmam onlara güvenli ve yakınlık hissettiren bir alan açtı, aramızı ‘ısıttı’, çay ve portakal hakkında konuştuğumuz güzel sohbetlere imkân verdi. Özellikle de bir aileden bahsetmek istiyorum. Defalarca ziyaret ettiğim ailelerden biri de 84 yaşında, güzel ve ağırbaşlı bir adam olan Ali’ninkiydi. Samandağlı ama Lübnan’da 30 yılı aşkın bir süre otobüs şoförü olarak çalışmış, 60’lı yaşlarında geçirdiği bir kazada felç olmuştu. Şimdi İstanbul Belediyesi kampında bir çadırda, eski Lübnan şarkıları dinleyerek, dayanıksız bir kamp yatağında, kızı ve torununun baktığı bir yerde yaşıyor. Mahremiyet problemi, çadırda yıkanmak; üstünü değiştirmek zorunda olmak, gündüzleri sıcak ve geceleri soğuk ortamda olmak, onlar için çok çok zor. Dinlenmesi ve düşünmesi gereken bir yaşta, bundan sonra ne olacağına dair tüm belirsizliği taşımak, evsizliği ve yerinden edilmeyi deneyimlemek zorunda olmak, kendisi ve yüz binlerce yerinden edilmiş aile ve bireyler için çok zor.Belki de geçmiş bugünden daha cömert olduğu anılarına geri dönüyor, Feyruz ve Vadih Safih dinliyor, on yıl önce ölen çok sevdiği karısını hatırlıyor, belki de geçmiş bugünden daha cömert olduğu için… Tabi bunu yardım ederken çok zor şartlar altında yaptın. Hangi koşullarda çalıştın, sen ve arkadaşların neler yaptınız? Bazen duygusal olarak oldukça ağır bir işti ve hala da öyle, ama aynı zamanda yapabilmenin bir ayrıcalık olduğu bir iştir. Çok güzel ailelerin ve toplulukların yanında, kollektif olarak birbirimizi destekleyerek çalışıyoruz. Günler boyunca büyük bir hem Türk hem de uluslararası Psikolojik İlkyardım ve Psikososyal Destek ekibiyle çalıştık ve bölgedeki kampları ve köyleri minibüslerle gezdik. Çadırdan çadıra yetişkinler, ergenler ve çocuklarla temasa geçtik ve ayrıca insanların duygusal, otonom sinir sistemi ve fiziksel tepkilerini normalleştirmeye çalışmak için topluluklarla daha geniş, erişilebilir psikoeğitim seansları yaptık. Depremin, yanı sıra herhangi bir problemde kendi kendilerini yatıştırmaları ve tekrardan yol almaları için alıştırmalar ve tekniklerle öğrettik. Psikolojik ilk yardım ekibiyle gündüz çalıştıktan sonra, yakındaki bir köydeki çoklu tünel üssümüzde değilsem, geceleri genellikle bir arkadaşımın, Selma’nın, kilisedeki çadırında veya diğer dayanışma merkezlerinde uyur, kamyonları boşaltan diğer gönüllülere katılırdım. Günlerim erzak bağışlamak, aşevi için patates soymak, ertesi gün için tencereleri yıkamak, insanlarla oturup çay içmek, deneyimlerini ve anılarını paylaşmak, Hatay’da gönüllü olan herkesin yaptığını yapmak ile geçti. Diğer tüm gönüllüler gibi, bu da fazla uyumamak ve çok az duş almak anlamına geliyordu, ancak gerekirse birkaç haftada bir, bir veya iki gün ara verebileceğimizi bilmenin ayrıcalığına sahiptik. Hepimiz orada yaşamaya mahkûm olan aileler gibi çadırlarının sıcağında, sel ve yağmur yağdığında soğukta, gelecekleri hakkında hiçbir netlik olmadan yaşayan ailelerden daha kötü olamazdık. Duruma değinmişken, şunu da eklemek istiyorum: ailelerin yaşadığı kampların yanına, Samandağ sahil şeridine ve tarım arazilerine potansiyel olarak zehirli/asbestli malzemenin ve büyük miktarlarda molozun atılmasıyla durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Son zamanlardaki cesur gösterilerin birçoğunun da odak noktası bu oldu. Türkiye’yi ilk kez on yıldan uzun bir süre önce ziyaret eden biri olarak, geçmişe bakıldığında, çok saf ve bilgisiz bir uluslararası gönüllüyken daha sonra cesur Türkiye’deki insan hakları savunucuları ve feminist aktivist arkadaşların danışmanlığında ivmeli bir öğrenme eğrisine giren biri olarak, molozların atılması, ne yazık ki, devletin genel olarak Hatay’a çağdaş ve tarihsel olarak tepkisinin bir metaforu gibi geliyor. Dolayısıyla, orada olmanın bir parçası da dinlemek, öğrenmek ve insanların ihtiyaçlarını ve önceliklerini evdeki arkadaşlarıma ve dayanışma gruplarına iletmeye çalışmaktı; böylece haber akışı bir kez oluştuktan sonra, yurtdışındaki insanlar da aktif, bağlantıda ve duyarlı olmaya, Samandağ, Hatay ve deprem bölgesindeki diğer yerlerde tabandan topluluk gruplarını pratik olarak desteklemeye devam ediyor. Yurt dışından gelen diğer arkadaşlar bu afet durumunda ne yaptılar, ne düşündüler? Bu felaket ve etkileri medya aracılığıyla halka nasıl yansıdı? Başlangıçta muazzam bir uluslararası dayanışma ve destek akışı oldu. İnsanlar, görüntüler ve hikayeler, özellikle de babanın 14 yaşındaki kızının cesedi enkazdan çıkarılana kadar elini tutarken çekilmiş fotoğrafı karşısında mahvoldu.  