top of page

Boş arama ile 233 sonuç bulundu

  • Antakya’da Dallar Bayramı (Şa’nini)

    Önce Dallar Bayramı’nın Hıristiyanlık açısından ne olduğunu nereden geldiğini kısaca özetlemek istiyorum. Dallar Bayramı veya Mesih İsa’nın Kudüs’e Giriş Bayramı, Paskalya’dan önceki pazar gününe denk düşen bir Hıristiyan bayramıdır. Bayram, dört kanonik İncil‘in her birinde bahsedilen bir olay olan İsa‘nın Kudüs’e zaferle girişini anar. Mesih İsa’nın Kudüs’e Giriş Bayramı da Kutsal Hafta’nın ilk gününü işaret eder. Mesih İsa'nın Yeruşalem'e Girişini Sembolize Eden bir Tasvir Palmiye Dallarından örülen haçlar Palmiye dallarının, Hıristiyanlık öncesi Greko-Romen kültüründe zafer ve umudu sembolize ettiğini bunun yanında, Antik Mısır dinlerinde de cenaze törenlerinde sonsuz hayatı simgelediğini hatırlatalım. V. yüzyılda yaşamış İspanyol kökenli seyyah Hacı Egeria‘nın günlüğü bize, V. yüzyılın başında Kudüs’te oturan Hıristiyanların öğleden sonra Zeytin Dağı‘nda toplandıklarını ve daha sonra akşama doğru palmiye dalları ya da zeytin dallarıyla Kudüs’e geçit töreni yaparak gideceklerini anlatır. Yine Doğu Hıristiyan kilise kayıtlarına göre, cumartesi gününden palmiye dallarından haç örmeleri yapılır ve kilise içlerindeki ikonalar da genellikle yeşil renklerin ağır bastığı bezemelerle süslenirdi. Dallar Bayramı geleneğinin hızla Hıristiyan dünyasının geri kalanına yayıldığını, palmiye dallarıyla kutsama geleneğinin olduğunu, VIII. yüzyılın ortalarındaki kayıtlar teyit etmektedir. Palmiye yetişmeyen yerlerde ise zeytin dallarının kullanıldığını görmekteyiz. Ayinle ilgili Yunanca ve Latince metinlerde palmiye dallarının yaşamın, umudun ve zaferin sembolü olarak hizmet ettiğini görüyoruz. Fakat yakın zamanda Hıristiyanlığa dönen halklar, palmiye dallarına büyük bir güç ve hatta sihirli bir etki atfediliyorlar ve alayda taşınan dalları, evlere gelen tüm kötülükleri korumak için kullanıyorlardı. Tasvirlerde İsa’nın at değil de eşek üzerinde giriş yaparak gösterilmesi, Doğu geleneklerinde eşeğin barış sembolü olarak kabul edilmesiyle bağlantılıdır. Çok eski kayıtlarda, kralları atı savaş için, eşeği de barış kullandığından yola çıkılarak, İsa’nın Kudüs’e “Barışın Prensi” olarak giriş yaptığına inanılmaktadır. Antakya’da da Dallar Bayramı Hıristiyan cemaat tarafından, kendimi bildim bileli coşku ile kutlanır. Çocukluğumda en çok hatırladığım şeylerden birisi, ancak büyüklerin ve gençlerin taşıyabileceği büyüklükte yaygın yaprak ve küçük dallara sahip, kalın saplı zeytin dalı kümesinin, 1-2 gün öncesinden eve getirildiği ve bahçelerden koparılmış olan kokulu gül, karanfil ve şebboyla süslendiğidir. Ayrıca pazar sabahı üfleyerek şişirdiğimiz balonları da en yüksek dalların uçlarına ince iplerle bağladığımızı hatırlıyorum. Bu süslü, kokulu, balonlu dal topluluğuna biz “şa’nini” derdik. Her ailenin şa’ninisi imkanlarına göre farklı büyüklükte ve süs seviyesinde olurdu. Hali vakti daha iyi birkaç ailelerin özel bir yere yaptırdıkları yeşil ve temiz palmiye yapraklarından örülü ve kararında çiçeklerle bezeli şık “şa’nini”lere gıptayla baktığımızı hatırlıyorum. Bu özel günde en fazla mutlu olanlar her zaman çocuklardır. Ailecek en temiz elbiselerimizle gittiğimiz kilisede, emniyetli bir yere iliştirdiğimiz şa’ninileri koruma görevi biraz daha büyük çocuklarda olurdu. Bir yandan ayini izlerken, diğer taraftan da gözümüz yanımızda gizlice getirdiğimiz toplu iğnelerimize hedef olacak balonlu şa’ninilerin üzerinde olurdu. Ayinin bir yerinde, bütün baba veya ağabeyler ellerinde şa’ninilerle önlerinden şa’nini duası eşliğinde geçecek papaz ve heyetin peşine takılmaya hazırlanır. Bu konvoy kilisenin içinde turlar. Bu turlama sırasında ayin seslerine çocukların sevinç çığlıkları karışır, toplu iğnelerin gazabına uğrayan balonların patlama sesleri de şölene ayrı bir renk katar. Fotoğraflar: Abdulla Sert

  • Seta Estukyan ve Iskuhi Demirbaş’ın anlatısıyla Vakıflı Mutfağı ve Paskalya tarifleri

