top of page
  • Şule Can

Ras-el Seni, ‘Habeq’ Kokusu ve Antakya



14 Ocak, “Ras-el Seni” yani yılbaşı. Her 14 Ocak, biraz kurulan sofralar ve biraz da ‘habeq’ (kuru fesleğen) kokusudur çocukluğumdan uzanan. Sabahın çok erken saatlerinde gürültü yapmamak için ayak uçlarında koşuşturan annemin sesine değil ama ‘kibbeh’ (içli köfte) etinin içine eklenen maydonoz kokusuna ve de bulgurla yoğrulan dışına da hafiften dokunduracak oranda kattığı ‘habeq’in keskin kokusuna uyanırdım. O tatlı telaş kaçınılmaz. Müthiş zahmetli ‘kibbeh’ neredeyse hazır olurdu tabii biz kardeşler uyanıncaya dek. Bir gün öncesinden hazırlanan ya da topluca ‘sini’ dediğimiz tepsilerde yapılan ‘kahke’ (külçe) kahvaltı için hazır. Hemen kahvaltım için kahke yerken bir yandan hızlıca anneme yardım etmeye başlardım. İşin çoğu bitmiş olsa da.  Bu arada kahke hala en sevdiğim tatlardan. Köftelerin içini doldururken annemle birlikte, annem ‘bitmek üzere zaten, sen bırak hadi bir kahve yap’ derdi.  Çocukluğumun, ergenliğimin en önemli görevi süvari kahveyi yapmaktı. Tam ayarını tutturmak kolay değildir ‘koyu’ kahvenin. Biz kahveyi çifte kavrulmuş ve elbette sade ve çay bardağında içeriz. Yılbaşı’na hazırlık sonrası süvari kahveleri yudumlamak gibisi yoktur. Kahvenin en güzel hali, yorgunluk ve heyecan içinde içilen bayram kahvesi. Ras-el seni akşamı tüm aile bir arada sofralar kurulur ve gelen giden eksik olmaz kapıdan. Arapça şarkılar, bazen halaylar… Ve tabii ki çocukların en güzel hediyesi yılbaşı harçlıkları ve tatlılar. Bir yandan Mushabbaq (Züngül) bir yandan baklava…Ras-el Seni pek çoğumuz için çocukluğumuzun ve de yetişkinliğimizin en güzel anılarını biriktirdiğimiz gün.


Deprem sonrası Antakya’da Ras-el Seni heyecanı yerini buruk bir yeni yıl başlangıcına bırakıyor. Dünyanın her bir köşesine dağıldık biz Antakyalılar. Çok zor aynı gülümsemeyle o sofraya oturmak pek çoğumuz için. Ne gelen misafirler, ne de misafirlerimizi ağırlayacağımız evler kaldı. Ama Ras-el Seni aynı zamanda Arap Alevilerin için en önemli ritüellerinden biri. Yemeğiyle, duasıyla, birlikteliğiyle. Peki nedir Ras-el Seni?

Ras el-Seni, senenin başı demek, yani bildiğiniz yılbaşı. Rumi takvimin ilk günü, Türkiye’de resmi olarak kullanılan Miladi takvime göre 14 Ocak’a denk düşüyor. Rumi takvime göre yılın ilk ayının ilk günü Ras el-Seni olarak kutlanıyor. Türkiye'de (çoğunlukla Hatay, Adana, Mersin şehirlerinde), Suriye'de, Lübnan'da ve diyasporada, Latin Amerika’da Arap Aleviler kutluyor bugünü.


14 Ocak sabahı erkenden küçük olanlar büyük olanların evlerine gider onların yeni yıllarını, bayramlarını kutlar. Ras el-Seni neredeyse yukarıda bahsettiğim ‘kibbeh’ dediğimiz içli köfte ile özdeşleşmiştir. Kibbeh özellikle bugüne özgü bir yemek olarak bilinir ve yenir, misafirlere ikram edilir. Bunun dışında çeşitli tatlılar yapılır. Herkes büyüklerinin evinde toplanır. 50-60 yaşında olsanız bile sizden büyük olanların evine gidersiniz. Büyüklere saygı, şeyhlere saygı gösterilir. Size dinen önderlik etmiştir kirveleriniz, amcalarınız ziyaret edilir. Hemen hemen tüm aileler bu adetleri yerine getirir. Ayrıca özel bir ibadeti yoktur bugünün, genel olarak ziyaretlere gitmek gibi bir ritüel vardır.


Ras-el Seni’nin en güzel tarafı birliktelik, bir arada olmak. Eksiğiz bu sene hem de fazlasıyla eksik. Ama yine buluşup ellerini öpeceğiz kalan büyüklerin. O küçücük konteynerda da olsak yoğuracağız içli köfteleri. Hayatta kalmanın mücadelesi sürerken Antakya’da bu ritüellere sarılmak bir kültürel direniş. 


Bu yılbaşı Antakya’da kaybettiğimiz anların, insanların, mekanların yasını tutarken çocukluğuma bir öpücük konduruyorum. Hatırlamak öylesine bir nostalji değil ve gidenlerin ardından gözyaşıyla sonlanmıyor, gözyaşı ve hüzünle başlasa da. Antakya’ya dair her anlatı sonunda varlığımızı, geçmişimizi ve hafızamızı korumanın ve aktarmanın yolunda birleşiyor. Depremin ardından neredeyse bir sene geçti ve Antakya’da hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. Radikal kötülüğün sarmalında yaşam alanlarımız talan ediliyor. Sermaye ve siyaset kıskacında sıkışan Antakyalılar görmezden gelinip kentin rant odaklı yeniden inşa sürecine mahkum ediliyor. Ancak unutmamız gereken bir şey var. Her ritüelimizin temelinde büyük mücadele ve her şeye rağmen zalime kafa tutan halklarımız var. 6 ve 20 Şubat yani depremlerin yıldönümleri yaklaşırken biraz daha ağırlaşıyor acıların yükü. Ancak her an kendimize hatırlatmamız gerek bir konu var: Yıkımın ve sistematik olarak ihmal edilen Antakya insanları olarak korumaya çalıştıklarımız neler? Kentimizi savunmak yalnızca binaları savunmak değil. Hak arayışının kendisi bir bütün. Mülkün korunmasından ortak alanlarımıza, sokaklarından mahalledeki esnaf lokantasına kadar bizim için sosyal ve kültürel anlamda yeniden inşa etmek istediğimiz her şey bu korumanın ve savunmanın bir parçası. Tarihimizle, dilimizle ve tüm ritüellerimizle var olamaya devam edeceğiz. Ve işte tam da bu nedenle tarihin bize fısıldadığı o gizli sözcük direniş! Antakyalılar olarak yine o sofralarda huzurla buluşmak ve evlerimizde yorgunluk kahvemizi içeceğimiz günler için şimdi mücadele zamanı!


Ras el-seniy mubarak 3leykin, kıl 3am wa into bi khéyr iñshallah ya cami3en!



Fotoğraflar: Bora Selim Gül, Şule Can

Bu platformun kendine ait resmi bir görüşü yoktur. Bu oluşum içerisinde yer alan tüm yazılar yazarların şahsi görüşüdür.  Okuduğunuz bu yazının yayın hakları nehna.org’a aittir, ilkelerimiz gereğince sitemizdeki yazıların paylaşılmasında bir sakınca görmüyoruz. Ancak paylaşım yapılırken evrensel basın ilkelerine riayet edilmesi, yazının ilk olarak nehna.org sitesinde yayınlandığına ilişkin ibare bulunması ve yazarın isminin anılması hususlarına dikkat edilmesini önemsiyoruz.

bottom of page