Bence bu yürek burkan görüntü, Türkiye ve Suriye’deki tüm depremzedelerin kaybını, travmasını ve kederini ifade etti. Felaketin en güçlü görüntülerinden biri olmaya da devam edecek, çünkü sevgiyi, kaybı ve sadakati ve bir çocuğu kaybetmenin ezici acısını anlatıyor. Uluslararası destek açısından şu anda bir zorluk da mevcut; haber akışı devam ederken geçmişteki dayanışmayı sürdürmek ve insandan insana, toplumdan topluma karşılıklı yardımın uzun vadeli olmasını sağlamak. Umarım gelecek yıllarda da bu destek bilinci devam eder. Samandağ’da 2 yürüyüş yapıldı, bunlardan ilki 40. günde bahhur (mür) ve reyhanlarla olan yürüyüş/protesto yürüyüşü idi. İkincisi moloz yığınları için… Katılma şansın oldu mu? Ya da gidenlerden ne duydun? Vakıflı’yı ve genel olarak Samandağ’ı ziyaret ederken, bu toprakların nesiller arası travması ve kimlik açısından sürgünün ne anlama geldiği ‘ma rihne, nehna hon’ sloganını ortaya çıkaran yürüyüş organize edildi. Bahhur yürüyüş alayına/protestosuna katıldım, ancak internette izleyebildiğim zehirli atıklara ve bunun hem sağlık hem de çevresel etkilerine karşı çok önemli bir toplumsal seferberlik olan moloz gösterileri için orada değildim. Bahhur alayı, katıldığım duygusal açıdan en güçlü gösterilerden biriydi. İzmir’den bilge bir arkadaşımla birlikteydim ve ikimiz için de tarif etmesi zordu çünkü çok derinden hüzünlü, kederliydi.  Aynı zamanda toplu yas için bir alanın yanı sıra siyasi hesap verebilirlik çağrısında bulunan bir katarsis yarattı. Dolayısıyla, hak ve adalet talep etmek, cezasızlığa son vermek açısından politik bir yürüyüşken, aynı zamanda çok güçlü bir şekilde de maneviydi. Samandağlı çok sevdiğim arkadaşlarla yürürken, sanki ölenler, tüm güzel yüzleri ve hayatları, umutları ve hayalleri bir şekilde aramızdaymış gibi hissettim, onlar da şimdi yürüyenlerin ellerinden tutarak yürüyorlardı. Ayrıca yürüyüş boyunca Samandağlı parlak bir organizatör ve psikolog olan Çağla’yı ve yerel feminist yoldaşlarını ve eylemin düzenlenmesine yardım etmelerini, eylemin temsil ettiği her şeye; travma, siyasi tepki, keder ve kollektif cesarete sahip çıkmalarını gözlemledim. Böylesine sezgisel bir bilgelik ve özene şahit olmadım. Anlatmak istediğin, sende yoğun bir duygu oluşturan, hüzün, öfke, şaşkınlık, sevinç… böyle bir olay var mı? Her gün, özellikle kaybedilen çocuklar ve aileleriyle kederden sevince çok çeşitli duygular yaşadım. Bu duygu yelpazesi için minnettarım, çünkü bir kez sindirdiğimde, beni bilgeleştirdiğinden emin olmaya çalışıyorum. Travma destek işini daha da geliştiriyor. Ama aynı zamanda, bir müttefik, bir kız kardeş, bir yoldaş, ailelerin ve bireylerin -hayatta kalanların- bir arkadaşı olarak, can dostları haline gelmem, onlarla geniş aile gibi olmak, kalbimin ve ruhumun bütün olmasını sağlıyor. Bir insan hakları savunucusu olarak, bir hayırsever olarak çok güzel işler başarıyorsun… Yaptığın güzel işlerden okuyucularımıza biraz bahseder misin? Dürüst olmak gerekirse, kolektif olarak mücadele ettiğimiz şeyler (savaşlar, adaletsizlik, ırkçılık, ataerkillik, insan hakları ihlalleri, otoriterlik, iklim değişikliği vb.) Orta Doğu ve Avrupa’daki kamplardaki mülteci ve belgesiz topluluklar ve ayrıca Haiti’deki Chiapas, Meksika ve Guatemala’daki yerli topluluklar ve son bir buçuk yıldır Ukrayna’da olmak üzere toplulukların haklara erişim mücadelesi verdiği koca 20 yılın deneyimi var. Çalışmanın insanlar arası dayanışma açısından etkisi var, ancak maalesef birçok bağlamda sistemik değişim üzerinde etkili değil, o cephede çok kaybediyormuşuz gibi geliyor. Yine de mütemadi bir iyimserim, bu yüzden hep bir maraz olsa bile umudumu koruyorum. Ancak her ekip, harikalar ve ben sürekli olarak insanların cesareti, gücü ve sevgisi karşısında derin bir hayranlık duyuyorum. Daha önce birçok ülkede yardım kapsamında yer aldın. Özellikle Antakya’ya yakın olan Lübnan ve Filistin’de de çalıştın. Antakya’yı, Antakya (Hatay-Anitoch) halkını Lübnan ve Filistin’deki şehirlerle ve oradaki insanlarla nasıl karşılaştırırsın, benzerlikler fark ettin mi? Pek çok benzerlik var: kültür(ler), haysiyet, misafirperverlik, nezaket, yemek ve dünya ile ilişki yönleri. Farklılıklar da var ama Hatay’ı bir şekilde pek çok farklı gelenek, halk ve tarihin harika bir melezi gibi hissettiren bir farklılık var. Tüm bunlar, böylesine çoğulcu, etnik ve dinsel açıdan çeşitlilik gösteren bir bölgenin fiziksel olarak yok edilmesini çok daha büyük bir kayıp haline getiriyor. Ama ne yazık ki, özellikle de daha da benzersiz olan bu çeşitlilik ve çoğulluk, insanlarda; onların anılarında tutuluyor ve hayatta kalacağını ummak istiyorum. Her gün ‘ma rihne, nehna hon’ olumlamasını dile getiriyorum. Türkiye’de diğer şehirleri ziyaret ettiysen, Hatay’ın farkı neydi? Neyi farklı buldun? Hatay’da kendimi Türkiye’nin herhangi bir yerinden çok daha fazla ‘evimde’ hissettim ve yakın zamanda geri dönmeyi; sevgili dostlarım ile, bana aile olan ve derin saygı ve sevgi duyduğum kişiler ile olmayı dört gözle bekliyorum. Tüm parlak, sadık, yorulmak bilmez çalışmalarınız için hepinize teşekkür ederim. Biz Nehna ekibi olarak, kalplerine dokunduğunuz Antakya halkı olarak size sonsuz teşekkürler!