    Yemek röportajlarıma Türkiye’de bugün kalan son Ermeni köyü Vakıflı’nın yemek kültürüyle devam ediyorum. Bu röportaj fikri, önümüzdeki haftalarda yayınlayacağımız bir söyleşi için gittiğim ve aslında müdavimi olduğum Mezme’de doğdu. Menüsü İstanbul ve Antakya mutfaklarının klasiklerinden oluşan Mezme’nin ortaklarından ve şefi Sasun Estukyan’ın Vakıflılı annesi ve teyzesinin o gün orada olacağını öğrenince bu röportajı yapmadan edemedim. Her Samandağ’a gidişimde uğradığım Vakıflı’nın mutfağı hakkında bu iki kadının hafızası üzerinden sohbet etme imkanı bulduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Vakıflı’ya özel iki Paskalya simidini oracıkta pişirme inceliğini de gösterdikleri için de çok teşekkür ediyorum. O gün Mezme’de bulunma sebebim, aynı zamanda Antakyalı Ortodoksların Samandağ’da da sık yaptığı yemeklerden biri olan martadellayı beraberce yapmaktı. Bununla ilgili konuşurken, şöyle ilginç bir şey çıktı ortaya: Martadella Vakıflı’da, söyleşi sırasında yaptığımız ve en altta tarifleri bulunan simitler de Samandağ’da hiç bilinmiyor. Birbirimize bu kadar yakın olmamıza rağmen, hala bilmediğimiz ritüellerimiz olduğuna şaşırıyorum. Şaşkınlığıma ara verip öncelikle onlarla bu iki simidi şekillendirip fırına veriyoruz ve sohbete başlıyoruz. Seta Estukyan, yedi yaşında Vakıflı’dan ayrıldıktan sonra İstanbullu bir Ermeniyle, Agos yazarı Pakrat Estukyan’la evlenmiş, o yüzden “Vakıflı’ya dair çok az şey hatırlarım, hayal meyaldir” diyor. Kardeşi Iskuhi Demirtaş ise 22 yaşında gelmiş İstanbul’a. Onun hafızası Seta Hanım’ın da anılarını güçlendiriyor sohbetimiz sırasında. Anneleri çok güzel yemek yaparmış, Iskuhi Hanım içli köfte yapmayı ondan öğrenmiş. Ama “içliköfteyi de anneme kendi babası öğretmiş küçükken” diye ekliyor Seta Hanım. Erkeklerin yemek yapmasına şaşırmıyorum, ne de olsa bizim oralarda özellikle et yemeklerini erkekler yapmaya meraklıdır. Seta Hanım beni doğruluyor ve ekliyor: “Bizde erkekler daha çok mangal işini yapar. Et yemeklerini yapar. Et yemekleri dediğinde sadece mangaldır zaten.” Erkek demişken sohbet sırasında yanıbaşımızda oturan Seta Hanım’ın eşi Pakrat Abi’ye laf atıyorum: “Annenin yemeklerinden sonra eşinin mutfağı nasıl geldi sana, yadırgadın mı?” Pakrat Abi kaçamak cevap veriyor: “Ben sokak lezzetlerini çok severim. Değişik lezzetleri de çok severim. Gerçekten sokakta yapılan her şeyi evde yapılana tercih ederim. Eşimin mutfağını da yadırgamadım, çünkü eşim mutfakla ilgili bir şey bilmiyordu. O da İstanbul mutfağını öğrendi.” Seta Hanım doğruluyor eşini. “Midye dolmayı, topiği, yaprak dolmayı kayınvalidemden öğrendim. Kayınvalidem de Trabzon doğumludur, annesi ve babası ayrı yerlerdendir. Çart, yani soykırım döneminden kalanlardandır. 40 günlükken İstanbul’a gelmişti. İstanbul kültürüyle büyümüştü.” “Peki, Vakıflı’nın kültürünü nasıl devam ettirdiniz İstanbul’da?” diye soruyorum. Seta Hanım cevaplıyor: “Bizim evde toplandığımızda genellikle içli köfteyi mutlaka yapardık. Annemler bize geldiğinde kıymetli yemek olarak mutlaka olacaktı. İstanbullularda bu kültür yoktu ama sevdiler, biz hiç sorun yaşamadık. Biz ise midye dolmayla İstanbul’da tanıştık. Ama midye dolmayı yadırgadık. Bize biraz farklı geldi. Bizde bilinmezdi. Çok güzel karidesler çıkardı bizim orada ama biz karidesi tanımamışız. Ama balık yerdik. Yılan balığı yerdik.” Daha önceki yemek röportajında yılan balığının neslinin tükendiğinden bahsetmiştik. O nedenle buna dair anlatılar benim için ayrı bir kıymetli. Iskuhi Hanım biraz detay veriyor: “Ben yememişim ama derelerden yakalarlardı. Almanya’daki amcaoğlum var Ohannes, onlar girerlerdi gölün içine yakalarlardı. Kızartması yapılırdı. Sos kullanmazdık. Ben de amcamın oğluna ‘normal yılan olmadığını nereden biliyorsunuz, ya ısırırsa sizi?’ diye sorduğumu hatırlarım. Biz küçüktük, onlar daha büyüktü. Antakya merkezde tatlı su balıkları da olurdu.” Seta Hanım da balık yenilen bazı oruç dönemlerini anlatıyor: “Mesela burada iki büyük bayramın öncesinde khıtum (arife) deriz, balık yenirdi. Annem bizimle yaşadı uzun seneler, orada çok konuştururdum kendisini. ‘Khıtumlarda ne yapardınız?’ derdim. ‘Balık yenir’ derdi. ‘Leğen leğen balık kızartırdık’ dedi, ‘başka ne yapardınız?’ ‘İşte patates kızartırdık, kabak kızartırdık’ derdi. Bayram sofrasında balık varmış yani.” Balık konusu kendiliğinden açıldığına göre takıntılı olduğum bir diğer meseleyi, yani acı yeme konusunu soruyorum. ”Vakıflı’da yiyen de var yemeyen de, biz mesela acı yemeyenlerdeniz. Çok hafif bir lokma acı konur içli köftelere o kadar. Samandağ merkezde çok acı yerler” diyor Iskuhi Hanım. Seta Hanım ekliyor: “Bizde yok ama teyzem Bityas’da yaşardı, yemekleri korkunç acı yapardı.” Kafama takılan bir diğer konu da, İstanbul yemekleri ile Vakıflı yemek kültürü arasındaki fark. Seta Hanım “Çok farklıdır. Çünkü bizimki Anadolu yemeğidir” diyor. Iskuhi Hanım “Bizim o tarafın yemekleri salçalı ve yağlıdır” diye ekliyor. Seta Hanım, bulgurun Antakya yemeklerinde çok olduğunu, İstanbul’un sebze türleri çok farklı olduğunu söylüyor. Tam farkı soracakken, Iskuhi Hanım cevaplayıveriyor: “Kereviz, pırasa yoktu Hatay’da mesela”. O sırada Mezme’nin aşçılarından Samandağlı Elizabet odaya giriyor, bizi duymuş belli ki. “Domuz eti de vardır Vakıflı’da çok” diyor. Böylece Vakıflı’ya ait bazı tarifleri anlatmaya başlıyorlar bana. Seta Hanım, “domuz yabani, avlanıyor. Herkesin dipfrizi doludur. Ama o domuzu işleme kültürü yoktur mesela. Genellikle mangal yapılır. Normal şişlerimiz yoktur bizim. Defne dalları şiş şeklinde hazırlanır, pişerken onun tadı da geçiyor tabii ki, çok daha güzel oluyor” diye ekliyor. Iskuhi Hanım tepsi kebabının bile domuzdan yapılabileceğini hatırlatıyor. Ama balıktan kebap yapmıyorlarmış. “Vakıflı’da İstanbul’dan farklı olarak yapılan yemeklerden biri de ciğer yahnidir” diyor Iskuhi Hanım: “Beyazı ile siyahını beraber pişirirdi annem soğanlı. Ben yapmamışım ama annem yapardı lezzetli olurdu.” Seta Hanım da onu doğruluyor: “Mamam buradayken karaciğeri dilim dilim kestirirdi, onu yahni yapardı. Ben beyazını kullandığımızı hatırlamıyorum ama annem ciğer yahni bol soğanlı çok yapardı. Bizde Arnavut ciğeri kültürü yoktu mesela, daha sonra tanıştık. Bizde ciğer yahni yapılırdı.” Vakıflı’da yapılan bir diğer yemek de parça parça kesilen tavuktan yapılan soğanlı “dubbu”ymuş. Seta Hanım onun da İstanbul’da görmediği yemeklerden, Vakıflı’ya ait bir “misafir yemeği” olduğunu söylüyor. Gelelim sebze yemeklerine. Malum İstanbul ile Vakıflı’yı ayıran sebzelerin farklı olduğundan bahsettik. Sulak yerde ekilen glugus dedikleri sebzeden bahsediyor Iskuhi Hanım. Ben bizim kılkez dediğimiz Alanya taraflarında gölevez olarak bilinen sebzeden bahsettiğini düşünüyorum. “Türkçesi nedir bilmiyoruz, yer elmasına benzer. Elini yakar soyarken. Tüylü tüylüdür. Kök sebzedir, tatlı patatese benzer. Küçüktür. Zencefile benzer ama tüyleri vardır. Onu soyarken eldiven takacaksın eline. Küp küp kesip onu nohutlu parça etli yemeğini yaparsın. Onu da dedem, annemin babası, çok ekerdi.” diye tarif ediyor Iskuhi Hanım. Başka ne var diye soruyorum. “Oradaki otlar burada yok mesela. Orada bahçeden otlar toplardık.” diyor Seta Hanım. Iskuhi Hanım bu otlarla bazen kavurma ama çoğunlukla çorba yapıldığını söylüyor. Seta Hanım ise bunu bizim anladığımız çorbadan farklı olduğunu ana yemek olarak yendiğini hatırlatıyor. Çünkü diyor İskuhi Hanım “onun da içine bulgur atıyorlardı. Biraz özdeşleşsin diye. Bakliyat olurdu. Nohut, börülce konur.” Başka bir yemek daha çıkıyor anlatılarında Vakıflı’yı İstanbul yemek kültüründen farklılaştırdığını düşündükleri. Seta Hanım anlatıyor: “Bir de tarhana farklıdır bizde. Yoğurtla pişirilir ve yumak yumak yapılır. Malatya falan da galiba öyle yapıyor. O kurutulur, edilir. Tarhana çorbası dediğimizde o bir gece önceden ıslatılır. Ve ertesi günü pişirildiğinde onun içerisine sebze konulur. O da ana yemek gibidir. Kışın nohut, lahana gibi konur, yazın kabak, yeşil fasulye, patates gibi, domatesli öyle ana yemek gibi pişer, burada yoktur o.” Bulguru soruyorum bir de. Buğdayın toplu alınma ve evde aile fertleri tarafından işlenerek bulgur haline getirilmesi çoğu yerde yok olmuş bir kültür ne de olsa. İskuhi Hanım söze başlıyor “Ambarımız vardı. Buğday alırdık, haşlardık onu. Hasır derler sererdik, bizim oralar biliyorsun hep açık alanlar. Onun üzerine beyaz çarşaflar sererdik. Haşladığımız kazandan çıkan buğdayları onların üzerine kuruturduk. Ondan sonra da el değirmeniyle çekerdik. Şimdi artık her şey hazır.” Seta Hanım devam ediyor: “Eskiden köylülerin buğday tarlaları vardı, şimdi kalmadı artık. Hepsi satıldı.” “Peki ya zeytin? Zeytin ağaçları bir dolu Vakıflı’da? Kendi zeytinyağınızı yapıyor musunuz?” diye soruyorum. Cevabı dinlerken aralarındaki diyaloğun içerisinde kayboluyorum, olduğu gibi aktarıyorum: Seta Estukyan (SE): Zeytinyağını kendimiz çıkarırdık eskiden. Iskuhi Demirbaş (İD): Şimdi hepsi toplatıyor çalışanlarına fabrikaya gönderiyor. Teneke teneke alıyorlar. SE: Eskiden taş değirmende çekilirdi. Ben onu hayal meyal hatırlıyorum o kokuyu. Biz batöz deriz büyük değirmene. İD: Büyük taş değirmen. SE: 1980’lere kadar vardı o. Onun kokusu hala vardı. Burnuna gelirdi. Hatırladığım sıcak ekmeği yeni çıkan zeytinyağına batırıp yerdik. Ablam söyledi, biz banruhutz diyoruz ya sürkiyle yapılan ekmeğe. Sürkiyi bol soğanla hazırlayıp, ince lahmacundan biraz fazla kalın ekmeğin üstüne koyup pişiriyorlardı. İD: Tandırda pişiriyorlardı onu da. SE: Küspe mi denir? Hani zeytinyağını çıkarıyorsun arta kalanı. İD: “Cif” denir bizim dilimizde. Taş değirmende çekiyorsun ya zeytinleri. Onun çıkan posasından bile ekmeğin içine katılırdı. Çekirdeklerini ayıklardık, onu sürkili ekmek gibi yapardık ama bu zeytinin posasıyla yapılır. Soğanlı falan karışım yapardık, ekmeğin üstüne sürerdik, tandıra vururduk. Şimdi her şey fabrikaya gitti ve kalmadı onlar. Seta Hanım şaraplarını da evde yaptıklarını hatırlıyor. Iskuhi Hanım söze giriyor: “Bizim o zamanlar siyah üzüm asmamız vardı. Onu toplardık. Onun suyunu sıkardık, ondan şarap yapardı annem. Ve biz okula giderken biraz içirirdi annem bize üşümeyelim, vücudumuz sıcak olsun diye.” Seta Hanım ise köyde okula sadece bir sene gidebilmiş İstanbul’a gelmeden önce: “Sabah gitmeden önce biraz o şaraptan içip gittiğimi hatırlıyorum. Yani yedi yaşımda içiyorum (gülerek). Bunu söylüyorum buradakilere şaşırıp duruyorlar.” Üzümden sirke yaparlar mıydı peki diye sorunca “eskiden yapılırdı ancak artık her şey hazır alınıyor, ekmek bile yapmıyorlar” cevabını alıyorum. Biraz da bayram yemeklerinden bahsedelim. Malum bugün Paskalya. “Paskalya’ya, Noel’e özgü yemekler var mıdır?” diye soruyorum. “Mutlaka içli köfte olacak. İçli köfte yoksa tepside olacak. Tepside ama aynı içli köfte harcı. Mutlaka baklava olacak, ev baklavası” diyor Seta Hanım. Anneleri açarmış bayramlarda baklavayı. Noel’den bir gün önce çocuklar kapı kapı dolaşıp akşamüstü İsa’nın doğuşunu haber verirlermiş. Bir de Surp Sarkis’te (Ocak ayının son veya Şubat’ın ilk haftasonunda kutlanan yortu) yapılan, kumbudedikleri pekmezle yoğrulan bir çörekten bahsediyor Seta Hanım: “Surp Sarkis, isim günlerinin bayramıdır. Hazreti Hızır. Mutlaka bu çörek yapılır ve o çörek külde pişer. Hafif tatlımsıdır. Mutlaka o yapılır. Hazreti Hızır’ın, yani Surp Sarkis’in, nalının izi çıkartılır. Surp Sarkis aynı zamanda St. Valentine’a eşdeğerdir ve gençlerin hızırıdır o.” Ufak oğlunun adını koyarken esinlendikleri Vartanants’ta (Ermenilerin Perslere karşı kimliklerini korudukları savaşın anısına kutlanır) da mutlaka içli köfte yaptıklarını anlatıyor Seta Hanım. Bir de anısı var: “Biz ufak oğlumuzun adını Vartan koyacağız dediğimizde, anam ‘ben ölünceye kadar Vartanants nasıl kutlanırsa öyle kutlayacağız isim gününü’ dedi. Çünkü isim günleri kutlanır bizde. Ve Vartanants’ta bugüne kadar, annem öleli 11 yıl oluyor, mutlaka içli köfte yapılır tabii ki. Ve işte bayram yemekleri, köyde mutlaka etli dolma olurdu. Etli dolma misafir yemeği çünkü. Genelde patlıcan dolması olurdu.” Iskuhi Hanım bir de yaprak sarması yapıldığını hatırlatıyor. Ben yine duramıyorum, Samandağ’da tarhana ve etle yapılan içine içli köfte konan kişk çorbasını bilip bilmediklerini soruyorum, biraz da tarif ediyorum. Seta Hanım “bizde içli köfteyi pişmiş yoğurt çorbasının içine koyarlar.” diyor. Özellikle Paskalya öncesi yapılan ve tuzlu yoğurtla yapılan lebeniye çorbasına koyduğumuz içi soğanlı içli köftelerden bahsettiğimde de onu büyük oruç zamanında yaptıklarını öğreniyorum. Paskalya’ya özel ritüellerden bahsetmeden, Meryem Ana Bayramı ve bağ bozumunun bir arada kutlandığı güne (15 Ağustos’a en yakın pazar) dair konuşuyoruz biraz da. En son 2018 yılında gittiğimde kazan kazan hırisi yapıldığını gördüğümü söylüyorum. “7 kazan” diye haklı olarak düzeltiyor beni Seta Hanım, “7 köyü temsilen. 39’da gidip boşaltmışlar ya. Ondan önce Fransızların döneminde ‘haç’ta (Surp Haç Yortusu) yapılıyormuş, Eylül’ün üçüncü pazarında. Büyük bayramlardan biridir bizim. Ahali gittikten sonra, bağ bozumunu Asdvadzadzin’e (Meryem Ana’nın göğe yükselişi) almışlar. Aynı zamanda Vakıflı’daki kilisenin isim günü. Kiliselerin de isim günleri vardır. Bizde 15 Ağustos’a en yakın gelen pazar günü kutlanır. Rumlarda 15’idir.” Eğlenceler iki gün sürmüştü diye hatırlatıyorum. “O da medyatik bir köy olduktan sonra” diyor Seta Hanım, “Yoksa cumartesi akşamı olurdu eğlence. Çocukluğumdan yalnızca bir kutlamayı hatırlıyorum. Cumartesi akşamüstü olan bir şeydi. Kadınlar akşamüstü giderler buğdayı ayıklarlar, yıkarlar, hazırlarlar. Eskiden kurbanlar da orada kesilirdi. Şimdi güzel bir şey yaptılar, kurbanlar orada kesilmiyor. O akşam da orada hırisi pişerken eğlence yapılırdı, şarkılar söylenirdi, oynarlardı. Gece 12’den sonra falandı. Sabaha kadar başında beklerlerdi. harsi trak Paskalya arifesinde yumurtalar boyanıyor. “Yumurtalar Paskalya’da soğan kabuklarıyla boyanır. Paskalya sabahı kiliseye yumurtalarla gidilir, ayinden sonra kilisenin avlusunda çocuklar birbirlerinin yumurtalarını kırarlar. Bayramlaşırlar. Ayin pazar sabahıdır. Kazanan da karşısındakinin yumurtasını alır” diye aktarıyor Seta Hanım. Bayram sofrasında ise topik olurmuş ama bunu İstanbul’da öğrendiğini söylüyor Seta Hanım. “Topik Anadolu’da yok ama Adana’da var. Keşiş yemeği deniyor orada. Bir papazın gezi kitabında okudum.”Ayrıca içli köfte, baklava, banruhutz (sürkili ekmek) ve röportaj sırasında fırında pişmekte olan tsiti pigiğ (zeytinyağlı simit) ve gatni pigiğ (sütlü simit) mutlaka olurmuş sofrada. Bu arada, tsiti pigiğin başka bir özel hikayesi de var. Bu simidin hamuruyla yapılan ancak harsi trak denilen bir ekmek olduğunu öğreniyorum. Büyük Oruç döneminin ortasında damat tarafı nişanlı kızın ailesini ziyarete içi çeşitli yiyecek ve hediyeler dolu sepetle ziyarete gittiğinde, kız tarafı da karşılık olarak erkek tarafına hazırladığı çeşitli hediyelerle birlikte gelin ekmeği olarak da adlandırılan bu ekmeği takdim edermiş. Tsiti pigiğden farklı olarak harsi trak, yuvarlak ve düz bir hamur haline getiriliyor, kenarlarına şekil veriliyor ve üzerine haç izi çıkartılıyor. Röportaj sonuna geliyoruz, aynı anda fırından simitler çıkıyor. Biz tadına bakıyoruz. Tariflerini de burada sizlerle paylaşıyoruz. Mutlu Paskalyalar! Şnorhavor Surp Zadig! Gatni Pigiğ (Sütlü Simit) Malzemeler Un| 500 gr Tereyağı| 100gr eritilmiş Şeker| su bardağı şeker Maya | 10 gr toz maya Süt| 300ml (sıcağa yakın ılık) Rezene|1,5 tatlı kaşığı dövülmüş Mahlep|1,5 tatlı kaşığı Muskat| 1 çay kaşığı Tarif 1) Un, şeker, süt maya ve tereyağını, mahlep, muskat ve dövülmüş rezeneyi yoğurup hamur haline getirin. Yumuşak bir hamur olmalı. Bir saat mayalanmaya bırakın. 2) Yaklaşık 40 gramlık parçalara ayırın. Her parçayı uzun çubuk haline getirin, kenarlarından birleştirip simitten büyük, küçük simitlerden de büyük yuvarlak şekil verin. 3) 180 derecelik fırında altı kızarana kadar pişirin. Tsiti Pigiğ (Zeytinyağlı Simit) Malzemeler Un| 500gr Zeytinyağı|2 çay bardağı Su|aldığı kadar Maya | 10gr Tuz |1 tatlı kaşığı Çörekotu| içine serpmek için Tarif 1) Un, 1 çay bardağı zeytinyağı, maya, tuz ve aldığı kadar su ile bir hamur yapın, yaklaşık 1 saat mayalanmaya bırakın. 2) Hamuru eşit parçalara bölün ve yufka inceliğinde açın. Üzerine zeytinyağı sürün. Çörek otu serpin ve sarıp kenarlardan birleştirip simit şeklini verin. 3) Üzerine zeytinyağı sürün. Kenarları çatal ile ezin. 4) 180 derecelik fırında altı kızarana kadar pişirin.

  • Kutsal Hafta’da neleri kutluyoruz?