  • Arap Alevilerin hafızasında Sivas Katliamı’nın izleri

    Sivas’ta 33 insanın yalnızca Alevi oldukları için katledilmelerinin 30. yılı. Sistematik ve organize edilmiş bir plan çerçevesinde işlenen nefretle kuşanmış bir kitlesel suçu canlı izlediğimiz o günden geriye Arap Alevilerin hafızasında neler kaldığını Bereket Kar, Şule Can ve Selim Matkap’la konuştuk. Bereket Kar: “2 Temmuz Katliamı yalınızca Alevilerin sorunu değildir” 2 Temmuz vahşeti, yaşamımda unutulmaz kötü bir anı olarak iz bırakmıştır. Bu acı haberi, Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bir Filistin kampında, BBC radyosunun Türkçe servisinden dinlemiştim. Aziz Nesin’le birlikte onlarca aydının, Madımak Oteli’nde yakıldığı ve güvenlik güçlerinin müdahalede yetersiz kaldığı, olayların devam ettiği belirtilmişti. İktidar, bilindiği üzere DYP-SHP koalisyonuydu. Erdal İnönü’nün, Başbakan Tansu Çiller’in yardımcısı olarak, sosyal demokrasinin tükenen tarihsel misyonu gereği hiçbir müdahalede bulunamayacağını ve sonuçta bu olayın diğerleri gibi devletin kirli siciline geçeceğini düşünmüştüm. Devrimci demokratik güçlerin ve özellikle Alevi derneklerin tepkileri, olayı protesto edip kınarken, bu kalkışmanın esas hedefinin Aleviler olduğunu her fırsatta söyleyip durdular. Ben de Alevi bir aileden geliyordum. Ne var ki hiçbir zaman Alevilik yapmadığım gibi sosyalist olmanın dışında bir aitliğim yoktu. Siyasi bir partinin temsilcisi olarak elbette ki bu olayı şiddetle kınamalıydım. Danıştığım dost Arap, Filistinli güçler, tüm komünist parti ve kurtuluş hareketlerini bir toplantıya çağırarak kınamanın daha etkili olacağını onaylayınca, 3 Temmuz’da toplanan güçlere olayın gerçekleşme şekli ve amacı hakkında bilgi sunarak Arapça bir bildiriyle Çiller-SHP iktidarını ve olayın ardındaki gerici güçleri kınadık. Sunumda zorlandığım esas konu Alevilerden bahsetmekti, zira katılan temsilciler arasında Alevi olmadığı gibi on yılı aşkın mücadelemde, ilk defa inanç konulu bir toplantıya, soru ve cevaba vakıf olmuştum. Yüksek sesle Alevilerin katledildiğini anlattım. Tabii ki, devlet-iktidar partilerin; tek din, tek dil, tek millet uygulamalarıyla, 70 yıl boyunca inkar ettikleri, Kürt, Ermeni, Arap, Laz, Çerkes, Süryani halkların yanı sıra, Alevilere yönelik, baskı, zulüm ve katliamların bir devlet politikası olduğunu da anlattım, İttihat ve Terakki’nin, Kemalizme devrettiği mirasın ulus devlet inşasında, başta Kürtler olmak üzere tüm kimlik ve inançlara karşı nasıl katliam olarak tecelli ettiği bilinmeliydi. Katliamın Türkiye tarihinde karanlık bir sayfa olarak devlet hanesine geçtiğini biliyoruz. Üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen bunun bütün boyutları ve temel hedeflerinin netleşmemiş olması bir şeye işaret ediyor. Türkiye’deki kutuplaşma ve cepheleşme, kimi tarikatların diğer grupların inançlarını yok sayması değil, devletin bu tarikatları koruduğuna işaret ediyor. 30 yılda toplumsal grupların mücadelesiyle çok şeyler değişti ama devleti İslamlaştırma ve tekleştirme zihniyetinin tüm kodları çok daha belirginleşti. Önemli olan şudur, gelinen aşamada devletin evrimleşerek değişmesinin imkansız olduğu ve bu sisteme karşı olan bütün grupların ortak mücadelesiyle bu durumun değiştirilebileceğinin gereği ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, 2 Temmuz Katliamı yalınızca Alevilerin sorunu değildir, olmamalıdır. Şule Can: “Sivas Katliamı. Türkiye’de Alevilere dair olan ve ol(a)mayan her şeyin özeti” Sivas Katliamı (kamu) davasının 2014 yılında zaman aşımına uğradığı haberiyle beraber hissettiğim hayal kırıklığı “adaletin tecellisi”ne dair naif beklentiden ötürü olmalıydı ki, Türkiye’de Alevilere yönelik şiddetin hiçbir zaman cezalandırılmayacağından bir kez daha emin olmuştum. 2 Temmuz 2023’e, yani Sivas Katliamı’nın 30. yılına girerken şiddetin, deprem sonrası şiddetin en büyüklerinden birine tanıklık etmiş Antakyalı bir Alevi olarak değişmeyen bir örüntü dönüp duruyor kafamda. Otele saldırı başladıktan sonra saatlerce içeride kurtarılmayı bekleyen göz göre göre ölüme terk edilmesi, 6 Şubat depremi sonrası Antakya’da ölüme terk edilenlerle ne kadar büyük bir benzerlik taşıyor, öyle değil mi? İşte bu örüntü Alevilerin öldürülmesi, ölüme terk edilmesi, diri diri yakılması tarih boyunca tekerrür eden şiddeti gösteriyor. Sivas Katliamı, Türkiye’de muhafazakar, İslamcı ideolojinin nüfuz ettiği alanın – bu hiçbir şekilde azımsanmayacak bir alan – Alevi katliamlarını ve/veya Alevileri dışlamanın “normalleştirilme” ve meşrulaştırma konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor. Sivas Katliamı’yla beraber Alevilere yönelik tüm şiddet eylemlerinin baltaladığı en önemli şey bence birlikte yaşam. Birlikte, eşit koşullarda ve farklı inanç ve kültürleri “yeterince” tanıyan bir birlikte yaşam modelinin imkansızlığını yüzümüze vurduğu için ayrıca can acıtıcı ve düşünülmesi gereken bir mesele bu katliamlar. 2014 yılında zaman aşımı haberleri sonrası söylenen ve hatırımdan çıkmayacak olan en önemli şey “insanlık suçunun zaman aşımı olmaz” idi. Sivas Katliamı gibi Türkiye tarihinde pek çok katliamı tekil bir örnek ve kendi içinde dönemin gerekliliği gibi gösteren bir “tarih ve hafıza” anlayışımız var. İşte bu normalleştirmenin başat sebebi. Alevilere karşı işlenen suçların “insanlığa karşı suç” kapsamında olduğunu söylemek hala suç. Sistematik olarak var olmuş ve devam eden şiddetin türlü hallerinin gelecekte de durmayacağına dair en önemli olaylardan biridir Sivas Katliamı. Türkiye’de Alevilere dair olan ve ol(a)mayan her şeyin özeti niteliğinde. Alevilerin yalnızlığını hatırlatan ve var olma mücadelesinin hiç bitmeyeceğini çünkü yok etmek isteyenlerin hiç bitmediğini gösteren en önemli olay belki de. Selim Matkap: “Beni en çok yaralayan şeylerden biri de insanların mecburen kınıyormuş gibi görünmeleriydi” 1972 doğumluyum. Çocukluğum 12 Eylül’ün gölgesinde geçti. Ailemin ve çevremdekilerin kimliğini açık etme, bunu ön plana çıkaracak şeyler yapma telkinleriyle büyüdüm. Fakat o dönemde Kürt hareketinin de yükselişiyle kimliğini ortaya koyarak mücadele etmenin önem kazandığı zamanlardı. Üniversitede telkinlerin tam tersine bunun için mücadele eden, kimliğimi ortaya koyan bir siyasi çizgide yer aldım. Etrafımdakiler bundan sürekli endişe ederlerdi. Katliam da bu endişeyi körükleyen bir etki yarattı. Üniversiteyi Samsun’da okuduğum için Antakya’ya giderken otobüs Sivas’tan geçerdi. Gece karanlığında soğuk, ıssız ve sessiz bir yerdi. Bana sürekli Amerikan filmlerindeki tekinsiz Western kasabalarını hatırlatırdı. 2 Temmuz’da Antakya’da evde katliamın haberlerini izlerken Alevileri öldürenler buradakilermiş diye otobüs camından gördüğüm o sahneleri hatırladım. O dönemde hükümeti ve en çok Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü suçladığımı hatırlıyorum. Çevremdekilerde de aynı hisler vardı. O telefonları açabilirdi, hükümet ortağı olarak bir şeyler yapabilirdi, bu katliamı engelleyebilirdi diye düşünüyorum. O dönemde beni en çok yaralayan şeylerden biri de insanların, siyasi partilerin ve sivil toplumun bu katliamı mecburen kınıyormuş gibi görünmeleriydi. Gerçek bir mahcubiyetten ötürü değildi tepkileri, kamuoyu baskısıyla kınamış olmak için kınadı birçoğu.