    Hıristiyan bayramlarından bahsedilince dünyada birçok kişinin aklına Batı toplumlarının ve yeni yıl kutlamalarının etkisiyle ilk önce Noel gelir. Noel, yeni yılla beraber kutlandığı için dini anlamını bir miktar yitirip daha dünyevi bir bayram haline gelmiştir desek pek de yanılmış olmayız. Noel Bayramı, hediye, ışıklar, ağaç ekseninde çok iyi tanınır ve Batı dünyasında büyük bir coşkuyla kutlanır. Fakat Hıristiyanların asıl büyük bayramı, inancın ve imanın temelini kutlayan Paskalya bayramıdır. Paskalya, Antakya ve civarında yaşayan Ortodokslar ve diğer Doğu Hıristiyanları tarafından oldukça coşkuyla kutlanan çok önemli bir bayram olarak karşımıza çıkar. Doğuda Paskalya’nın coşkusu birçok zengin ve geleneksel törenle halka hüznü ve sevinci derinden tattırarak kutlanır. Bu kutlamalar öyle yoğundur ki, sadece Paskalya Pazarı değil, Paskalya’ya hazırlık devresi boyunca kiliseler dolar, taşar. Bu durum sadece Antakya için değil, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail gibi Arap dilli Rum Ortodoksluğun yoğun olduğu ülkelerde de benzer bir şekilde yaşanır. Paskalya kelimesinin anlamına baktığımızda, bu kelimenin İbranice Pesah, yani geçiş ve esirgeme/bağışlama anlamlarına geldiğini görürüz. Kelime Türkçeye Yunancadan geçmiştir. Pesah kelimesi aslında Arapça ve Aramiceden gelen fesih kelimesiyle aynı köktendir. Fesih bir şeyi ortadan kaldırmak demektir, İsa da dirilişiyle ölümü ortadan kaldırmıştır. Batı dünyasında ise bu bayram Anglo-Sakson diller bağlamında Easter olarak anılır. Easter kelimesinin ise güneşin doğudan doğuşuyla ilgili bir kökü vardır. Fakat Antakya’da konuşulan Arapça’ya baktığımızda, Paskalya Bayramı’nın Arapça adlarından birinin iyd el kebir, yani büyük bayram olduğunu görüyoruz. Noel’in adlarında biri iyd el ziğir yani küçük bayramken Paskalya daha yüce, daha muazzam bir bayram olduğunu ismiyle de belirtir. Paskalya’nın en önemli kutlamaları Lazar Cumartesisiyle başlar. İsa çarmıha gerilmeden bir süre önce Beytanya’ya dostu Lazar ve onun iki kız kardeşini görmeye gider, fakat arkadaşlarının evine ulaşamadan Lazar ölür. İsa, dostunun ölümüne çok üzülür ve İncil’in en kısa ayeti olan “İsa ağladı” ayetiyle hem Tanrı hem de insan olduğunu bizlere gösterir. İlahiyatçılar, İsa’nın niçin ağladığına dair çeşitli yorumlar getirmişlerdir. İsa’nın, ölümün insanoğlu üzerindeki tahakkümü sebebiyle öfkelendiğini ve tüm insanlara karşı şefkat, sevgi ve hüzünle dolduğuna dair yorumlar vardır. Ancak İsa Lazar’ı ölümden diriltir. Yüzlerce sene önce bestelenmiş Arapça bir ilahi olan İfrahi ya Beytanya (Sevin ey Beytanya) ilahisinin ilk dizeleri bunu çok iyi bir şekilde tasvir eder: İfrahi ya BeyTanya (Sevin ey Beytanya) Nahwaki wafa al’ilah (İlah sana geldi) Men bihi amwatu tahya (Ölüler onunla yaşam buluyor) Keyfe la wahwa’l hayat (Onun hayat olmaması mümkün müdür) Lazar Cumartesisi, Paskalya’dan bir hafta önceki İsa’nın Kudüs’e girişinin kutlandığı pazardan bir gün öncedir. İsa Lazar’ı dirilterek hem ölüm üzerindeki kudretini gösterir hem de kendi ölümüne doğru yol almaya başlar. Hıristiyanlık inancı İsa’nın tüm insanlık için ölümüne ve ölümden dirilerek hayat vermesi üzerine kurulmuştur. Bu da Paskalya’yı en önemli ve en yoğun kutlanan bayram yapar. Lazar’ın dirilişinin kutlanmasından hemen sonraki gün Kutsal Dallar Pazarı ya da İsa’nın Kudüs’e Girişi Bayramı, kutsal haftanın ilk günü olarak çok büyük bir coşkuyla kutlanır. Arapçası şa’nini olan bu bayram, çocukların çok sevdiği bir bayramdır. Bu bayramın töreni birçok ritüelle bezenmiştir. Çocuklar ellerinde üzerinde çiçekler ve eskiden bolca balon bulunan süslü zeytin ya da hurma dallarıyla kilisede ilahiler eşliğinde papaz ve ilahi okuyucularının eşliğinde adına Arapça dewre denilen turlar atarlar. Bu tören İsa’nın Kudüs’e girişini oldukça gerçekçi bir şekilde tasvir eder diyebiliriz. İsa Kudüs’e girdiği zaman halk tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Ellerine hurma dallarını alan halk “Hozana! Rab’bin adıyla gelene, İsrail’in Kralı’na övgüler olsun!” diye bağırmışlardır. Her Şa’nini Bayramı’nda İsa’nın şehre girişi çocuklar tarafından bir daha yaşatılır. Artık bayram haftası başlamıştır. Sevinç ve aslında biraz da hüzün yaşanacaktır. İşte bu sebeple bu haftanın adı Arapça cimeet al hazina, yani Elem Haftası olarak adlandırılır. İsa bu hafta içinde son yemeğini yiyecek, otuz gümüş karşılığında havarisi tarafından ihanete uğrayacak ve idama mahkum edilip öldürülecektir. Ölüm olmazsa diriliş olmaz ama ölüm beraberinde hüzün getirir. Bu hafta boyunca hemen hemen her Arap Hıristiyan’ın evinde Lübnanlı Feyruz’un içli sesiyle 1960’larda kaydettiği ilahiler çalınır. Bu ilahi albümü Hüzün Haftası’na en uygun gelen sestir. Bu hafta boyunca kadınlar, evlerinde Paskalya tatlarını hazırken arka planda Feyruz ilahilerinde Yeruşalim Yolları’ndan bahseder, Meryem Ana’nın ağzından Ah Sevgilim diyerek  ölüme yürüyen İsa’ya üzülür. Şa'nini, 1949 Kaynak: Can Şakırgil arşivi Artık hafta içi her akşam bir anma, bir dua vardır. Bunların en uzunlarından biri perşembe akşamı yapılan İsa’nın Son Yemek ayinidir. Kilise sanki gerçekten bir akşam yemeği varmışçasına akşam saatlerinde başlayıp uzun saatler sürer. Bu ayinde İncil’den on iki farklı bölüm okunur. Daha sonra ilahi okuyucuları ve papazlar büyük bir haçı sırtlayarak kilisede tur atarlar. Bu İsa’nın sırtına haçını alarak ölüme doğru yürümesine benzer. Bu esnada Ena’l Yom Ollika Ala Haşaba ilahisi okunur. Bu ilahi Ben Bugün Ağaca Çakıldımanlamına gelir. Bu ilahiyle beraber İsa’nın çarmıha gerilmesi tekrardan yaşanır. Cuma günü cinnez yani cenaze günüdür. İsa, işte bugün çarmıha gerilip öldürülecektir. Akşam ayini sırasında çanlar otuz üç kez çalar. Bu çan, art arda üç sesin on bir defa çalmasıdır. Ortodoks geleneğinde birinin öldüğünü bildiren çandır. Kilisenin ortasında, içi çiçeklerle işlemeli, metal çok büyük bir sanduka bulunur. Kapağı olmayan bir tabuta benzeyen bu sanduka halktan bazı kişilerin omuzlarında yine kilisede dolaştırılır. Bu ayin ilginç bir biçimde Paskalya ayininden daha kalabalık bir ayindir. Çünkü şehrin Alevi cemaatinden birçok kişi bu ayine katılmak için kiliseye erken saatlerde gelir. Halk İsa’nın cenaze törenine katılmak ister. Tabut omuzlarda dolaştırılırken herkes tabutun altından geçmeye çalışır. Ayin çıkışında da bu üstü açık tabutun içindeki çiçekler halka dağıtılır. Bu cenaze töreni oldukça hüzünlüdür. Ortodoks geleneğinde ibadet yeniden yaşanarak yapılıyor gibidir. Paskalya pazarından önceki cumartesi sabahı hüzünden arınmış, daha sevinçli bir bahar sabahıdır. Bu ayin çok sevilen bir ayindir. Papazlar ayin esnasında ellerindeki sepetten defne yaprakları saçarlar. Defne ağacının yaprakları tarihte kralların taçlarını süslemiştir, zafer anlamı yüklenmiş bir yapraktır. Sebt’il nur, yani Işık Cumartesisi olarak adlandırılan bu sabah, artık yavaş yavaş İsa’nın dirilişine hazırlanılır. Bu yapraklar, İsa’nın ölüm karşısındaki zaferini, yüceliği ve cehennemin kırılan zincirlerini simgeler. Pazar günü, yani asıl bayramın kutlanacağı Paskalya sabahı kiliseye çok erkenden gidilir. Gün doğmadan uyanılır ve sabaha karşı beş civarında henüz her yer hala karanlıkken kiliseye gidilir. Bu seher ayinin ayrıntı ve ritüellerle doludur. Bu ritüellerin en yoğun hislerle yaşananı papazların kilisenin ışıkları kapatıldıktan sonra çok derin bir ilahi söyleyerek ellerinde mumlarla kilisenin Kutsalların Kutsalı bölümünde çıkmalarıdır. Halktan herkes kendi mumunu yakmak için papazların mumuna doğru ilerler. Herkesin mumu yandıktan sonra karanlık kilisenin içi daha bir aydınlanmaya başlar. Bu ışık ritüeli İsa’nın dirilişinin ilan edilmesinin ilk adımıdır denebilir. Papazlar, ellerinde diriliş ikonası, mumlar, buhurdanlıklar ve arkalarında ilahicilerle beraber kilisenin içinde tur atmaya başlarlar. Bu esnada üç dilde Arapça, Yunanca ve Türkçe bir ilahi okunur: “Dirilişinle ey Mesih ilahımız, melekler göklerde söyler ilahi ama biz yerdeki kulların iman dolu kalplerimizle sana yücelik olsun.” Kilisede papazların ve ilahicilerin ardında tüm cemaatle beraber tur atıldıktan sonra kilisenin bahçesine çıkarlar ve kilisenin kapıları kapanır. İçeride birkaç kişi haricinde hiç kimse kalmaz. Güneşin ilk ışıklarını vermesinden hemen önce papazlar İncil’den İsa’nın dirilişini anlatan bölümü okurlar, günün doğmasıyla birlikte de Arapça mesih kam, yani “İsa dirildi” diyerek, İsa’nın dirişilini ve Paskalya’yı ilan ederler. Cemaat de hakkan kam, yani “gerçekten dirildi” diyerek cevap verir. Bundan hemen sonra, yüzyıllardır Arapça ve Rumca söylenen Paskalya Troparyon’u eşliğinde kiliseye doğru yürünür ve kilisenin kapalı kapılarının önüne gelinir. Artık herkes sessizdir. Papaz kapıyı çalarak aslında bir diyalog olan Mezmur 24’ten bir bölümü Arapça tekrarlar: Kaldırın başınızı, ey kapılar! Açılın, ey eski kapılar! Yüce Kral girsin içeri! İçeriden aynı ayetin devamı olan soru gelir: Kimdir bu Yüce Kral? Papaz cevap verir: O Rab’dir, güçlü ve yiğit, Savaşta yiğit olan RAB. Kaldırın başınızı, ey kapılar! Açılın, ey eski kapılar! Yüce Kral girsin içeri! İçeriden tekrar aynı soru sorulur: Kimdir bu Yüce Kral? Her Şeye Egemen Rab’dir bu Yüce Kral! Yüce Kral girsin içeri! Bu soru cevap şeklinde olan ritüel üç defa tekrarlandıktan sonra kapılar itilerek açılır ve kiliseye girilir. Cumartesi sabahı başlayan sevinç artık tamamlanmıştır. Paskalya coşkusu ellerde yanan mumları eve götürerek sürdürülür. Herkes birbirini mesih kam, hakkan kam diyerek selamlar. Soğan kabuklarıyla kırmızı boyanan yumurtalar tokuşturulur. Paskalya Antakya Ortodoksları için çok derin manalar içeren bir bayramdır. Baharın gelişiyle yeni yaşamın müjdelenmesidir. Nice Paskalyalara! El Mesih Kam!

  • Antakya Lezzetleri Pesah’ta Bir Başka Güzel

    Türk Dil Kurumu, “bayram” için üç tane açıklama sunuyor. Birinci ve ikinci açıklama gerçek anlamına değinirken, üçüncü açıklama mecazi bir yol izliyor: “Sevinç, neşe”. İlk iki açıklamadaki o “özel olarak kutlanan gün”ün aslında nasıl zamanla neşe ve coşkunun ta kendisiyle özdeşleştiğine şahitlik ediyoruz. Farklı bayramları olan farklı kültürler ve aynı kültürün içinde yine birçok farklılıkları ve nüansları olan mikro kültürler. Hepsinin birleştiği nokta aslında sevinç ve üzüntü noktasında buluşmaları, bayramlar, düğünler, doğumlar, cenazeler, ayrılıklar ve kayıplar. Bugün bayram havasından, mutlu birleşmelerin Antakyalı bir Yahudi olan benim hayatımdaki yerinden bahsedeceğim ve bunu bugün başlayan Pesah Bayramı (ya da geniş toplumun bildiği adıyla Hamursuz Bayramı) üzerinden yapacağım. Hamursuz, Mısır’da kölelikten kaçan Yahudilerin özgürlük hikayesinin anıldığı bir bayramdır. Zulümden kaçan İsrailoğulları ekmeğini mayalayamadan bulundukları yeri terk ettikleri için bu bayrama hamursuz deniyor. Bu bayramın kendi neşesinden bir tık daha keyiflisi Antakyalıların evlerindeki bayram neşesi diye cesur bir iddiam var. Bilen bilir, bilmeyen de taraflı olduğumu söyler. Belki de öyleyim. Ama öyle ya da böyle, iddiamın arkasındayım. Antakya’nın zengin kültürel dokusundaki Yahudi parçasını, onu İstanbul’daki bazı pratiklerden farklılaştıran “yemek” ve “müzik” üzerinde görmek mümkün. Bir Antakyalı olarak bayramın en çok hoşuma giden taraflarından biri de nerede olursak olalım Antakya’ya özgü yemeklerimizi ve geleneklerimizi devam ettirmemiz. Malum Pesah’ta İbranicede düzen anlamına gelen ve bu bağlamda Pesah sofralarında gerçekleştirilen yemeği, duayı ve hikaye okumasını kapsayan sederritüeli gerçekleştirilir. Pesah sederinde haşlanmış yumurta olur. Anılan dönemin acılarını ve ardından gelen yenilenme ve baharı temsilen kereviz sapı ve marul olur. İsrailoğullarının köleyken piramitleri inşa etmek için kullandıkları harcı temsilen, hurma, kırmızı şarap, ceviz ve matsadan (hamursuzda yenilen ekmek) oluşan bir karışım olan haroset olur. Anlatıdaki tapınaktaki kurbanı temsilen kuzu bacağı olur. İstanbul’da yaşayan bir Antakyalı Yahudi olarak bu listeye köftes (ekşi soslu köfte), pilav, kayısılı dolma, krem karamel ve şefibloz (badem ezmesi/masapan) ekleyebilirim. Sofralarımızdaki sayıca bol yemeklerden üçünün (ikisi tatlı ve biri ana yemeği) tarifini yazının sonunda sizlerle paylaşacağım. Yemek bir yana, Antakya Yahudi mirasını İstanbul’dan ayıran bir diğer unsur da müzik. Pesah sederimizden sonra her yıl bir şarkıyı Judeo-Arapça olarak söyleriz. Tanrı’nın tekliğini vurgulayan ve 13’e kadar onu takip eden her sayıyı Yahudi kültür ve geleneklerindeki bir unsurla bağdaştıran (Tora’nın 5 kitabı, sünnet için 8 gün, 12 kabile gibi…)  bu şarkının melodisi de bir o kadar eğlenceli. Bu şarkının İbranice, Ladino, İngilizce gibi versiyonları da olan bu şarkıyı Arapça da söylediğimiz zaman hep çok keyif almışımdır. Antakyalı Yahudilerinin söylediği bu versiyonu, Jewish Language Project’ten Chloe Pourmorady ve Asher Shasho Levy’den etnik enstrümanlar eşliğinde dinleyebilirsiniz: Bayram neşesi ve soframızdaki lezzetler hep daim olsun. Şimdiden afiyet olsun ve Hag Pesah Sameah! Şefibloz (badem ezmesi/masapan) Malzemeler Çiğ soyulmuş badem |Yarım kg Pudra şekeri |300 gr Antep fıstığı|200 gr Tarif 1) Soyulmuş çiğ bademi iyice yıkayıp bir süzgeçte bekleterek kurumasını sağlayın, suyunun fazlası süzülene kadar bekleyin. 2) Robota 2-3 kaşık badem, 2 kaşık pudra şekeri koyup pürüzsüz hale gelene kadar çekin. Bütün bademler bitene kadar bu işlemi tekrarlayın ve sırasıyla kıvamlı bir hamur haline getirin. 3) Bademler bittikten sonra ayıklanmış Antep fıstığını robotta biraz ufalayın. 4)Bademden ceviz büyüklüğünde parçaları bir içli köfte yapar gibi içini açın ve içine Antep fıstığı doldurun. Sonra kapatarak küçük kalıplarda şekil verin. 5) Tepside açılmış temiz bir örtünün üstüne dizin ve üstü de kapalı bir şekilde 12 saat bekletin. 6) Kapaklı bir cam kaba sıra sıra, aralarına streç film koyarak dizin ve buzdolabında servise hazır halde bekletin. * İstanbul’da yapılan masapan tatlısından biraz daha farklı bizimkisi. Pesah’ın vazgeçilmezi badem ezmesiyle yöremizin vazgeçilmezi Antep fıstığı birleşince ortaya böyle bir tat çıkıyor. İsmi de Arapçada badem ezmesi anlamına gelen şefibloz oluyor. Krem karamel Malzemeler Yumurta | 6 adet Süt |1 litre Vanilya Şeker|16 kaşık Limon kabuğu rendesi Tuz Tarif 1) Sekiz kaşık şekeri metal bir kek kalıbında, ocak üzerinde karamel haline gelene kadar, dikkatlice yanmadan eritin ve kalıbın her tarafına yayın. O bir tarafta durup ılırken, çırpma kabında yumurtaları, sekiz kaşık şekeri ve bir çimdik tuzu 10 dakika çırpın. 2) Çırpmaya devam ederken üzerine vanilya ve bir litre süt ekleyin. Bir limon kabuğu rendesini de üstüne ekleyerek, bu sıvı karışımı kalıba dökün. Bu arada 180 derece ısıtılmış fırının içine, içinde yarısına kadar su konulmuş tepsinin içine bu kalıbı dikkatlice koyarak 45-50 dakika pişirin. * Sıvı karışımı piştikçe kıvam alacak ve miktarı yarı yarıya küçülecek gibi olacaktır. Krem karamel kıvamına geldikten sonra soğuk servis yapılırsa daha lezzetli olur. Kalıptaki krem karamel, bir pasta tabağına ters çevrilerek koyulursa hem servisi daha kolay olur hem de estetik açıdan daha hoş olur. ** Unsuz krem karamelin kıvamı nasıl tutturulur diye çok soru geldi çevremden. Ben kendimi bildim bileli krem karamel yaparız Pesah’ta. O nedenle cevabını biraz düşünmem gerekti, sağ olsun annem bu gizemi açıklığa kavuşturdu! Köftes Malzemeler Kıyma |yarım kg Yumurta | 1 adet Dövülmüş ceviz |1 avuç Matsa unu |1 avuç Karabiber Tuz Tarif 1) Malzemelerin hepsini bir kasenin içerisinde yoğurup köfte şekli verin. Kızgın yağda kızartın. 2) Bir tencereye 2-3 su bardağı ölçerek su koyun. Su kaynadıktan sonra içine kızartmış olduğumuz köfteleri bir adet limonun suyu, taze nane ve taze sarımsak doğrayarak koyun. 3) Yarım saat pişirildikten sonra yanında beyaz pilav ile afiyetle yiyebilirsiniz.