  • ‘Evvel Temmuz Festivali, Antakya’nın direniş tarihinden doğdu’

    Evvel Temmuz, yani Temmuz’un başlangıcı, miladi takvimde Temmuz’un 14. günü. Kadim geleneğe yaslanan bu bayram, ekinlerin ve hasadın koruyucusu olarak görülen Tammus’a kurbanlar adanan, berekete, üretime, yeniden doğuşa şükretme dönemi. Arap Alevilerin ve Hıristiyanların kutladığı bu bayramın çok uzun bir geçmişi olsa da, Samandağ’da Samandağ Kalkındırma Derneği ile Akdeniz Kültür ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Evvel Temmuz Festivali’nin bu sene 23.’sü kutlanıyor. 2001’de resmileşen bu festivalin 80’lerin sonuna, dönemin gençlik hareketine, 12 Eylül faşizmine direnişe, yükselen bir kimlik mücadelesine uzanan bir de “gayriresmi” tarihi var. Bu tarihi, bu sürecin en başından beri aktörlerinden biri olan Tarık Oruç’la konuştuk. Röportaj: Emre Can Dağlıoğlu Evvel Temmuz Festivali, 23. yıldır kesintisiz devam eden bir festival ama 1980’lerin sonundan itibaren nihayetinde festivale dönüşmesini sağlayan bir mücadele geçmişi de var. Arap Alevilerin bu bayramını daha kitlesel biçimde kutlama kararı nasıl gelişti? Samandağ’da farklı kimliklerin biraradalığını, o biraradalığın yarattığı dinamizmi, komşuluk ilişkilerini, dayanışma ilişkilerini, koruma ilişkilerini, çoğunluğa, muktedire karşı azınlığın azınlığınının azınlığını kollama ilişkilerini bilirsiniz. Bu doğalından gelişen bir ilişkiler bütünü. 12 Eylül Darbesi’nin kapkaranlık ortamına rağmen sürdürülen bir bütün. Darbenin öncesinde de Samandağ’da çok canlı bir gençlik hareketi vardı. Kendisine “devrimciyim, sosyalistim” demeyen, örgütlü olmayan neredeyse kimse yoktu. Bizi motive eden de sanırım darbenin yarattığı kaos ortamını geçmişten gelen dayanışma, eğlenme, kendini var etme ve iyileşmeyle delmek oldu. Yani, darbe sonrası bir araya gelmeye çalışan gençliğe Evvel Temmuz zamanında birlikte türbelere giden, adaklar adayan, Paskalya’da birlikte kiliseye giden halkların dayanışması örnek oldu. Aslında adı 68 ve 78 kuşağı gibi sıklıkla anılmıyor olsa da 88’de yükselen bir gençlik hareketinin ortaya koyduğu bir hareketten bahsediyoruz, değil mi? O sırada, üniversitede gençlik hareketi diplerdeydi. 12 Eylül yenilgisini yaşayamayan ama bunu sorgulayan gençler olarak 88’de yeni üniversiteye girmiştik. Ortaya yeniden bir direniş biçimi çıkmıştı aslında, daha önce bilinmeyeni bilmeye ve konuşulmayanı konuşmaya yönelik bir istek vardı bizde. Samandağ, şimdiki adıyla Defne, Antakya ve Serinyol’da böyle bir süreç başlamıştı. Adana, Tarsus, Mersin’de Arap mahallelerindeki emek hareketleriyle iç içe geçen bir hareketlenme. Bu ortamda biz birkaç genç Samandağ’da Halkevi kurmaya karar verdik. Bugünkü Halkevleri’nden bahsetmiyorum, o dönem yaygın kullanılan bir isimdi. Tüm sol Halkevi kuruyor, orada örgütleniyordu. Tarık Oruç Kimlerle kurdunuz Samandağ Halkevi’ni? Ankara’da Eğitim Fakültesi’nde Zihni Berrak vardı, Samandağlı. Necati Bulut vardı, Mustafa Kemal Yüksekokulu’nda okuyordu. Mustafa Kemal, o zaman daha üniversite değildi, Çukurova Üniversitesi’ne bağlıydı. Çukurova’da benimle birlikte tıp okuyan İshak Oruç vardı. Şimdi yurtdışında yaşayan Tevfik Hüzmeli ve 92’de talihsiz bir kazada yitirdiğimiz Tahsin Kahlioğulları. Burdur’da okuyan Mehmet Latifeci vardı. 95’te Samandağ’da öldürüldü. Sadece bununla sınırlı değil elbette, 12 Eylül öncesinden de her gruptan arkadaşlar vardı. Nasıl başladı Samandağ’daki Halkevi? O dönem için çok konuşulurdu 12 Eylül’ün gençliği apolitize etmeye çalıştığı. Bütün toplumu etmişti aslında. Biz de bu siyasete karşı bir alternatif üretmemiz gerektiğini düşünüyorduk. Üç F’ye, yani futbol, fuhuş ve fiestaya karşı alternatif. O yüzden insanlar “doğru müzik dinlemeli” diyerek ilk olarak konser düzenlemek istedik. Her şeyi organize ettik. Ben de bilet satışı yaptım. 88 yazında Sadık Gürbüz’ü getirdik Samandağ’a, Halkevi’nin kuruluş gecesine. Çarşı’da Hükümet Konağı’nın karşısındaki düğün salonunda yapacağız konseri. 800-1000 kişilik bir salon. Bilet satışı yapıyorduk öncesinde Samandağ’da. İnsanlar bize bakmadan “Tamam, paranızı alın ama bize bilet vermeyin” diye yanımızdan geçiyordu. “Gençler yapmayın” diyorlardı, acayip bir korku vardı. İnsanlar 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlar, inanılmaz bir korku iklimi hakim. Sadık Gürbüz’ün konserin sonunda bağlamayı tek eliyle kaldırışını ve orada kopan alkışı asla unutmam. Bir de “sadece konser olmasın, etkinliği biraz renklendirelim” demiştik. Orada da sessiz oynanan bir tiyatro oyunu oynanmıştı. Bir hafta içinde hazırlanmıştık o oyuna da. Çok acayip bir etki yarattı. Bu geceyi organize ettikten sonra Samandağ’dan Antakya’ya, oradan Adana’ya, Mersin’e, Tarsus’a acayip bir etki alanımız oluştu. Bu etki alanı Evvel Temmuz Bayramı’yla nasıl bir araya geldi? Deniz’deki Hıdır Ziyareti’ne zaten bayram zamanında otobüsler gelir, turlar yapılır. Adaklar alınır, orada yatılırdı. Burada dayanışma kültürü görmeye başladık. Bir de dünyadaki