  • Imprints of Arab Christians in South America

    Foto: Circi Şakır’s ID card in Argentina Being a minority has always meant migrating from one place to another. When we look at the written history of Christians in the Ottoman Empire, we see many examples of minorities being forced from their motherland and migrating to other places. This seems to be a norm for the Christian minorities of Antioch, changing only in destination, for the last 150 years. Even in this context, this mass migration to South America is quite striking. Between 1880 and 1914 about half a million Arab Christians migrated to various countries in South America from different Ottoman states for the pursuit of a better life. When we look at this number in detail, we can see that there were over 100,000 people from the state of Aleppo who were part of this migration. There are many reasons for this mass migration, but it is obvious that the reasons are very similar to the migration that occurred after the annexation of Hatay in 1939, and also very similar to the mid-20th century migration to Europe for work. As the Ottoman Empire was crumbling, many non-Moslems broke off their ties with their motherland and emigrated to South America. This was due to myriad reasons, including but not limited to the population growth in Aleppo State and the economic troubles that came with it, the political and religious conflicts among different groups of the society who didn’t have a governing power, and because of conscription (compulsory military service.) A large number of these people were Arab Christians, although there were a small number of Armenians and Jews, and even to some extent Moslem Turks. Since these people moved from the Ottoman lands, they were registered as Turks in the South American ports of the countries in which they arrived. Because of this, the descendants of these people are still called El Turco in the countries to which they migrated. Circi Şakır, 1930s As such, one of the 100,000 emigres, whose names and existence have long been forgotten, was my paternal grandfather Circi Şakır. When a baby is baptized in the Antioch Greek Orthodox Church, it is a tradition to record his name in the church baptismal records. My grandfather Circi (George), who was born almost a hundred years before me, was recorded in the big, black baptismal book in Antioch Greek Orthodox Church as Circi Abdülmesih Şekri. His birthday was recorded as 5 October 1889 and he was baptized on 6 January 1890, though there are multiple discrepancies regarding the accuracy of his birthday. My father used to tell us that his father was born in 1885. According to Turkish records, he was born in 1883. In the Argentinian ID card given to him, his birth was recorded as 1888. However, whichever year he was born, it is certain that Circi Şakır emigrated to Argentina when he was a young man between the ages of 15 and 20. After working in Argentina for about 20 years, he returned to Turkey in the mid-1920s. My father and aunts used to tell me that their father, who was a very soft-hearted man, used to sing them songs in Spanish. My grandfather, who worked as a crop worker in Argentinian wheat fields, worked as a cobbler when he returned to Antioch until he died. He gave his last breath after saving three children from a fire in Antioch in 1947. Just like every other worker who leaves the country to which he emigrated and returns to his motherland, my grandfather too returned to Antioch with some money in his pocket. Since he could then be assumed an affluent artisan, he married Meryane (Marrianne) of the Seydi family. The Seydi family was a distinguished family of the time. Since the 18th century, the Seydi family had owned a miraculous Mary Mother of God icon. They are still said to be one of the most respected families around Aleppo and Antioch. They had a different family name until the 1700s and since then they have been called Seydi, meaning holy, because of the miraculous icon. Some members of this family also emigrated to South America. Meryane Seydi ve Circi Şakır's wedding photo, 1920s My grandfather and grandmother, who got married in the middle of 1920s, went to Egypt for their honeymoon. My grandfather had a sister who had in years previous married an Egyptian. The original route for Circi and Meryane after Egypt was to Argentina. I believe my grandfather really liked the country where he had lived for those twenty years, whose language he had struggled to learned, and he had wanted to establish his new family there. However, my great-aunt in Egypt told her sister-in-law, my grandmother, ‘’What are you going to do there? Go back to Antioch!’’ In this way, they changed their minds and returned to Antioch. People die, and often papers that are left behind are forgotten, sometimes for hundreds of years. I’d like to share a piece of paper that my grandfather left behind after his death. In Argentina, he was given a cedula de identidad, an identity card. It is hard to tell if this card is a work and residence permit or if it’s an actual citizenship card. Judging from other examples I’ve seen online, it’s safe to say that it is likely something like a Green Card. On this ID card, my grandfather’s name has completely been hispanized into `Jorge Chacra`. However, there is an ambiguity about the family name. My late father and my grandfather had a nickname/last name that was Kimriy (turtledove). Actually, my father’s baptismal records indicate that both he and his godfather, his paternal first cousin, were recorded as Kimriy. My grandfather’s brother’s children, however, have a completely different family name. I suppose they were never Şakırs. Thus, I assume that my grandfather took the last name Şakır from the Spanish word Chacra, meaning `ranch`. Even though he is recorded as Şekri in the church baptismal records, this could very well be a correction that was made in later years by the priest who was copying the baptismal records into a new book. Perhaps when Turkey passed the family name law in 1934, my grandfather hesitated to keep the last name Kimriy, a name sounding like a minority name, and chose Şakır himself as a new last name. After all, the Spanish word chacra has a Turkish ring to it. And many years later, the suffix -gil was somehow added to my family name. The cover of Cırci Şakır's ID card When we look at my grandfather’s ID card, we see a profile picture, his fingerprint and information about his physical appearance. This card was given to him in 1922 and it’s fully in Spanish. His occupation has been recorded as zapatero, shoemaker. Even though he was born in Antioch, his birthplace is denoted as Aleppo. Perhaps they recorded the state he was coming from as his birthplace. There is also information about his hair color, height and birth year. Apart from my paternal grandfather of whose family name I carry, there are two more ancestors of mine who emigrated to South American countries, like Argentina and Brazil, around the same time that my grandfather emigrated. One of them was a man who carried the same last name as my maternal grandfather and who probably was his first cousin. Let’s talk about him for a little bit. Back in late 2000s, a letter miraculously arrived to the Antioch Greek Orthodox Church. It was miraculous, because the letter was addressed to Antioch Greek Orthodox Church, Hatay Province, Turkey, though it was written completely in Spanish. This two-page letter was written by a man in his late seventies, Americo Rafael Menaier. He was asking for information about his father, Hanna Müneyyir, who had migrated to Argentina around 1914 from Antioch, along with a baptismal record of his father. The priests realized that the letter was a differently-spelled version of my mother’s maiden name, Mounayer and hand the letter to us. Just like my last name Şakır becomes Chacra in Spanish, my maternal grandfather’s cousin’s name had become Menaier. This old Rafael just wanted to find his father’s relatives. Thanks to one of the amazing inventions of modern day, Facebook, I found Rafael’s nephews and contacted them. Hanna Menaier, my maternal grandfather’s cousin, had six boys, so today, the Müneyyirs in Argentina are quite crowded. In order to find traces of Rafael’s ancestors, we dove into the baptismal records. There were more than fifteen Müneyyir boys born in those years, though today, there aren’t any Müneyyirs left in Antioch. The Müneyyirs in Aleppo either died without children or had daughters. Since the death of my uncle, there are only his two sons and his two grandsons as Müneyyirs. They reside in Europe. As a twist of fate, there aren’t any Müneyyirs left in the cities of Aleppo State, but they are tens of them in Argentina. Who knows? Perhaps Hanna Müneyyir and Circi Şakır worked back to back, chatting in Arabic, reminiscing Antioch, without knowing that one day, one of their common descendants would trace their lives. The letter of Rafael Manaier It would appear that the South America legacy in my family doesn’t end here. In the USA, genetic tests are quite popular. You can easily order a kit, which is sent to your home, a saliva sample provided and sent to the company. These samples are analyzed and give interesting information about the ancestry of the person. Moreover, they can tell you about other genetic relatives who also have taken the test, even explaining how much you are related to that other person who took the test. It turns out that my brother and I share 51% of our genes. However, what is more interesting is that you can find your second, third and even more distant cousins. Since the majority of people do not know their ancestry further back than immediate grandparents, finding such distant cousin relatives can be quite odd. I was able to find a third cousin who was interested in his ancestors just like me and I have been able to communicate with him. My grandmother, Meryane Seydi, had a cousin, Natalya Seydi, who also moved to South America, likely around the same time as Circi Şakır and Hanna Müneyyir. She probably emigrated with her parents. Thanks to these genetic tests, I was able to talk to her Brazilian grandson and we figured out that our grandmothers were first cousins. Thus, I added Brazilian relatives to my Argentinian ones. The subject of migration is a very complicated one. You can often hear around Aleppo and Antioch sentences like, `Oh yes, my grandfather’s brother emigrated to Argentina and never returned`. Though sadly, after more than a hundred years, after these many different countries and gigantic oceans in between, one loses these relations. Among the languages I know, I express myself best in Turkish. My relatives who live just at the other side of the Syria-Turkey border speak Arabic. If my grandfather had returned to Argentina as he had planned those many years ago, maybe my mother tongue would have been Spanish, like my third cousins today. Language and identity become very different shapes with every small decision that our ancestors took. Circi Şakır’s father was an Arab Christian native of Antioch, who worked as a mason when the Antioch Greek Orthodox Church was being built and he probably spoke Arabic only. His son Circi emigrated because he had to, and perhaps he thought his descendants to be multilingual and multicultural. Circi’s grandkids are all around the world today, speaking in different languages to their children and their children’s children. Language, culture and identity is fluent, both for Circi’s descendants and for all the Arab Christians who left their land. Translated from Turkish by the author

  • Arsuz Vakıf Başkanı Deniz: “Mülkümüz yok, kullandığımız kilise bile bizim değil”

    Kısa bir aradan sonra vakıf başkanlarımızla yaptığımız röportajlara İskenderun Arsuz Ortodoks Kilisesi Vakfı Başkanı Corç Deniz’le devam ediyoruz. Belki bilmeyenler vardır, Arsuz bölgenin en güzel tatil yerlerinden biri. 2012’de ilçe yapılan Arsuz, tipik bir tatil yöresi gibi, kışın gayet sakin bir meskenken, yazın nüfusu tatilcilerin gelişiyle çok ciddi oranda artan bir yere dönüşüyor. Arsuz Vakfı için bu farklılığın ve daimi nüfusun çok az oluşunun getirdiği sıkıntılara maddi imkansızlıklar, hukuki sorunlar ve insan kaynakları problemleri ekleniyor. Başkan Deniz bu sıkıntıları kısıtlı kaynaklarla aşmaya çalışırken, biz de bu söyleşiyle ona destek olmaya ve bu küçük ama köklü cemaatin cılız sesine ses olmaya çalıştık. Röportaj: Can Terbiyeli – Mişel Uyar Corç Bey öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? 1961 Arsuz’da, Arsuzlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Hayatım Arsuz’da geçti ve 2007 yılından beri İskenderun Arsuz Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’nın başkanlığını yürütüyorum. Kaç aile ve kaç nüfus mevcut günümüzde Arsuz’da? Tabii yaz ve kış nüfusları farklı. Daimi ikametgah olarak kullananları kastediyorum. Kışın 17 aile yaşıyor. Ortalama her ailede dört nüfus var. Ortalama 70-80 kişi civarı. Ama yazın bu sayı on katına çıkıyor. Peki, kışın kilisede ayin ya da başka bir faaliyet yapılıyor mu? Kışın isteğe bağlı olarak ayin düzenlenebiliyor. Ama buradaki cemaat ayine gelmiyor. Ben neden papazı İskenderun’dan buraya kadar yorayım ki? Artı papazın benzin masrafını da vermek zorundayım. Ayine gelecek kişi sayısı beş. Her biri beşer lira koysa 25 lira eder. Benzin masrafını kurtarmaz. Yaktığımız elektrik de cabası. Yani aslında ayin yapma imkanı var. Var ama İçişleri Bakanlığı’nın bize göndermiş olduğu talimata göre, ayinden günler öncesinden Kaymakamlık’a başvuruyoruz. Kaymakamlık bizi Emniyet’e yönlendiriyor. Bize güvenlik gönderiyorlar. Valilik’ten bize böyle bir emir gelmişti yıllar önce. Halen devam ediyor. Ne akla hizmetse. Bizim bir güvenlik sıkıntımız yok. Ama bundan yaklaşık 7-8 yıl önce canlı bomba ihbarı almışlardı. O yüzden bu uygulama geldi. Halen kaldırılmadı. En ufak bir şey için Kaymakamlık’a yazı yaz, oradan onaylat, sonra Emniyet’e git. Bunların hepsi benim için sıkıntı. Size yardımcı olan kimse var mı? Maalesef yok. Kararları ben kendi başıma alıyorum. Sonra ev ev dolaşıyorum. Diyorum “Arkadaşlar buyrun, okuyun, isterseniz imzalayın. İstemezseniz imzalamayın.” Genelde okumadan imzalıyorlar. Ben de “Neden okumadınız kardeşim?” diyorum. Diyorlar ki, “Biz sana güveniyoruz!” Ama bugün ben varım, yarın yokum. Bu işleri kim takip edecek, kim yapacak? Yanınıza yardım edecek birini bulamıyor musunuz? Herkes yanımda ama kimse elini taşın altına koymak istemiyor. Örneğin, kilisede ayin var diye bahçeye sandalye çıkarmıştım. Kaç kişi gelecek bilmediğim için birkaç tane açtım sadece. Diğerleri üst üste konulmuş vaziyette kenarda duruyor. Bir ara dışarı çıktım, birisi diyor ki: “Şuraya bak. Sandalyeleri bile açmamışlar.” Yani sonra yine ben toplarım ama her gelen çıkarsın sandalyesini otursun. Onlar da zannediyorlar ki, ben buranın ücretli çalışanıyım ya da bir çıkarım var. Hiçbir çıkarım yok, tam tersine cebimden ödüyorum. Can Terbiyeli ve Corc Deniz Kilisenin düzenli bir geliri var mı? Sadece haftalık ayinlerde dolaştırılan tepsiye konan paralar var. Kilisenin mülkü yok mu? Mülkümüz vardı. Ama yıllar önce vakfımız mazbataya alındı ve bu yüzden mülklere el konuldu. Eski vakfa ait dokuz adet taşınmaz vardı. Ancak el konuldu. Daha doğrusu şöyle oldu. Bizim vakfın ismini değiştirdiler. Bizim vakfımızın adı daha önce Mar Yuhanna Ortodoks Kilisesi Vakfı’ydı. Ancak şimdiki vakfımızın adı İskenderun Arsuz Ortodoks Kilisesi Vakfı. Dava açtınız mı buna ilişkin? Açtık. Davada dört ayrı bilirkişi raporu alındı. Üçü lehimize, biri aleyhimize olmasına rağmen biz davayı kaybettik. Yargıtay’a gittik, orada da kaybettik. Bu süreci biraz daha detaylı anlatır mısınız? Yıllar önce bir dönem burada papaz eksikliğinden dolayı ayin yapılamadı. Ayin yapılamayınca da, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, böyle bir karar alarak, Mar Yuhanna Ortodoks Kilisesi Vakfı’nı mazbataya alındı. Bu sebeple, o vakfa ait mülkler de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün idaresine verildi. Şu anda kilise dahi bize ait değil. Biz kiliseyi on yıllığına kiralamış durumdayız. Defalarca Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Bölge Müdürlüğü’nden gelen yetkililere söyledim. Kimse yardımcı olmadı. Bana branda gölgelik göndermişler. “Logosu nasıl olsun?” diye soruyorlar. Bu mu bizim derdimiz? Bir de yeni vakfın adının İskenderun Arsuz Ortodoks Kilisesi Vakfı olması düşündürücü. Madem yeni vakıf kuruluyor, o zaman sadece Arsuz olarak geçsin adı. Yeni vakfın kurulması yakın bir tarihte mi gerçekleşti? Tarihi net olarak hatırlamıyorum ama bizden önceki yönetim zamanında olmuştu. Bir süre papaz yokluğundan ayin yapılamadı. İki yıl boyunca da gelir-gider gösterilmediği için Vakıflar Bölge Müdürlüğü mazbataya aldı. Sizlerden birisi mi başvurdu yeniden vakıf kurulması için? Önceki başkanımız rahmetli Antuan Turan çok uğraştı. Cemaatten imza topladı, seçim yapılmasına karar verildi. Seçim yapılınca kendisi başkan oldu. Yöneticileri de vardı. İkinci döneminde yönetime genç jenerasyonu temsilen ben ve kuzenim girdik. Biz hem eski vakfın yönetiminde vardık hem de yeni vakfın, fakat biz bu iki vakfın aynı vakıf olduğuna mahkemeyi ikna edemedik. Bu süreçte hukuki olarak kimden destek aldınız? Bir avukatın yanında çalışan bizim cemaatten bir tanıdık vardı. Onun yakın arkadaşı bir avukat yürüttü süreci ama maalesef olumsuz neticelendi. Şu anda İstanbul’da bir avukatla görüşüyorum. Kendisi vakıf hukuku konusunda uzman. Onunla irtibat halindeyiz. Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile bu konuda görüşüyor musunuz? Geçenlerde Ankara’dan Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı geldi ziyarete. Ona da anlattım durumu. Yani, 2007 yılından beri her pazar kiliseyi açıp temizliyorum. Ayine hazırlıyorum. Ama kilise bizim diyemiyorum. Aslında yeniden vakıf seçimlerinin yapılmasını bekliyorum. Yakında olacak seçimler. Siz ayrılırsanız, vakıf başkanlığına aday olacak kimse var mı? Bildiğim kadarıyla yok. Cemaatin kullanmakta olduğu kilisenin adı ve yapım tarihi nedir? Kilisemizin adı Mar Yuhanna Rum Ortodoks Kilisesidir. 1520’li yıllarda yapılmış ve 1778 yılında tadilattan geçmiş ve büyütülmüş. Mar Yuhanna Rum Ortodoks Kilisesi Arsuz’da cemaate eğitim veren bir okul var mıydı eskiden bildiğiniz? Fransızlar döneminde Fransızca eğitim veren bir okul vardı. Şu anda kilisemizin salonu olarak kullandığımız binada faaliyet gösteriyordu. Burada 100 yıl önce nüfusun yüzde 99’u Hıristiyandı. Civarda başka Hıristiyan köyleri var mıydı? Bildiğim kadarıyla yok. Ama Arsuz köyünün hemen hemen tamamı Hıristiyandı. Tabii Arsuz, o zamanlar Arsuz çayının üzerindeki köprüden itibaren başlıyordu. Nehrin bu batısı Arsuz’du. Daha eskiden tahta bir köprü vardı. Minibüs köprünün başında dururdu, insanlar orada iner ve tahta köprüden yaya olarak geçerdi. Sonra sel neticesinde o köprü yıkıldı ve beton köprü yapıldı. Bir de Arpaçiftlik tarafında tarihi bir kilise bulundu. Onun tarihini bilmiyorum. Arsuz’daki cemaat, İskenderun ve Antakya cemaatinden daha farklı kültürel bir yapıya sahip midir? Yoksa bu tamamen dışa daha kapalı olması sebebiyle homojen özelliğini korumasıyla ilgili bir durum mudur? Burada genelde Sayek ailesinin etkisi söz konusu. Fransızlar döneminde kim Fransızca biliyor? Sayekler biliyor. Cemaatin geri kalanının tamamı balıkçıydı. Şimdi yavaş yavaş esnaflığa yöneldiler. O dönemde esnaf yoktu. Sadece bir esnaf vardı. Eski cemaat başkanı Mihail Roza. O da kasaptı. O zamanlar buzdolabı da yoktu. O yüzden kasaplık çok önemliydi. Bir de ahalinin çoğu zenginlerin topraklarıyla uğraşırdı. Arsuz özellikle son 20-30 yılda çok popülerleşti. Turistik olmasının bizim cemaate bir katkısı oldu mu? Çok bir katkısı olduğunu söyleyemeyiz. Ama tabii yaz dönemlerinde esnafın işleri kış dönemine göre artıyor. Ancak son yıllarda özellikle zincir marketlerin açılmış olması sebebiyle küçük esnaf oldukça zor duruma düştü. Cemaatin yerleşim yeriyle ilgili problemleri var mıdır? Tapu-Kadastro’nun geçmiş zamanda yapmış olduğu hatalar var. Örneğin, birinin evi hatalı olarak komşusunun adına kaydedilmiş. Aynı şey kilisenin tapusunda da olmuş. Kilisemizin adı Mar Yuhanna Ortodoks Kilisesi iken, tapu kayıtlarına “Maryo Hanna” olarak kaydedilmiş ve halen öyle. Kilisenin tadilatı yapılırken Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden bir yetkili bana bu durumu söyledi. Ben de biliyorum ama ne yapayım? Dava açsam “Maryo Hanna”yı mahkemeye çağıracaklar. Geçmiş zamanda bir hırsızlık olayı olmuştu. O zaman mahkeme “Maryo Hanna”nın mahkemeye çağrılmasına karar verdi. O hırsızlık olayı neydi? Aslında bulundu ama biz teslim alamadık. Halen İskenderun Emniyeti’nin emanetinde bekletiliyor. Çalınan ikonalar tescilli olmadıkları için bize teslim etmediler. Aslında polis tutanaklarında buradan çalınmış oldukları yazılı, fakat tescilli olmadığı için bize teslim etmiyorlar. Çalınan ikonalar çok değerli miydi? Son hırsızlık olayında küçük ikonalar çalındı. Ama 70-80 yıl önce çok daha değerli şeylerin çalındığını biliyorum. Şu anda kilisemizde olan ikonaların hepsi bizim için çok değerli. Hatta restore etmek istediklerinde ben kiliseden çıkarılmasına izin vermedim. Yapılacaksa gelsinler yerinde yapsınlar. Corc Deniz ve Mişel Uyar, kilisenin avlusunda Kilisenin önünde bir mezarlık alanı mevcut. Onun dışında cemaat üyelerinin defnedildiği başka bir mezarlık var mı? Hayır. Tüm cemaat burada gömülü. Belediye yeni bir mezarlık yaptı ama bize yer ayırmadılar maalesef. Biz de kilisedeki mezarlığı kullanmaya devam ediyoruz. Yer sıkıntısı yaşanıyor, fakat bölge sit alanı olduğu için yeni bir mezarlık açmamıza izin vermiyorlar. Biz de aynı aileye mensup kişileri aynı mezarlığa defnetmek zorunda kalıyoruz. Bize yeni bir mezarlık açma izni verilmiyor ama büyük bir market yine sit alanı olan bölgeye apartman dikiyor. Belediye ile ilişkileriniz nasıl? Size destek oluyorlar mı? Hayır. Destek yok ama köstek de olmuyorlar. Biz kendi yağımızda kavrulmaya çalışıyoruz. Burada eskiden beri konuşulan dil Arapça mıydı? Yoksa Rumca konuşulur muydu? Hep dilimiz Arapçaydı. Tabii, manda döneminde Fransızca da konuşuluyormuş. Eskiden Yunan denizcilerin sünger avı için geldiklerini biliyorum. Hatta bizim kilisenin yapımında Yunanların da emeği var denir. 1939 döneminde Arsuz’dan Suriye’ye göçen cemaat mensubu çok muydu? Tam sayı veremem ama o dönemde göç eden çok aile olduğunu biliyorum. Gidenlerden mal varlıkları olanlar o dönemde kilise vakıf başkanlığı yapan İskender Zandi’ye teslim etmişler mallarını. Dolaylı olarak kiliseye bağışlamışlar. Söyleşi için çok teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı? Toplumun her şeyi vakıf yönetimlerinden beklememesi gerektiğini düşünüyorum. Biz burada resmi olarak sorumluluk alıyoruz. Toplum da gayriresmi de olsa bize destek olsun.

  • Vakıfların esas sorunu yeni yönetmelik mi?

    Foto: www.cemaatvakiflaritemsilcisi.com Uzun yıllardır beklenen vakıflar yönetmeliğinin artık hazırlık aşamasında olduğunu son zamanlarda en yetkili ağızlardan duyduk. Geçtiğimiz günlerde Agos gazetesinde yer alan bir haber, bu konuda somut adımların atılmaya başlandığının işaretiydi. Haberde Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki Cemaat Vakıfları Temsilciliği’nin vakıflara bir yazı göndererek, hem yeni yönetmelikten beklentilerinin hem de genel olarak vakıfların sorunlarının iletilmesini talep ettiği belirtiliyor. Buna ek olarak, Cemaat Vakıfları Temsilciliği’nden toplumumuza ait vakıflardan, yeni yönetmelikle beklentilerle ve genel sorunlarının yanı sıra, Hatay özelinde 1936 Beyannamesi problemi gibi Antakya’ya özel konularda da görüş isteniyor. Ben de bu haberin peşine düştüm ve bölgedeki cemaat vakıflarının yönetimleriyle görüştüm. Öncelikle Agos’taki haberde söz konusu yazının tüm vakıf yönetimlerine gönderilmiş gibi dursa da, yaptığım görüşmelerde bölgedeki vakıflardan sadece Antakya Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’na bu konuyla ilgili bir e-posta ulaştığını öğrendim. Elbette Cemaat Vakıfları Temsilciliği’nin veri oluşturmak amacıyla vakıflardan görüş alması ve bunun yazılı olarak yapılması geçmişe göre olumlu bir adım. Ancak, bölgedeki tüm vakıflar adına sadece Antakya’daki vakıftan görüş alınması, Antakya Vakıf Başkanı Fadi Hurigil, diğer vakıfların görüşlerini toplayarak bir yazı hazırlamış olmasına rağmen, merkezden uzakta kalmış cemaat vakıflarına bakış açısını ve vakıflar arasındaki hiyerarşik yapıyı gözler önüne seriyor. Küçük ve büyük ölçekli tüm vakıfların ortak problemleri olduğu gibi, her vakfın kendine özgü sorunları ve beklentileri var. Özellikle büyük şehirler dışında kalan ve nüfusu nispeten az olan Arsuz, Sarılar ve Tokaçlı’dakiler gibi vakıflar, öz kaynak ve insan kaynağı eksikliğinden dolayı büyük maddi ve manevi zorluklar çekiyorlar. Örneğin, bazı kiliselerin temizliğini ve ayine hazırlanmasını bizzat vakıf başkanları tek başlarına yapmak durumunda kalıyor. İdari işlerin sadece bir kişi (başkan) tarafından yapılması gerektiği için, bu işler zaman zaman aksıyor ya da hiç yapılmıyor. Hatta, burada bahsi geçen küçük ölçekli vakıf başkanlarıyla Nehna olarak mülakat yapmak istediğimde, vakıf başkanlarının bilgisayar ve internet erişimlerinin olmadığını öğrendim. Bunlardan daha önemlisi ise vakıfların hukuki meseleleri. Yakın zamanda Nehna’da yayınlanacak olan Arsuz Vakıf Başkanı Corç Deniz’le yaptığımız röportajda, bu vakfın mallarına nasıl yasal bir itiraz olmadan kolayca el konulduğunu okuyacaksınız. Bu konuda hukuki olarak yetersiz kalındığı açık olsa da, bu yetersizliğin sorumlusu salt söz konusu vakfın yöneticileri değil. Özellikle mülkiyetle ilgili konularda vakıfların tek başına adımlar atması yerine, bu konuda yetkin kişilerden destek alınması ve gerekirse vakıfların bu süreçlerde birbirlerine yardım etmeleri çok önemli. Bu vakıfların eksiklerinin ve sorunlarının Cemaat Vakıfları Temsilciliği ve dolayısıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde daha çok gündeme gelmesi ve nispeten büyük vakıflardan ya da bunun da ötesinde yine temsilcilik nezdinde kurulacak bir danışmanlık masasından teknik ve hukuki destek almalarının doğru bir yöntem olacağını düşünüyorum. Bununla birlikte azınlık kamuoyunun da bu küçük ölçekli vakıfların sesine daha çok kulak kesilmesi, medya ve yayın organlarında daha çok yer almalarını sağlaması gerekiyor. Yeni yönetmelik çalışmaları esnasında belirli bölgeler ve cemaatler özelinde çatı vakıf (şemsiye vakıf) kurulması teklifinin de konuşulduğu biliniyor. Çatı vakıf, özellikle nüfus sıkıntısı çeken vakıfların mazbata altına alınma riskiyle karşı karşıya kalmaması için önerilen bir yöntem. Örneğin, Antakya Yahudi toplumunun nüfusu artık oldukça az. İskenderun Yahudi cemaatinin ise resmi rakamlara göre sadece bir mensubu bulunuyor. Yürürlükte bulunan hukuk kuralları gereğince bu cemaatlere ait vakıfların mazbata altına alınması, oldukça yakın zamanda gerçekleşebilecek bir olasılık. Söz konusu cemaatlerin birleşmesi yoluyla bölgede bir çatı vakıf kurularak en azından nüfus sorununu bir süreliğine çözüme kavuşturma amacı güdülüyor. Kimi vakıflar ise bu çatının tüm ülkeyi kapsayacak şekilde oluşturulmasını istiyorlar. Tüm Rum Ortodoks vakıflarını bir çatı altında birleştirecek bir üst yapı, örneğin. Nitekim Cemaat Vakıfları Temsilciliği’nden gelen yazıya tüm bölge vakıfları adında cevap veren Antakya Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı yönetiminin çatı vakıf konusunda olumlu görüş bildiriyor. Mazbata altına alınma riski taşıyan vakıflar yönünden olumlu sonuçlar doğurabilecek bir yöntem olmakla birlikte, “büyük” vakıflar ile “küçük” vakıflar arasında var olan hiyerarşiyi güçlendirme riski taşıyor. Bu nedenle, böyle bir uygulamanın hayata geçirilmesi halinde, katılımcı ve demokratik temsile dayalı bir yapıda olması ve merkezden uzaktaki vakıfların da temsil edileceği ve kendilerine özgü problemlerinin göz ardı edilmeyeceği bir organizasyon kurulmasının zorunlu olduğu kanaatindeyim. Antakya Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı tarafından temsilciliğe verilen cevaplarda ayrıntılı olarak görüş bildirilen konulardan birisi de seçmen listelerinin belirlenmesi. Özellikle, cemaate mensup olan ama bölgede ikamet etmeyen kişilerin seçimlerde oy kullanıp kullanamayacağı konusunun yönetmelikle belirlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Önceki seçim uygulamalarında, resmi ikametgahı vakfın bulunduğu bölgede olmayan kişilerin seçmen listelerinde yer almaması sebebiyle mağduriyet oluşmuştu. Vakıf yönetimi, bu kişilerin resmi ikametgahları dikkate alınmadan ve istekleri doğrultusunda herhangi bir vakfa üye olmalarının sağlanması ve seçim dönemlerinde de bu vakfın seçmen listesinde yer alması gerektiğini savunuyor. Bu konudaki bir diğer mesele de karma evlilik yapanlar. Evlilik sırasında vaftiz olan kişilerin, nüfus kayıtlarında din hanesini değiştirmedikleri takdirde, yine seçmen listelerinde yer almaması önemli bir diğer sorun. Bu sorunun çözümünün de vakıflara bırakılması isteniyor. Hatay’daki vakıfların 1936 Beyannamesi’ne ilişkin problemleri ise başlı başına makale yazılmasını gerektiren bir sorun. Kısaca anlatmak gerekirse, 1935 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu uyarınca, 1936 yılında Müslüman olmayan vakıflardan beyanname vermeleri istenir ve beyannameleri teslim eden vakıfların Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki kütüğe tescil ve kayıtları yapılır. Böylece Hıristiyan ve Yahudi toplumlara ait bu kurumlar, “Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış ve mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar” olarak tanımlanmış olurlar. Dolayısıyla 1936 Beyannamesi, cemaat vakıfları açısından bir tüzel kişilik kuruluş tüzüğü niteliğinde. Buu tarihten sonra, 1939’da Türkiye’ye Hatay adıyla katılmış olan Antakya, İskenderun ve çevredeki vakıfların 1936 yılında verilen bu beyannameleri vermiş olmaları elbette ki mümkün değil. Ancak, 2011 yılında cemaat vakıflarına ait el konulmuş mülklerin iadesi sürecinde, Antakya, İskenderun ve Samandağ vakıflarının mülk iade taleplerinin mahkemelerden bu vakıfların 1936 tarihli beyannamelerinin olmaması gerekçesiyle reddedildiği biliniyor. Vakıflar Kanunu’na eklenecek bir maddeyle bu bölgedeki cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi verme yükümlülüğünden istisna tutulması, bu problemi kolaylıkla ortadan kaldıracaktır. Yaşanan gelişmeler ve yapılan açıklamalar cemaat vakıfları yönetmeliğinin yakın zamanda yürürlüğe gireceğini gösteriyor. Görüştüğüm tüm vakıf yöneticilerinin öncelikli beklentileri seçim yapabilmek. Gerek Cemaat Vakıfları Temsilciliği’nin çalışması gerekse de bu konuda vakıf yönetimlerinin geri dönüşleri, seçim konusunun bir an önce çözülmesi gereken öncelikli bir sorun gösteriyor. Ancak, diğer temel sorunların da vakıfların gündeminden düşmediği aşikar. Umalım ki, halihazırdaki tasarı bu yaralara merhem olabilecek nitelikte olsun. Fakat daha önceki yazımda savunduğum gibi, vakıflar konusundaki çözümün yönetmeliklerle çözülebileceği kanaatinde değilim. Ülkemizdeki cemaat vakıflarının kanuni bir düzenlemeyle öncelikle tüzel kişilik sorunu çözülmelidir. Söz konusu kanunun ancak eşit yurttaşlık ve pozitif ayrımcılık prensibiyle yapılması halinde kadim sorunların çözülmesi mümkün olacaktır.. * Bu yazı kaleme alınırken görüştüğüm Antakya, İskenderun, Sarılar (Altınözü), Tokaçlı (Altınözü), Arsuz ve Mersin Ortodoks Kiliseleri vakıf yöneticilerine samimi görüşlerini benimle paylaştıkları için teşekkür ederim.