iklim de etkiliyor. Yeni dünya düzeni aslında toplumları atomize ediyordu. Globalleşmeyle birlikte atomize olma durumu da vardı. Biz tam da oradan yakalamaya çalıştık. “Toplum ne yaşıyorsa oraya gidelim” dedik. Yeni bir mücadele arayışı da doğdu. Evet, 12 Eylül’de yaşanan yenilgi, bu yenilginin özeleştirisi arayışı ve aynı zamanda Filistin kurtuluş mücadelesine verilen desteğin imkanlarının azalmaya başlamasıyla, bu yenilgiyi yaşamamış gençler olarak her şeyi yeniden düşünmeye başladık. Toplu bir şekilde canlanmak, umut dünyasını var etmek için yollar aradık. Ama halkın kendisi bize bunu öğretiyordu zaten. İnsanlar siyasi iklimin tüm ağırlığına rağmen kitleler halinde ziyarete gelmeye devam ediyorlar, halklar bayramı hep birlikte kutluyorlar. Mesela, Tarsus’tan beş otobüs insan gelirken, şimdi bir otobüs insan geliyordu. 12 Eylül’den sonra kalabalık gözükmemeye çalışıyorlardı ama geliyorlardı. O zaman bunu sağlayan şey ne? Bu insanlar neden ziyarete akın ediyorlar? Bizim tarihimiz ne? Bu gibi sorular etrafında tartışmaya başladık. Bir yandan da Halkevi’nin açılışından sonra biz de vitesi yükselttik. İstanbul’un politik gündemini aynen yansıtıyorduk. Orada yapılan eylemler, aynı zamanda Samandağ’da, Çukurova’da da oluyordu. Ama bunu halka taşımak da istiyorduk. Biz de içlerine karışmaya başladık. Halkın kanaat önderleriyle görüşmeye başladık, şıhlarla, papazlarla. Çoğu görüşmek istemiyordu ama biz yine de önemli bir kısmıyla görüştük. Her görüşmemiz şu telkinle sonuçlanırdı: “Köprüyü geçene kadar…” Çok bilinen devamı gelmiyordu bu sözün. “Köprüyü geçene kadar” diyorlardı, “bizim felsefemiz bu”. “Yoksa burada hiçbirimiz duramazdık.” Bu görüşmeler bizi tarihsel olarak bilinçlendirdi. Hatay meselesine kafa yorduk, Arap Alevilerden Cemil Hayek’i ve isyanını araştırdık. Ermeni Soykırımı’nı öğrendik mesela, bu topraklardaki, Musa Dağ’daki direnişi. Musa Dağ’da Kırk Gün romanı Türkçe yayınlandıktan sonra en az bir baskıyı sadece Samandağlılar yaptırmış olabilir bu sayede. Bu direniş hikayeleri, itekleyici güç oldu bize. “Öğrendiğimiz bu direniş ve dayanışma kültürünün neresinden tutabiliriz?” diye tartışırken, fark ettik ki, insanlar zaten bu ritüelleri sürdürerek bahsettiğimiz umut dünyasını belki de arkeolojik bir temele yaslanarak kuruyor. O yüzden, onların yanına gitmeye karar verdik. Ama sonuçta bahsettiğimiz şey din. “Bu sistemin gerici yanlarını törpüleyeceğiz ve ilerici yanlarını öne çıkaracağız” dedik. Mücadeleyi halkın içinden kurma arayışı bir anlamda 12 Eylül öncesi solun mirası ve eleştirisi aslında. Bu bizim 13 Eylül’den itibaren tartışmaya başladığımız bir şey. O dönem böyle bir mücadeleyi vermek de öyle basit değildi. Bedeli çok ağırdı. Elinizde yasal olarak çıkan bir tane dergi görüldüğü an birkaç gün işkence görüyordunuz. Ama ciddi ciddi 12 Eylül’den çıkardığımız derslerle hareket edeceksek, bu baskıya yenilmeyecek bir şey, bir direniş çizgisi nasıl ortaya çıkar? Esas soru buydu. Dolayısıyla üniversite hareketinde de başka bir şey yapmaya çalışıyorduk. Biraz önce anlattığım gibi bilinçlendik. Halkın korkusunu ve benimsemeyeceği bir şeyi yapmayacağını anladık. Bizim bir önceki kuşaktan öğrendiğimiz yöntemlerin o dönem için bir karşılığı yoktu. O dönem Kürt hareketiyle birlikte yükselen bir kimlik meselesi de var. Kürt hareketinin öğreticiliği asla yadsınamaz zaten. Bunu görmek gerekiyor. Kürt halkının hareketle kurduğu ilişki onu bugüne kadar taşıdı ve biz oradan çok şey öğrendik. Zaten o gün de bunu söylüyorduk. Çukurova’ya baktığımızda ise Çukobirlik’teki Arap işçilerle vakit geçirdiğimizde Arapça bile konuşamıyorlardı. 12 Eylül’ün korkusu çok hakimdi. Biz de bunları ortaokulda ve lisede yaşadık. Bu yasakları da sorgulamaya başladık. Şunu da eklemem gerekiyor, bahsettiğimiz dönem tam da reel sosyalizmin çözüldüğü ana denk geliyor. 12 Eylül yenilgisini konuşurken, daha büyük bir hareketin çöküşüyle biraz iş başa düştü gibi oldu. Dolayısıyla, bizi itekleyen şeyler sosyalizmin yenilgilerini sorgulama, Kürt hareketinin direnişi ve halktaki eğilimleri gözlemlemek oldu. Ama ben zaten devrimciliğin esasının bu olduğunu düşünüyorum. Zaten halktan öğrenmeyeceksek, işçiden öğrenmeyeceksek, kadın hareketinden öğrenmeyeceksek, ekolojik hareketten öğrenmeyeceksek, biz kimiz? Tarihteki direniş ve dayanışmanın devrimci hareketin bileşimiyle tartışılmasından doğan bir fikir. Evet, bu perspektiften Antakya’nın tarihine ve bugününe bakmak bizi başka bir noktaya götürdü. Antakya’nın ekonomisiyle, coğrafyasıyla, tarihiyle, bürokrasisiyle kendine özgü ve özel bir hali var. Dersim gibi diyebiliriz. Dersim nasıl bütün katliamlara bir şekilde direnmeyi sürdürüyorsa, Antakya da öyle farklı. Bu gözle yakın tarihteki devrimci harekete bakınca, hangi akımın daha etkili olduğunu anlamaya çalışınca şunu gördük. Arap Aleviler arasındaki Kleziler ve Haydriler farklılaşması sosyalist harekete yönelimi de etkilemiş. Kleziler neredeyse tamamen Acilcilere katılırken, Haydriler