  • What’s in a name? Rethinking the names employed to describe Antakya’s Eastern Orthodox

    We tend to think of nations and ethnic groups as homogenous communities, bound together by a uniformity of language, religion and customs. We have inherited this emphasis on religion as an identity marker from the pre-modern age of empires. Back then religious affiliation was used as an efficient mechanism of social organization, taxation and control in general. On the other hand, self-identification along linguistic categories gained primacy with the ascendancy of modern nation states, which had unprecedented capability for enforcement of a single national language and culture, through universal education, and mass media. And yet both our lived experience and any sober study of the past suggest that such rigid categories of ethnic distinction are at least misleading. The history of ‘our geography’, here in post-Ottoman lands, is full of examples of what social scientists have called “liminal groups” (from Latin limen, meaning threshold), i.e. collectivities that stand at ‘border doors’ between different political, confessional or ethnic communities: the Turkish-speaking Eastern Orthodox (Karmanlılar), the Greek-speaking Muslims from Crete (Tourkokritiki), Macedonia (Vallahades) and the Black Sea, the Greek-speaking Jews (Romaniotes), the Bulgarian-speaking Muslims (Pomaks), and Armenian-speaking Eastern Orthodox (Hayhurum) are perhaps the best known examples. Historically this position in between competing senses of belonging has proven to be both an advantage and a weakness when it came to issues of survival and cultural resilience. On the one hand it allowed the communities in question to function as intermediaries and transmitters of cultural production, economic activity and political influence. On the other the inherent ambiguity of being a “minority within a minority” often left their cultural heritage and well-being vulnerable to political manipulation, assimilation or even outright annihilation. In 2018 I had the pleasure of editing a collective volume, on a particularly understudied “liminal” group of great antiquity and historical significance. Our book, entitled Üç Milliyetçiliğin Gölgesinde Kadim Bir Cemaat: Arapdilli Doğu Ortodoksları [The Arabic-speaking Eastern Orthodox: An Ancient Community in the Shadow of Three Nationalisms](Istanbul: istos yayın, 2018), brought together scholars from various disciplines, constituting the first academic publication in Turkish to focus on the community in question. Both the phrasing of the title and some of the authors’ findings seem to have caused passionate reactions from scholars and community members alike. In what follows, I will defend the carefully chosen phrasing of our title but also show that such passionate reactions are totally understandable. But first I feel the need to make an important distinction. Any discourse on a liminal group is bound to encounter two distinct but interrelated lines of inquiry. One relates to the past, and as such, should ideally be dealt with by trained historians after careful consideration of the available sources and data: were the Karamanlis ethnic Turks who were at some point Christianized by the Byzantines or rather Byzantines Greeks who were linguistically assimilated by their Turkish-speaking environment? Were the Hayhurums Hellenized Armenians or Armenianized Byzantines? Similarly, were the Eastern Orthodox of Antioch and Syria Christianized Arabs or linguistically assimilated Romans (Byzantine Greeks) or Syriacs? More often than not, such questions cannot be answered, simply because we lack the statistical and anthropological data necessary. The other question, brilliantly explored by Özgür Kaymak and Anna Maria Beylunioğlu in our volume, relates to the present and its answers require no academic expertise: “what are we? Arab? Rum? Turkish? Christian?” This is a far more interesting question in my view and one that admits multiple and equally valid responses. What is more, it involves always-changing projections of our present stakes, agendas and claims to the past. But since neither nationalist historiography nor the oral history and family ‘culture’ transmitted intergenerationally share the methodological scruples of the science of history, such projections tend to be purposefully selective and pseudo-historical. This does not change the fact that they are valid vis-à-vis the present or that they describe a genuine cultural experience and social reality. They form part of our inalienable right to determine where we culturally belong, our active role in self-identification, or what French historian Ernest Renan famously described as “a daily plebiscite”. Nor is this ambiguity the exclusive fate of minority or liminal groups. After all Renan originally coined his phrase in reference to French and German nationalisms, while a mere review of say Turkish nationalism and the different paths it has taken in the 20th century will show how different and dynamic our senses of belonging can be over time and space. Perhaps you are already beginning to guess why we opted for the descriptive and inclusive term “Arabic-speaking” (Arapdilli), rather than national “Arab” in referring to a community as ancient as the Eastern Orthodox of Antakya. In order for my argument to become clearer, I will try to show that answering the first, historical question, is impossible. Lucian of Samosata “An Ancient Arabic-Speaking Community” What was the linguistic landscape in the Byzantine provinces of Syria when the Muslim Arab armies conquered them in the 7th c? Fragmentary as our evidence may be, we can speak of three main cultural domains. Predominant, especially in the countryside, were the native Aramean or Syriac-speaking populations, both of Jewish and polytheist origin, who provided the first converts to Christianity and eventually produced one of the oldest and most vibrant intellectual, theological and literary traditions of the Middle East. Second, since the conquests of Alexander the Great a millennium earlier, Syria had been exposed to intensive Hellenization, especially centred around Hellenistic cities (poleis) such as Antioch and others on the coast. Their residents, regardless of ethnic origin would employ Koine Greek or at least be bilingual, hence the original need to translate Hebrew and Christian holy texts into Greek. Less numerous but at times politically powerful were the superficially Hellenized Arabic-speakers of cities like Petra, Bosra, Hauran, Emesa (Homs), Aleppo, Edessa (Urfa) and Harran. The Arab tribe of the Ghassanids were originally from Yemen but settled in Syria in the early 3rd c. As a Roman vassal they protected Roman trade routes, provided soldiers and acted as a buffer state in the wars of the Romans/Byzantines against the Persians and the latter’s vassals, the rival Arab tribe of the Lakhmids. The Ghassanid’s conversion to Christianity made them perhaps the first Arabic-speaking Christians of Syria. Smaller linguistic groups included the isolated pocket of Latin speakers in Berytus (Beyrut), other Semitic language groups that were eventually absorbed by the Arameans as well Armenian- and Iranian-speakers. One should not think of these cultural areas as robust, clearly defined blocks nor equate language with ethnic identity as we are prone to do today. Multilingualism had been extremely common in the Middle East for one and a half millennia, with Greek enjoying the position of an intellectual, liturgical, commercial and administrative lingua franca even after the Arab conquest, under the Ummayads. Some of the most esteemed scholars of the late Antique period, such as Lucian of Samosata or Iamblichos of Qinnasrin were ‘ethnic’ Arameans or Arabs that chose to write exclusively in Greek. Similarly, there were at least three Arabic-speaking Roman emperors (Elegabalus, Philippus I and Philippus II) and certainly one Byzantine emperor, Leon III the Isaurian, who ironically defended Constantinople against the Arab siege of 717 but also, perhaps under Islamic influence, initiated the iconoclastic prohibition of icons in Christian worship, leading a Byzantine source to call him “Saracen minded”. Kallinikos of Heliopolis, the engineer who invented the so-called Greek fire, the Byzantine superweapon that proved crucial in the defence of Constantinople, had also been a refugee from Baalbek, Lebanon. A Byzantine ship using Greek Fire, the invention of Kallinikos from Lebanon - Source: Codex Skylitzes Matritensis, Biblioteca Nacional de Madrid The linguistic Arabization in Syria and its surrounding territories was a very long and gradual process that began with the Arabization of the Umayyad bureaucracy and coinage by Caliph Abd al-Malik ibn Marwan around 700 and was completed in the late Middle Ages. Evidently it went hand-in-hand with Islamization. Greek was the first language to suffer through its association with the caliphate’s political rival, Byzantium. It further retreated to urban centres and was eventually restricted to learned polyglot monastic communities of various denominations, where it was employed alongside Syriac, Georgian, Coptic, Armenian and, increasingly, Arabic. Antioch, the seat of the local Eastern Orthodox Patriarchate, was the only exception, where Greek continued to be spoken until the end of the Middle Ages. Nevertheless, there is evidence to suggest that as early as the 10th c. most non-clerical Christians in Antioch were already switching to Arabic. Immediately after the brief Byzantine reconquest of Antioch by Nikephoros II Phokas (another emperor who may have been of Arab if not Armenian origin) the local orthodox initiated a vast translation movement of religious texts from Greek to Arabic, which suggests their urgent need for religious texts in their new vernacular. Aramean fared better, partly because it was not associated with any of the caliphate’s external enemies, and partly because of its high status as liturgical language of several emerging state-less, independent churches. Another reason for its survival has to do with its linguistic proximity to Arabic as fellow-Semitic languages and its usage as a valuable intermediary in translations of Ancient Greek texts into Arabic. Speakers of Aramaic, Greek or both, played a pivotal role in the Graeco-Arabic translation movement centred in Abbasid Baghdad in 8th – 10th c, without which a series of texts by the likes of Aristotle, Galen, Ptolemy, Euclid, etc. may have otherwise been lost forever. “Eastern Orthodox” Syria in the 7th c. was an overwhelmingly Christian land. And yet throughout the Byzantine Empire, heated theological debates over Christology, i.e., the divine and human natures of Christ, made Christianity an arena of contention rather than a cause for unity. Thus, three distinct theologies, and groups of followers emerged: 1. Radical’ dyophysites: These were influenced by the teaching of Nestorius, a representative of the theological school of Antioch and later Patriarch of Constantinople. They emphasized the distinctness of Christ’s two natures, a view that was declared heretical by the Council of Ephesus (431) and the Council of Chalcedon (451). Due to intense Byzantine persecution, the group relocated en masse beyond Byzantium’s eastern borders, under the protection of Sassanid Persia. Originally active in both Greek and Aramean language areas, dyophysitism eventually flourished in an Eastern Syriac environment and served as the predecessor of the modern Assyrian Church of the East (whereby East denotes Mesopotamia and beyond all the way to China!) and the Chaldean Catholic Church. 2. Miaphysites: Following the teachings of the Alexandrian theological school and especially those of its patriarch Cyril, miaphysites emphasized the fullness and unity of Jesus’ nature. Their anti-Nestorianism led them to fully support Nestorius’s condemnation at the council Ephesus but reject the ‘milder’ emphasis placed at Chalkedon. They are therefore sometimes referred to as non-Chalkedonian or Oriental Orthodox. While several Byzantine Emperors, including Justinian’s wife Theodora, and Patriarchs of Constantinople were in fact miaphysites, this theology did not prevail in the Byzantine empire and eventually solidified in non-Greek-speaking cultural zones, resulting in today’s Armenian, (West) Syriac, Coptic, Ethiopian and Eritrean Orthodox churches. All of these may be collectively described as Oriental Orthodox Churches, in order to highlight their distinct theology from the Eastern Orthodox Churches (see below). Oriental Orthodox churches may be seen as “proto-national” since each developed its own liturgical language as opposed to the international languages of the time, i.e. Greek and Latin. 3. Chalkedonian dyophysites: The Council of Chalkedon condemned Nestorius with a somewhat milder phrasing than miaphysites would have wanted: “two natures in one substance”. This reconciliatory phrasing became the official doctrine in the Byzantine Empire and is clearly reflected in depictions of Christ in Byzantine art. It is therefore endorsed by all Eastern Orthodox Churches, as well as Western Orthodox Christians (or Catholics in today’s parlance). Accordingly, Middle Eastern Christians of other denominations would historically refer to Aramean-, Arabic- or Greek-speaking Chalkedonian dyophysites as “Melchites” (from the semitic root m-l-k), i.e., followers of the doctrine of the “king”, i.e. the Byzantine Emperor. Similarly, Arabic sources would refer to such local Christians as “Rûm”, i.e. “Roman/Byzantine”, in the sense of “Chalkedonian Orthodox”, regardless of ethnicity or linguistic background. Today we call them, “Eastern Orthodox” in order to distinguish them, both from the Oriental Orthodox and Western Christians. Icon of Christ Pantocrator. Difference in the left and right sides depict the dual nature of Christ, illustrating traits of both man and God. Mirrored composites of left and right sides of the image show what the image would have looked like if Christ was believed to be only god or only human. For many centuries these confessional differences did not coincide with ethnic or linguistic distinctions. All three groups contained large numbers of Aramaic-, Greek-, Armenian- and Arabic-speakers, not to mention bilinguals, before being consolidated in linguistically uniform zones. Take for example, Romanos the Melodist (late 5th c. — mid-6th c.), the father of Byzantine hymnography and music. Originally from a family of Jewish converts from Homs or Damascus, Romanos moved to Constantinople, where his poetic genius truly flourished. The language of his hymns, which are still sung in Christian churches around the world today, is a remarkably elegant Koine Greek, but full of Semitisms, i.e. phrases and expressions translated directly from his native Aramaic. Romanos was a Chalkedonian dyophysite (i.e. Eastern Orthodox) but because of his immense influence on Armenian religious music he is also acknowledged as a saint by the miaphysite Armenian Apostolic Church. On linguistic grounds, he is also ‘claimed’ by Syriac Christians today. Furthermore, confessional belonging, ethnic origin and linguistic background did not necessarily translate into political loyalty (do they do so even today?). Of course, conversion to Eastern Orthodoxy was a prerequisite for admission into the highest echelons of the Byzantine state, which means that the countless Byzantine emperors, generals, administrators, clerics and scholars of Armenian origin that we know of were asked to formally denounce their miaphysitism. Does this make them less Byzantine or less Armenian, I wonder? Elsewhere, and especially in the army, the Byzantines were more flexible. The Ghassanids, for example, whom we saw earlier as the first Arabic-speaking Christians of Syria and Byzantium’s most loyal clients in the area, were actually miaphysites, i.e. heterodox by Byzantine standards. And yet, geostrategic reasons led Byzantium to tolerate their heterodoxy. After spilling much blood in defending Syria against the Arab caliphate, the Ghassanids were eventually scattered and assimilated into both miaphysite and dyophysite Christian communities. But if there is one person that best embodies the story of Eastern Christianity in Syria, it is the extraordinary theologian and hymnographer St John of Damascus (675-749), acknowledged as the last of the Great Fathers of the Church by Eastern Orthodox, Catholics, Anglicans and Lutherans alike. John was born as Mansûr ibn Sarjûn to an aristocratic family of Arab-Byzantine officials, perhaps hailing from the Banu Taghlib, another Arab tribe that had adopted Christianity. His grandfather by the same name had been a senior financial administrator of Syria during the destructive Byzantino-Sassanian wars (572–591 and 602–628) under emperors Maurikios and Heraklios I. Mansûr the Elder seems to have resisted both Heraklios’ and the Sassanids’ efforts to financially squeeze the province to support the war effort. In fact, the heavy taxation imposed by both Sassanids and Byzantines every time Syria changed hands must have greatly alienated local Christians. This, coupled by the military exhaustion of the two rival superpowers, paved the way for the rapid expansion of the nascent Islamic Caliphate. According to Byzantine and Arabic sources, either Mansûr or his son Sarjûn eventually negotiated the surrender of Damascus to the caliphate in 635, in exchange for more favourable terms for the local Eastern Orthodox. John’s father Sarjûn (Gr. Sergios) served as public and private secretary (Arab. mawla) to the first Ummayad Caliph Mu’awiya I (r. 661–680) and perhaps as fiscal governor of Syria for him and several of his successors. His fall from favour around 700 seems to be related to Abd al-Malik program of centralizing and Arabizing Umayyad bureaucracy. One particular Arabic source that describes Sarjûn as “Rûm” claims that the caliph repeatedly asked him totranslatethe diwan (fiscal administration) from Greek into Arabic. Sarjûn’s refusal led to his replacement by Sulayman ibn Sa’d al-Khushani who happily complied to the caliph’s request. Sarjûn is said to have used his wealth and influence to ransom Christians from slavery, one of whom, St Kosmas of Maiouma, would become his adopted son and life-long companion of his biological son, John. Byzantine, but not Arabic, sources claim that John, fluent in Arabic, Syriac and Greek, followed in the footsteps of his father and grandfather and began a career in the Umayyad administration before becoming a monk. In any case, from his monastery of Mar Saba near Jerusalem, John rose to become perhaps the first great systematizer of Eastern Orthodox theology. His apologetic treatises clearly defined Chalkedonian dogma by opposition to miaphysites and radical dyophysites alike. But above all his Treatise Against Those Decrying the Holy Images remains the archetypal theological defence of the use of icons in Orthodox worship. And here is the irony: at a time when the Arab Caliphate was besieging Constantinople, an Arabic-speaking, heterodox Emperor Leo III was defending Byzantium against the invaders while attacking the use of icons in Christian worship, under Islamic influence. Meanwhile, in Arab-held Syria and Palestine an ethnically Arab Christian theologian was writing, in the most elegant Greek, a philosophically profound defense of icons that would define Eastern Orthodoxy to this day. The Arabic-speaking Byzantine Emperor Leo III Let us now return to the historical question about the origin of the Arabic-speaking Eastern Orthodox. Consider on the one hand the great complexity of ethnic identities in the Late-Antique and Medieval world as outlined above; add to the mix the scarcity and fragmentation of reliable contemporary sources and demographic data; what you have before you is the utter helplessness of the historian when asked to credibly answer this chicken-and-egg question. How and with what evidence can anyone responsibly argue that the Byzantine Greeks or Arameans who switched to Arabic a thousand years ago were more numerous than the Arabs who adopted Christianity or vice versa? How can anyone claim to know with certainty the multi-layered sense of belonging experienced by the likes of Leo III, the Ghassanids or St John of Damascus? “In the Shade of Three Nationalisms” Having survived one empire after the other, Arabic-speaking Christians, increasingly since the 19th century have found themselves in the shadow of competing nationalisms. While the three nationalisms mentioned in the title of our publication and explored in its pages are the Arab, Greek and Turkish ones, respectively, several others may be added to the list, such as the Syrian and Assyrian national movements. Whether focusing on the 4 millennia of Aramean cultural presence, the almost two millennia of Hellenistic and Byzantine influence, the so-called Syrian Synthesis thesis, or the role of Arab Christians in the Arab Awakening, all nationalist narratives share a selective approach to the past, that invents and conceals more than it reveals, in order to claim the community in question in the present. Proponents of Turkish nationalism, on the other hand, tend to highlight the issue of citizenship and the fact that at least the younger generation of Antiochian Christians have already been linguistically ‘assimilated’ into Turkish. Of course, an important issue that our volume explores is that such approaches tend to conceal the historical role of state-sponsored minority policies in this process of assimilation. In this light, it is not surprising that the title of our book received its fair share of criticism. People who identified as “Arab” felt that the title was purposefully evasive, negating a passionately felt identity that was obvious and unproblematic to them. Yet others felt strongly against associating themselves with Arab culture, to begin with. Is this a case of “failing to please anyone while trying to please everyone”? Not at all. These reactions are not just understandable, but in fact further support and corroborate many of the findings of the research presented in our volume. With this in mind, let us finally return to the identity question: “what are the Eastern Orthodox of Antakya? Arab? Rum? Turkish? Christian?” They only answer I could possibly offer with a clear conscience is that “they know best”. And I would add that one should be especially suspicious of anyone who tries to tell them otherwise. One thing is certain, however: whether you speak it or not, whether you know it passively from songs, proverbs or recipes, Antiochian Arabic deeply matters. It invites affection and is worthy of pride, because it tells a millennia-old story of both resilience and cultural interconnections that extend far beyond the church we go to and the country we live in.