içinde her türlü hareket yer bulmuş kendine. Asi Nehri’nin kenarından Serinyol’a bakıyorsun, Harbiye, Akdere, Tavuklu, devrimci hareketler bu farklılaşmaya göre örgütlenmişler. Devrimci hareketler için bu belirleyici olmuş. Ama sosyalizm bundan farklı bir şeydi. Yani, inanç farklılığı hizipleşmeye yataklık etmiş. Bir de üstüne 12 Eylül gelince, baktık şıhlar, papazlar, tüm din adamları devletine, askerine, vatanına şükretmeye başladı ritüeller sırasında. Yani, rejim hızla buralara da nüfuz etmeye başladı. Bu hizipleşmenin ve asimilasyon çabasının yarattığı zaaflardan arınmamız gerektiğini düşündük. Ve halka bu yüzden eşlik etmemiz gerektiğine karar verdik. Devrimcilik böyle bir şey bence. Topluma rağmen, toplum adına davranmak değil. Zaten yapamazsın, yapamadığımızı da gördük. Dolayısıyla, bütün bu ritüelleri bütün halleriyle yaşayalım ama onlara eşlik ederken onların zaaflarıyla yüzleştirebilelim de istedik. Bunu başarmaya çalıştık. Kimliğe dair bir uyanışı da beraberinde getirdi aslında. 12 Eylül’den sonra iyice gizlenerek yapılan ritüellerden bahsediyoruz. Ben hep şunu düşündüm: Niye o kadar gizli oluyor ki? Eğer bunu yaşayamayacaksak, bunu savunamayacaksak, neyi savunacağız? Sonuçta, Evvel Temmuz’da veya başka bayramlarda yaptığın şey, adak adamak, seni doyurana, sana iyi gelene, berekete vefadır, şükretmektir. Bunu da herkesle paylaşarak, dayanışarak yapıyorsun. Herkesin kendi özgünlüğüyle, kendi iç dinamikleriyle ritüellerini yaşamasını savunmak istedik. Zaaflarını kapatmadan, zaaflarının üstünü örtersen yeniliğe kapanırsın. Bu gerçeklik, bizi aslında festivale, tarihle yüzleşmeye, tarihteki direnişleri anmaya, onlardan feyz almaya ve bu temelde yeni direnişler örgütlemeye doğru götürdü. Toplum buna nasıl tepki verdi? Tabii ki, toplum birden böyle açılmadı. Halkevi’nin açılmasından itibaren toplum gençlerini tutmaya başladı. Gençler bulaşmasın istediler. Biz de buna karşı inançlararası bir ittifak aramaya başladık. Halktan kopuk olmamak için Arap Alevilerdeki namazlara, salalara katılmaya başladık. Toplumsal siyaset oralarda yürüyordu çünkü. Birkaç arkadaş iyice öğrendiler salaları. Yoğun olarak Harbiye’de, Samandağ’da, Ekinciler’de yapılır bunlar. Biz eşlik etmeye başladık ama halk korkusunu hemen aşamıyor yine de. 89’da Evvel Temmuz Bayramı için toplanan halka eşlik etmeye başladık. Daha sonra “Halkevi’ndeki konseri bu ritüele nasıl dahil ederiz?” diye düşündük. Önce davulla başlamaya karar verdik. 92 veya 93’te ilk kez davulla gittik. Davulcularla konuşulmuştu, ses çıkarmadan, çaktırmadan gidilecek diye. Ama bizim bu kalabalığa karıştığımızı gören polis müdahale etmeye başladı. 2001’de festival resmileşene kadar sürekli arbede yaşandı ama her seferinde daha kalabalık oluyorduk. Bu bizim sayemizde olmadı. Artık halkta da bir şeyleri kırmayı başardık sadece. “Dayak yesen ne olacak ki?” diye düşünmeye başladı herkes, bundan dolayı ceza da yemezsin. Bu arbede sürecinde neler yaşandı? Orada sürüye sürüye insanları gözaltına alıyorlardı. Neden? Çünkü yasak. Bir araya gelmek yasak o dönemde. Samandağ’ın politik gündeminin aktörleri sürekli gözaltına alındı, ev basmalar ve cezai süreçler de oldu. Ama şunu eklemem lazım, 12 Eylül öncesinde bir şekilde “devrimciyim” diyen insanların çok hızlı desteğini aldık. Hızlıca etrafımızda kümelendiler. Evvel Temmuz’a katılmaya başladılar bizimle. Yani, bu kalabalık sayesinde 93’te coplayıp birkaç kişiyi gözaltına aldılarsa, 94’te daha azını yapabildiler. Ama yine de 90’ların etkisini unutmamak lazım. Acayip bir ortam yaratmışlardı. Bizim ikinci eylemimizden sonra Samandağ’daki karakol Emniyet Müdürlüğü oldu. Devlet de güvenlik bürokrasisini büyüttü. Bu süreç, kapatılmış bir kimliğin, Arap Aleviliğin veya Samandağlılığın dönüşmesine neden oldu mu? Kesinlikle, o kitleselleşme farklı bir şeye yol açtı. O festivaldeki kalabalığa gitmeden önce arada bir şey daha yaşandı. 91’de Kürt hareketiyle kurulan ittifak sonucunda Mevlüt Oruç’u Hatay’dan milletvekili adayı gösterdik. Çok ciddi bir çalışma yaptı. Bahsettiğim o kitlesel havayı yakaladık. İskenderun’dan Kırıkhan’a, Dörtyol’a, her yere gittik. Bazen taşlandık ama etrafımızdan çok destek geldi. 15 bin civarında oy aldık. O ortamda inanılmaz bir şey. Öyle bir çalışma yürüttük. Bu hareketin hafızasında vardır zaten. Kürt illeri dışında böyle bir teveccüh görmüş olması, o dipten gelen, o kendi tarihindeki direniş ruhuyla, kendi dayanışma ruhuyla alakalı. Halkın eşlik ettiğimiz ritüellerini alternatif kültürle buluşturdukça algılar değişmeye başladı. O dönemde bir yandan Sivas Katliamı, Gazi Katliamı, faili meçhul cinayetler, zorla kaybettirmeler, köy boşaltmalar, Kürtlere siyasi baskılar yaşanıyor. Bir de 95’te arkadaşlarınızdan Mehmet Latifeci öldürülüyor. Tüm bunlar nasıl etkiledi bu süreci? Sanırım muhalefet zemininde durup da Kürt hareketinin bu alanda belirleyici olduğunu kabul etmeyen kimse yoktur. Bizim hamurumuz da oranın suyunu aldı diye düşünüyorum. 1990’da HEP kurulduğunda, biz “Hep mi hiç mi?” diye bir yazı yazarak o harekete katıldık. Açıktan böyle bir ittifak kurduk TKP-Kıvılcımlı olarak. Hareket olarak tüm Türkiye’deki yapılanmalar girdi bu ittifaka ama zaman içerisinde herkes geri çekilirken biz kaldık. Türk, Alevi ve Arap Alevi kimliği yani ağırlıklı olan bir yapı olarak bu ittifaka girmemizin Kürt hareketi açısından bambaşka bir anlamı vardı. Şimdi katliamlarla birlikte cezalandırılan şey neydi? Kürtlerle buluşmak üzere olan Aleviler. Önce Sivas’ta, sonra Gazi’de. 95’te Latifeci cinayetiyle gördük ki, Güney’e özel bir yapılanması da var devletin. Bunları daha sonraki mahkeme süreçlerinde katillerin itirafları tescilledi. O günkü o gerici dalgayı yürütenler tarafından kararın alındığı mahkeme tutanaklarına da geçti. Demin söylediğim o direniş odaklarının birbirini çağırması, ittifakı geliştirmesi bunu getirdi. Ama biz buna karşı direnmeye ve evimizi korumaya çalıştık. Sivas Katliamı’na rağmen ittifakta durduk. Gazi Katliamı’na rağmen durduk. Latifeci cinayetine rağmen durduk. Bu anlamda, doğru bir tutum alabildiğimize inanıyorum. Eksiklerimiz elbette ki oldu. Dünyanın yaşadığı değişimler, buna aracılık eden bir sürü yenilik o kadar güçlü saldırıyorken biz buna ayak uyduramadık. O gün düğün salonunda yaptığımız konserin etkisi bugün yaptığımız şeylerden çok daha büyük. Artık tekrar duygusunu aşamıyoruz. Yanına başka bir şey koymuyoruz. Bizim eşlik ettiğimiz halkın politizasyonu bizden ileride artık. Bunu değiştiremiyoruz ama geçmişte bunu değiştirebiliyorduk. Örneğin, Sivas Katliamı’ndan sonra çok etkili şeyler yaptık. Samandağ’da halk geri adım atmadı. Latifeci cinayetini gündemde tutarak katilleri itirafa zorlayabildik. Güney Uyanış gazetesinin 16 Ağustos 1994'te çıkan ilk sayısı Bu sırada 94’ten 97’ye kadar Adana’da yayınlanan Güney Uyanış gazetesini de çıkarıyorsunuz bir yandan. 12 Eylül’den önce de sonra da herkes dergi aracılığıyla örgütleniyordu. Biz burada bir şeyler yapmak istedik. Bizi Uyanış’a götüren şey de oydu. Birebir teması büyütmek istedik. Bizim öğrendiğimiz Cemil Hayek’in direniş hikayesini herkes öğrensin istedik. Gazeteyi dağıtan arkadaşların anlattıklarından hatırlıyorum, insanlar köylerde gazeteyi gerçekten bekliyorlardı. Ürettikçe değiyorduk insanlara gerçekten. Korku iklimini aşmayı başarıyorsun. Gençlerin maceracılığından bahsetmiyorum, öyle bir şey değildi. Biz “HADEP’ten seçime gireceğiz” deyince kimse bize “aferin” demedi. Biz bunu kırmayı başardık. Bu birikim, ÖDP ile Samandağ’da belediye alınmasını ve Hatay’dan iki dönemdir vekil çıkmasını sağladı aslında. Peki, bu politizasyonu ve dini ritüeli neden konserlerle birleştirmeyi düşündünüz? İlk konserde, salonda toplanan bin kişi bizi motive etti. Dedik ki, salona bin kişi geliyorsa, buraya muhtemelen birkaç bin kişi gelir. Sonunda öyle de oldu. Festival resmileşince, sanırım 2005’te, Selda Bağcan konserinde tüm Hatay Samandağ’a döküldü. 50-60 bin insandan bahsediyorum. Bütün kuşakları birleştirdi Selda Bağcan. Böyle bir sürü konser çok kalabalık geçti. Güney Uyanış gazetesinin 16 Temmuz 1995 tarihli sayısında çıkan Evvel Temmuz yazısı Peki, 2001’de bu organizasyonun resmi bir festivale dönüşmesine nasıl karar verildi? 90’lardaki kabusun finali 99’da Öcalan’ın yakalanması oldu. Memlekette çok acayip bir rüzgar esti. Tüm girişimleri çok sert bastırmaya çalıştı devlet ama çok fazla kalabalık da vardı. 2001’e doğru giderken devletin ilgili kurumları, valilik de dahil, bir nevi çağrı yaptılar. Yasaklanamayacağını, engellenemeyeceğini anladılar ve dediler ki, “bu iş yasal bir şeye evrilsin, izin başvurusunda bulunun.” Ama “HADEP adına başvurursanız olmaz”. O zaman dernekleşmeye karar verdik. Ama bir türlü isim beğendiremedik Dernekler Masası’na. Sonunda arkadaşlar sormuşlar “Neyi beğenirsiniz?” diye. “Siz” demiş, “memleketi kalkındırmak istemiyor musunuz? Kalkındırma ekleyin adına.” O yüzden Samandağ Kalkındırma Derneği oldu derneğin adı. 2002’de AKP’yle farklı bir dönem açılınca, gittikçe de halklaşan şeyin karşılığını almış olduk. Peki kadınlar bu kitleselleşmenin ve dönüşümün neresindeler? Arap Alevilerde de Hıristiyanlarda da yaygındır. Kadınlar görünürdür gerçekten. Tüm bu siyasi örgütlenmelerin ve kitlesel eylemlerin içinde kadınlar vardı. Bu da memleketteki tüm feminist akımların bizim coğrafyamızla rahat buluşmasını sağladı. Ama öbür taraftan, şunu da biliyoruz: Arap Alevilerde namazda kadınlar yer almaz. Bunun kendilerince bir sürü açıklaması var. Erkek egemen sistemin içinde sağlanan bu ayrıcalığı da erkekler reddetmiyorlar, gittikçe yozlaştırarak sürdürüyorlar. Hareketteki kadınların eşlik etme isteğini şıhlara taşıdık namaza giden erkekler vasıtasıyla. Ev içi emeği veren, topraktan emek veren kadınların dini bir kılıfla, böyle bir mekanizmayla dışlanmasını hep tartıştık. Ama toplumun gerici taraflarını aşmasını sağlayamazsan, bununla yüzleşmelerini sağlayamazsan, sen de toplum kadar yozlaşırsın. Bu anlamda, topluma yaygın bir şekilde nüfuz ettiğimizi düşünmüyorum. Bunu sağlayamadık. Öbür taraftan, sol örgütlere bakalım. Gericiliğe isyan eden, yozlaşmaya bağıran örgütlerin içinde hala kadınlara yönelik erkek şiddeti veya tacizler görüyoruz. Az buz değil, çok yaygın. Örgütler marifetmiş gibi bunun üstüne gitmiyorlar. Dolayısıyla, kadın hareketinin yeni bir toplumu inşa etmedeki katkısının sol tarafından da tamamen görünmez hale geldiğini düşünüyorum. Bunun çok önemli bir kayıp olduğunu görmek gerekiyor. Yine aynı sürecin Arap kimliğinin derinleşmesine yol açtığını düşünüyor musun? Bizim orada çok az insan Arapça okuma-yazma bilir. Öğrenenlerin birçoğu 12 Eylül’den sonra bölgede açılan Kuran kurslarında öğrendi. 