  • Hatay’da Davul Zurna Sesleri Duyulur Mu?

    Menekşe Tokyay/Gazete Duvar On iki yıl sonra Hatay’ın demografik olarak elimizden gideceğine, Suriyeli bir başkana teslim edileceğine ve uzun vadede aynısının Türkiye genelinde de geçerli olacağına, yeni doğan dört çocuktan üçünün Suriyeli olmasından ötürü Türklerin azınlığa düştüğüne dair Hatay belediye başkanı Lütfü Savaş’ın açıklamalarıyla sığınmacı meselesi yeniden alevlendi. Alevlenmekle kalmadı, devasa bir ırkçı nefret bulutu tüm kenti, ardından da ülke gündemini esir aldı. Bu polemiğin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sığınmacıları göndermeyeceklerini açıklaması, ana muhalefet partisi milletvekillerinin ise sığınmacıları davulla zurnayla göndereceklerini ısrarla dile getirmeleri ise, iki görüş arasındaki kutuplaşma hatlarının ne kadar kesinleştiğini gözler önüne serdi. Sığınmacılar konusunda herkes yerleşik söyleme, kalıplara ve davranışlara sıkı sıkıya bağlıyken, artık yeni bir söylemin inşasına odaklanmak gerekiyor. Ve bunda siyasi iktidar kadar muhalefete de önemli görevler düşüyor. Önümüzde ise birkaç temel sorunsal var. Kimisi isteğe bağlı kimisi de istem dışı koşulların sonucunda göç etmiş olan sığınmacılar, bir ülkenin demografik yapısını bozan bir beka sorunu mudur, yoksa sığınmacıların topluma entegrasyonuna yönelik doğru ve sürdürülebilir modellerin geliştirilmemesinin tehlikesini mi tartışmaya açmak gerekir? Suriyeli çocukların Türk eğitim sistemine entegrasyonunun desteklenmesi yönündeki projelere yapılan harcamalar, Suriyelilerin kendilerini bu toplumun birer ferdi olarak görmeleri, yaşadıkları ülkenin dilini bilmeleri ve mekânsal algılarını çeşitlendirmeleri doğrultusunda atılmış olan değerli adımlardır ve bu ve benzeri projeleri bu kutuplaşma girdabında feda etmemek gerekir. Öte yandan, girdi maliyetlerinden dolayı, Hataylı çiftçilerin yüzde 75’i bu mesleği bırakmışken ve Suriyeliler onların tarlalarını kim bilir hangi zorlu koşullar altında işleyecekken, ucuz emek, insanca yaşam koşulları, tarımın geleceği, yeni tarım düzeni, devletin çiftçiye destek modelleri gibi kavramların zaman içinde hangi noktaya evrileceğini konuşmalıyız aslında… Hatay kaymakamı Suriyelilere çilek ekimini öğrenmeleri için fon bulup onları yerel ekonomiye dahil ederken, bunu kötü bir şey olarak mı sunmalıyız, yoksa aynı Suriyeli akşam evine ekmek getirecek gelirden yoksun olduğunda doğuracağı kriminalite sorununu mu düşünmeliyiz? Çilek ekmeyi öğrenme! Çocuğun, sınıfımızda çocuklarımızla aynı sırayı paylaşmasın! Ama bir yandan da dilimizi, kültürümüzü bilmediğin konusundaki yergilerimize muhatap ol! Kendi topluluğuna yönelik restoranlar açma! Yerel yemeklerini pişirme! Yerel müziğini uluorta dinleme! İşimizi elimizden alma, evinde otur! Ama komşumuz olma! Hastanelerimizde kuyruk oluşturma, bize sıra gelmiyor! Çocuk doğurma, ama bir yandan da mobilya dükkanlarımızda kayıtdışı çalıştıracağımız ucuz işgücüne ihtiyacımız olduğunu unutma! Ama bir yandan da asayişi bozma! Mümkün mü? Karşımızda duygusuz bir taş değil, tüm duygularıyla biricik, öfkeli, inatçı, kaygılı, zaman zaman kindar, zaman zaman da kırılgan bir insan var. Konuya farklı bir coğrafyadan yaklaşalım. 20 milyonun üzerinde göçmene ev sahipliği yapan Almanya’da, Türkiye kökenli bir belediye başkanı olması, Almanya’nın demografik yapısını bozar mı? Hollanda’da Başbakan Mark Rutte başkanlığında bu sene başında kurulan 4 partili koalisyon hükümetinde Türkiye kökenli iki bakanın görev alması hepimizi gururlandırıyor. Aynı şekilde 2019 yılında Almanya / Hannover Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Yeşiller partisinden Türkiye kökenli Belit Onay’ın, ırkçılığın artışa geçtiği bir dönemde “Almanya bizim ülkemiz” demesi de son derece değerli. Onay’ın ailesinin de Almanya’ya ilk geldiklerinde dışlanmış olmaları, mikro ölçekte ırkçılığa en azından söylem düzeyinde maruz kalmış olmaları muhtemel. Ama tüm bunların üst perdeden, sistematik olarak onları dışlayan ve Türkiye’ye dönmelerini öğütleyen bir tonda yapılması durumunda Belit Onay, şu andaki konumuna gelmezdi, gelemezdi. Ona ve onun gibi birçok göçmene şans tanındı, bu şansı eğitim, fırsat eşitliği ve toplumsal kurallara saygı temelinde kullananlar ise, ırkından, dilinden, dininden, geldiği ülkeden bağımsız olarak toplumda statü elde ettiler, prestijli bir meslek sahibi olamayanlar ise toplumun eşit fertleri olarak yaşamlarını asgari uyum ve saygı temelinde sürdürüyorlar. Ne Almanya ne de Hollanda, Türkiye kökenli kişilerin yönetici pozisyonlara yükselmesiyle bir bozulma yaşadı. Tam tersine demokrasiye ve çok kültürlü yaşama dair inançlar tazelendi, göçmen kökenli kişilere yönelik toplumsal dışlama her ne kadar gerçekse de artık marjinal düzeyde kalabildiğini gösterdi. Zira örneğin 1970’li yıllarda Almanya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olan Belit Onay, kenti olan Hannover’de sokağa çıktığında bir “kahraman” muamelesi görüyor. Burada sığınmacıların günah keçisi haline getirilmesi üzerinden evrilen ve medyanın sorumsuz aktarımlarının da etkisiyle çok tehlikeli uçlara savrulan tartışma, aslında sığınmacıların toplumdaki dengeleri bozup bozmaması üzerine değil, toplumun ırkçılığa karşı nasıl eğitileceği, sosyal medyada gördüğü tek bir cümlelik demeçle yan komşusuna sırf Suriyeli olduğu için saldırmakta beis görmeyen insanların nasıl demokratikleştirileceği olmalıdır. Öte yandan, Senatör seçilirse Türk vatandaşlığından çıkacağını geçtiğimiz günlerde açıklayan Mehmet Öz’ün bu tavrıyla göçmenlere yönelik önyargıları neredeyse meşrulaştırması da birçok toplumda bu habis ırkçılığın kişileri kimliklerine yönelik taarruzlar karşısında nasıl boyun eğdirdiğini göstermesi açısından anlamlı bir örnek oldu. Yabancı düşmanlığı öyle güçlü bir virüs ki, bir noktada kişiyi kendine yabancılaştırır, kendi kimliği dışındaki herkesi kalın duvarlar örülü bir zindana iter ve bu üstünlükçü bakış açısıyla aynı zamanda kendi yaşamını da zindana çevirir. Bu zihinsel bir tutukluluktur aslında. Lanetlenmiş bataklıklara saplanır insanlık. Portakal ağaçlarından çevreye yayılan kokuları duyumsayamaz, zeytin ağaçlarının fısıldadığı kardeşliğe kapar kulaklarını; sevmez, sevdirmez, öfkeli ruhlar cehennemine çevirir etrafını. Yabancı düşmanlığı, diğerini görmemek, algılamamak, iletişim kuramamak, nasır bağlamış ruhlar içinde ötekine söylenecek hiçbir sözü olmadığı için nefret kusmaktır. Oysa ne hayat tek kişilik veya tek perdelik bir oyundur, ne de yaşadığımız coğrafya teksesliliğe alışkındır. İşinden ve aşından olma endişesi, kriminalitenin artabileceği korkusu, kamu hizmetlerinden yararlanma süresi ve etkinliğinin azaldığına dair eleştiriler ve kimlik kaybına ilişkin duyulan çekinceler, bu düşmanlığı besleyen genelgeçer endişelerdir. Ancak Türkiye özelinde kendilerini ucuz işgücü olarak konumlandırıp kayıtdışı ekonomide bir alan açan ve orada çalışan, şimdilik kriminalite oranlarını alarm verici düzeye getirmeyen bir sığınmacı gerçekliğini de kabul etmemiz gerekiyor. Suriyelilerin yoğun yaşadığı illerde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son on yılda ortalamanın altında bir oy kaybı yaşaması ise, bu memnuniyetsizliğin yerel halkın oy verme davranışına yansımadığını gösteriyor. Sığınmacılar şehir yaşantısına alıştıkça, yeni nesil okullaştıkça çocuk sayısı da azalıyor ve bu süreç bir demografik dönüşüme evrilmiyor. Yaşadıkları yeni toplumun kültürel kodlarına entegre oldukça iş ve aş bulacakları, onlara ev sahipliği yapan toplumsal ortam içinde kendi kültürel özelliklerini koruyarak var olabilmenin ve bütünleşebilmenin her taraf için kazanç sağlayacağı görülüyor. Ayrıca, belirli bir süre sonunda gereken koşulları karşılayan Suriyelilere vatandaşlık verilmesi de bu insanların kamuda idari pozisyonlara aday olmalarının önünü açıyor ve bu da kaçınılmaz şekilde vergi vermekten siyasi katılıma dek birçok vatandaşlık hak ve ödevini beraberinde getiriyor. Ama Türkiye’de toplum, sığınmacılara siyasal haklar verilmemesi talebi konusunda tüm partiler düzeyinde bir ortaklaşma içerisinde. Şurası bir gerçek ki, mültecilik konusunu ırkçılık ve milliyetçilik kışkırtmalarının gölgesinden çıkararak evrensel insan hakları çerçevesinde çözmek, bunun için mücadele etmek gerekiyor. Mülteci statüsünü alan kişinin seçme-seçilme hakkını elde edemediğini bilmemiz gerekiyor. Türkiye’de 4 milyona yakın Suriyeli mültecinin sadece 193.293’ünün Türk vatandaşı olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Suriyeliler Barometresi başta olmak üzere son dönemde yapılan birçok araştırmaya göre, Türkiye’de yaşayan genç sığınmacıların yarıdan fazlası eğitimlerine ve iş yaşamlarına burada devam etmek istiyor ve ülkelerine geri dönmeyi düşünmüyor; “Hatay bizimdir” diye ayaklanmaya da, “çok seviyorsan evinde besle” şeklindeki aşağılayıcı önermelere muhatap olmaya da hiç niyetleri yok. Çünkü “anavatan” dendiğinde Suriye yerine Türkiye’yi görüyorlar ve burada ya sığınmacı haklarıyla ya da eşit vatandaş olarak var olmaya can atıyorlar. Dolayısıyla, bizlerin bir Suriyelinin belediye başkanı olup olmayacağını tartışmamız yerine, sorunları kompartmanlaştırıp, genciyle yaşlısıyla çocuğuyla bu sığınmacıların Türkiye’deki entegrasyonunu, sosyal uyumunu ve kamu hizmetlerine erişimini sağlamanın en etkili ve kalıcı yollarını geliştirmemiz gerekiyor. Bu kapsamda çocuk yaşta evliliklerin önlenmesine karşı sivil toplumun farkındalık çalışmasından, aile planlaması ve erken gebelik konusunda bilinçlendirmeye dek birçok alanda toplumsal normların aktarımı da bir zorunluluk olmuştur. Bu kördüğümün anahtarlarından biri, eşit temelde entegrasyon politikalarına ağırlık verilmesi ve mültecileri dışlayan anlayışın dönüştürülmesidir. Bu topraklarda sığınmacı dendiğinde emek piyasasındaki sömürü, ucuz işgücü ve gayriinsani çalışma koşulları akla gelmemeli. Vatandaşlık elde ettikten sonra belediye meclislerinde, temsili kurumlarda bulunan Suriyeliler, Hatay, Kilis gibi kritik noktalarda yerel halkın içindeki sorunları, kendi halkını tanıdığı için daha doğru bir şekilde dile getirebilecek bir bağ şeklinde kurgulanabilmeli. Birkaç sene önce Türkiye vatandaşı olup ismini de Alptekin Hocaoğlu olarak değiştirerek Gelecek Partisi’nin kurucu üyelerinden olan Halid Hoca buna sadece bir örnek. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda topraklarında misafir etmeye devam edeceği sığınmacılar meselesi saldırgan bir tutumla ve zorla geri gönderme tehdidiyle çözülemez. Bu tür tehditler, sorunu sadece büyütmekle ve sığınmacıları kriminalize ederek onları toplumun dışına itip dışlanmalarına yol açmakla sonuçlanır. Ve unutmamalıyız ki, yabancı düşmanlığı en büyük beka sorunlarımızdan biridir. Ve büyük şair Gülten Akın’ın da ifadeleriyle, “Her mültecinin içinde bir gül ağacı boylanır. Sıcağa susuzluğa dayanıklı. Ülkesizlik tüm ülkeler sayısınca genişliktir. Sınırsızlığa, sonsuzluğa dayanıklı.” Bu yazı ilk olarak 20 Mart 2022 tarihinde Gazete Duvar’da yayınlanmıştır.