1980’den sonra özellikle Samandağ’da acayip yaygınlaşan bir şeydi bu. Bir yandan Arapça konuşmanın üzerine yasaklar gelirken, öbür taraftan insanları camiye çeken bir şekilde topluma nüfuz etmeye çalıştılar. Bir kimlik dilsiz olmaz. Dilin hayatın bütün alanları üzerindeki etkisini biliyoruz. Biz devletin bu hamlesine karşı kafa yorduk. Ama bunu yaygınlaştırmayı beceremedik. Hatta 2015’te Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü kuruldu. Güzel bir başlangıç oldu ama sürdüremedik. Hepimizin hayatta yaşadığı bir zorluk bu dil konusu. O boşluk orada kocaman duruyor. Peki bu 30 yılı aşkın zamanın muhasebesini yapsan festivalle kat ettiği mesafeyi nasıl görüyorsun? Evvel Temmuz Festivali, geleneksel bir bayramla ilişkili olarak istikrarlı olarak bu kadar yıl sürdürülen tek etkinlik. Bu bence çok önemli. Bu etkinliğin geçirdiği otuz yılın muhasebesinden önce şöyle bir çağrı yapalım: Bu muhasebeyi hep birlikte yapalım. Bu sürece herkesi katmaya çalıştık. Ama bu birlikteliği sol içerisinde ileriye taşımaktansa, birliktelik darbelenen bir ilişkiye dönüştü gibi hissediyorum. Bu iyi bir şey değil. Zaten son birkaç festivaldir konuşuyoruz. Artık bir değişime ihtiyaç var. Herkes “aslında benim” diyor. Dolayısıyla, şu muhasebeyi onları da katarak yapmak istiyorum. Bu benim için de artık bir görev. Biz halkın festivalini halka rağmen yapmıyoruz. Ne halka ne de katkı sunan hiç kimseye kendimizi dayattığımız yok. Herkesin önerisiyle yaptık, yapmaya çalıştık. Bu kadar değerli bir işi, bu kadar köklü bir işi memleketin tamamında anlatmaya ihtiyacımız var. Yani, eleştiren ya da sahiplenen kim varsa bu tarihin kendisini konuşalım, nereye gideceğimizi konuşalım. Sadece olumlu tarafıyla da bakmıyorum. Bu toplumsallığın özgünlüğüyle, zaaflarıyla, korkularıyla yüzleşelim. Büyüklerimizin deyimiyle “aslını inkar edenden bir şey de çıkmaz.” Hatay’daki mücadele tarihimizi gözden geçirelim. Oradan çok şey çıkacak. Ben şunu da liberal bir tutum olarak görüyorum: “Herkes bir şeyler yapsın.” Herkes bir şeyler yapmasın. Birbirimize karşı sorumluluğumuz var. Bu mücadele tarihimizin ürettiği bir şey. Son olarak, bu sene depremin yarattığı büyük yıkımın gölgesinde festivalin nasıl bir anlamı var? Depremle birlikte önce “bu yas ortamında, bu yıkıntı içinde festival yapılabilir mi?” diye konuştuk. Geleneklerimizin içinde eğlenmeyi de bilmek, tadında tutmak mümkündür. Ama zaten bu deprem enkazının altında insanlar gerçek taleplerini, ihtiyaçlarını, özlemlerini ve yarına bakmak açısından umutlarını, arayışlarını bize çok açık, çok çıplak bir şekilde dile getirdiler. Nerede dile getirdiler? O deprem dayanışması anında dile getirdiler. Bu değişimi gören yerden bir festivali kurgulamaya çalıştık aslında. Küresel gerçekliğe de bakarak, ittifaklar kurmanın gerekliliği ortaya çıkmıştı zaten. Şimdi depremle birlikte zaten başka şansımız yok. Yani zulmünü, faşizmin kendi ruhunu, kendi o tırmanma temposunu depremin ilk üç günü devlet olduğu gibi vurguladı. Bütün toplumun gözünün içine baka baka vurguladı. O günler taleplerimizin ne olduğunu da o çığlıklardan çok iyi öğrendik. Buna rağmen, biz kendimizi tekrarda, kendi küçük dünyamızda boğmaya devam ettiğimizde, kendimize de topluma da ihanet etmiş olacağız. Bu deprem, bize de festivale de bunu öğretti. Öne çıkan görsel: Samandağ’daki Hıdır Ziyareti’nde bir Evvel Temmuz Bayramı

  • Evvel Zaman İçinde Bizler Projesi Başlıyor

    Bugün Nehna'da yeni bir albüm projesi başlıyor! #EvvelZamanİçindeBizler adını verdiğimiz bu projede sandıkların içinden çıkardığımız eski fotoğrafları dijital hale getirerek yayınlamaya başlıyoruz. Kapımız arşivindeki eski fotoğrafları paylaşmak isteyenlere sonuna kadar açık.

  • Samandağ Namık Kemal İlkokulu öğrencileri öğretmenleriyle

    #EvvelZamanİçindeBizler 1970'li yılların başında Samandağ Namık Kemal İlkokulu öğrencileri öğretmenleriyle birlikte. Corc Bal Arşivi'nden alınmıştır.

  • Sarılar Rum Ortodoks Kilisesi papazı Abuna Bulos

    #EvvelZamanİçindeBizler Bu fotoğrafı takipçimiz Filip Balıkçıoğlu bizimle paylaştı. Yer Altınözü, Sarılar Mahallesi, 1974 veya 1975 yılı. Şu anda 95 yaşında olan ve halen Sarılar Rum Ortodoks Kilisesi papazı Abuna Bulos (en sağda, oturan) mahallenin gençleriyle.

bottom of page