  • ‘Meryem Ana Mucizesi’: Antakya’nın İkonalı Evi

    Yine orada, kendimi en çok ait hissettiğim yerdeydim. Eski Antakya sokakları… Bıkmadan, usanmadan her gün geçebilirim o mahalleden, önünden geçtiğim her ev bana küçük de olsa mazide kalan bir anıyı, anlatılmış bir hikayeyi anımsatıyor. Bu sefer ziyaret edeceğim yer, Affan Mahallesi’nin Kuyulu Çıkmazı’ndaki 7 numaralı ev. Mucizevi hikayesini çocukluğumdan beri duyduğum, fakat o zaman çok yakınında oturmamıza rağmen bir türlü ziyaret etmediğim Bedro Amcaların evi. Size bu evin hikayesini anlatmadan önce evin sakinlerinden bahsetmek isterim. Şu an artık hayatta olmayan Bedro Katremizgil, Antakya Rum Ortodoks Kilisesi’nin “msaltik”lerinden yani okuyucularından. Hikayeyi kendisinden dinleme şansına ne yazık ki erişemedim. AmaBedro Amca’nın şu anda aynı evde yaşayan oğlu İlyas ve gelini Hülya’nın acı Antakya kahvesini içerek dinledim anlattıklarını. Bugün Antakya üzerine hafızamızın gidebildiği kadar eskilere giden bir yolculuğa çıkıyoruz, öyle ki zamanın nasıl hızlı aktığının farkına bile varmıyoruz. İlyas Abi Antakyalı, eşi Hülya Abla da Samandağlı olduğundan, sohbetimize ilk etapta bol bol Samandağ’ı överek başladık. Samandağ Antakya’ya göre daha kırsal, daha rahat ve insanın kendini daha özgür hissettiği bir yer. Herkesin küçücük de olsa mutlaka ekip biçeceği bir toprağı olduğundan köy huzuru taşıyan bir kasaba. Oraya dair belki başka zaman daha uzun konuşuruz, zira bugün sözümüzün misafiri Meryem Ana ikonasının bulunduğu eve dair anılar. Kahvemizi içip muhabbete devam ederken konu elbette değişen ve dönüşen Antakya sokaklarına geldi. Hülya Abla’nın dediğine göre eskiden kendi evlerinin yakınındaki avlu evlerinde hep Hıristiyan ve Yahudi aileler otururmuş. Karşı komşuyla karşılıklı kapılar varmış, sonra bunlar pencerelere dönüşmüş. Mahallede Kurban Bayramı biter, yortu başlarmış; o biter, Yumurta Bayramı başlarmış. Sokakta sürekli bir coşku varmış. Zaman içerisinde başlayan göçle komşuluklar farklılaşmış. Şimdilerde o evlerde hâlâ oturanlara her geçen gün restore edilen bir başka butik otel, kafe veya meyhane komşuluk ediyor. “Meryem Ana’ya hizmetçi olarak geldim” Hülya Abla şu anda oturduğu avlulu eve gelin olarak gelişini anlatmaya başlarken, ben bu eve “Meryem Ana’ya hizmetçi olarak geldim” diyerek beni hikayenin içine çekti birden. Evet, kapısını çaldığım bu ev, senelerdir üzerinden şifalı olduğuna inanılan bir yağ sızan “Kutsal Meryem ikonası”nın bulunduğu evdi. İlyas Abi ile Hülya Abla bu evin üçüncü kuşak sakinleri. İlyas Abi, oturdukları evin 200 -250 yıllık bir geçmişi olduğunu da söyleyerek tarihe kocaman bir not düşüyor. El işi ahşap Meryem Ana ikonası, Bedro Amca’nın çocukluğundan beri Kuyulu Çıkmazı 7 numaralı evdeymiş. Suriye’den bir tanıdıkları tarafından hediye edilmiş. 1979 senesinde Bedro Amca ve eşi buradan taşınmaya karar vermişler, hatta şehirden gidip ev bile bakmışlar. “Şehir” diyor İlyas Abi anlatırken, çünkü şu an oturdukları Affan Mahallesi,Antakya’nın birçok semtine göre köy gibi kalıyormuş o zamanlar. Bedro Amca ve eşi taşınmaya karar verdikleri günün sabahında salona indiklerinde, birkaç haftadır tartışmalarına sebep olan yağ birikintisinin kaynağını farketmişler. Meğer yağın kaynağı bu el işi ahşap Meryem Ana ikonasıymış.[1] Ev halkı ilk başlarda ne olduğuna anlam veremiyor. Nihayetinde, ahşap bir dolabın içinde duran ikonadan değil de bu akıntının duvardan sızan bir şey olabileceğini düşünüp durumu papazlara anlatmışlar. Sonra haber hızla papazlardan müftüye, oradan belediyeye yayılmış. Sonunda ev halkından şüphe duymaya başlamış insanlar ve onların bir numara yaptıklarını düşünerek duvarı kazmak istemişler. Bedro Amca, etrafta yayılan dedikoduları önlemek için razı gelmiş duvarın kazılmasına. Ev halkının, papazların ve müftünün şahitliğinde duvarı kazımışlar ve zeytinyağına benzeyen bu sıvının nereden geldiğine dair hiçbir şey bulamamışlar. Akan sıvı incelenince bitkisel özlü olduğu ve hayli düşük asitli bir yağ olduğu ortaya çıkmış. İkonadan akan uçucu ve sarı renkteki yağ, taş duvarların arasında kalan ahşap dolaptan sızıp hemen yan odanın eşiğinde birikmeye başlamış. Kendisi de Ortodoks Kilisesi’nde okuyucu olan ve bunu bir mucize olaraksahiplenen Bedro Amca ile ailesi, yağın biriktiği yere pamuk parçaları koyarak yağın yere akmasını ve kutsal gördükleri bu yağın üstüne basılmasını engellemeye çalışmışlar. Zamanla bu duruma kutsiyet atfetmek sadece Hıristiyanlara ait bir durum olmaktan çıkmış ve farklı inançtan insanlar da şifa bulmak için Bedro Amca’nın evine uğrar olmuş. Evin adı artık “Meryem Ana’nın evi” olmuş. Evin şimdiki sakinleri İlyas ve Hülya, 1979’dan itibaren her dinden ve mezhepten birçok insanın bu eve sürüklendiğini ve yüzlerce kişinin burayı ziyaret ettiğini, burada mum yakıp dua ettiğini ve o pamuk parçalarından bir tutam alarak şifa bulduğu bir yer olduğunu anlatıyorlar. Bu evde mucize arayanlar Antakya veya Türkiye’yle de sınırlı değil. Hülya Abla şöyleanlatıyor: “15 sene önce bir misafirim geldi ABD’den, yağ istedi, verdim. Eşine dostuna dağıtmış ve kalanını çekmecesine koymuş, bir süre sonra çekmeceyi açıp baktığında o yağın arttığını fark etmiş.” Tabii ki, bu durum bir tedavi tavsiyesi değil, tamamen “inanç”la ilgili. Nitekim ev halkı da Meryem Ana ikonasını bir mucize olarak benimsedikleri için bu yağın birçok hastayı iyileştirdiğine ve yaralara iyi geldiğine inanmışlar. Antakya ve civarındaki kiliselerin papazları, 1979 yılından beri Meryem Ana’nın bu mucizesini benimsemişler. Meryem Ana’ya olan bağlılıktan ötürü eskiden 15 Ağustos Meryem Ana Yortusu’nda, bu evde Meryem Ana’ya dualar edip mumlar yakıyorlarmış. Bugün ise bu mucize benimseniyor ama kabul görmüyor. İlyas Abi ve Hülya Abla’nın aktardığına göre, son zamanlarda din adamları bu ziyaretleri yapmaz olmuşlar. Gerçi kilisenin bunu kabul edip sahiplenmesi, buranın bir şapele dönüşmesini gerektirir, bu da bölgeden sorumlu olan metropolit düzeyinde olan din adamlarının vermesi gereken bir karar. Evindeki bu Meryem Ana ikonasının hikayesini Bedro Amca nasıl anlatırdı? Yağın aktığını gördüğü an hangi duyguları yaşamıştı, ne düşünmüştü? Tüm bu sorular artık yanıtsız kalacak, o nedenle İlyas Abi ve Hülya Abla’nın anlattıklarıyla yetineceğiz. Fakat şunu biliyoruz ki, eksik kalsa da bu Meryem Ana ikonasının hikayesi başka insanlara ulaşmaya devam edecek. Hülya Abla’nın deyişiyle isteyen, inanan herkes Kuyulu Çıkmazı 7 numaralı eve gidebilir, zira o evin kapıları yaz kış açık. [1] Yıllar önce Bedro Amca’yla konuşma imkanı bulan Handan Demiralp ise hikayenin bu kısmını blogunda Bedro Amca’nın eşinin vefat ettiği günün sabahında yağın fark edildiği şeklinde aktarıyor.

  • Güney Amerika’da Arap Hıristiyan İzleri

    Foto: Circi Şakır’in Arjantin’deki kimlik kartı Azınlık olmak hep bir yerlerden bir yere göçmektir. Osmanlı devrindeki Hıristiyanların yazılı tarihine baktığımız zaman vatanından kopup başka bir yerlere sürüklenmenin örneklerini sık sık görürüz. Bu durum Antakya ve civarında yaşayan Hıristiyanlar için de 150 yıldır değişmeyen bir kaide gibi duruyor. Bu bağlamda özellikle Güney Amerika’ya göç konusu çok dikkat çekici. 1880 ve 1914 arasında yaklaşık yarım milyon Arap Hıristiyan, Osmanlı vilayetlerini terk edip daha iyi bir yaşam arzusuyla Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerine göç ettiler. Bu rakama biraz daha ayrıntılı baktığımızda sadece Halep Vilayeti’nden 100 binin üzerinde insanın bu göçün bir parçası olduğunu görüyoruz. Bu büyük göçün sebepleri çok çeşitli olsa da, Hatay’ın iltihakı sonrası 1939’da gerçekleşen göçle ya da 20. yüzyılda Avrupa’ya işçi olarak gitmeyle birçok ortak noktaya sahip. Osmanlı artık son demlerini yaşıyorken, Halep Vilayeti’ndeki nüfus artışı ve bunun getirdiği ekonomik sıkıntılar, egemen olmayan topluluklar arasındaki siyasi ve dini çekişmeler, zorunlu askerlik gibi sebeplerle Müslüman olmayanlar anayurtlarından kopar giderler. Büyük kısmı Arap Hıristiyan olan bu insanların arasında az da olsa Ermeniler, Yahudiler ve hatta Müslüman Türkler de vardır. Bu insanlar Osmanlı tebaasından ve Arap vilayetlerinden geldikleri için gittikleri vardıkları ülkenin limanlarında “Türk” olarak kaydedilirler. Bu bakımdan yurduna geri dönmeyip göç ettikleri ülkelere yerleşen bu topluluğun çocuklarına ve torunlarına bugün hala “El Turco” denir. Circi Şakır, 1930'lar İşte artık değil adları, varlıkları bile tamamen unutulan bu 100 bin göçmenden bir tanesi de baba tarafından dedem Circi Şakır.  Benden neredeyse bir asır önce doğan babamın babası Circi’nin Antakya Rum Ortodoks Kilisesi’nde bulunan ve 1880’lerden beri Antakya’da doğan her Arap Ortodoks’un kayıtlı olduğu kara kaplı büyük vaftiz defterinin ikinci sayfasında adı Circi Abdülmesih Şekri olarak yazılmış. Doğum tarihi ise 5 Teşrinievvel (Ekim) 1889, vaftiz tarihi de 6 Ocak 1890 olarak girilmiş. Ancak bu doğum tarihinin ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz, zira babam babasının 1885 yılında doğduğunu söylerdi, Türkiye kayıtlarına göre ise 1883’te doğmuş. Arjantin’de ona verilen kimlik kartında ise doğum tarihi olarak 1888 yazılmış. Doğum tarihi ne olursa olsun, Circi Şakır 1900’lerin başlarında on beş ya da yirmi yaş arasında bir gençken Arjantin’e göç etmiş. Yaklaşık 20 yıl orada kaldıktan sonra 1920’lerin ortalarına doğru Antakya’ya geri dönmüş. Babam ve halalarım, yumuşak huylu bir adam olan dedemin çocukluklarında onlara İspanyolca şarkılar söylediğini anlatırlardı. Arjantin’de buğday tarlalarında hasat işçisi olarak çalışan dedem, Antakya’ya döndüğünde ölene kadar kunduracılık yapmış. 1947’de Antakya’da çıkan bir yangından üç çocuğu kurtardıktan sonra dumandan zehirlenerek sokakta son nefesini vermiş. Vatanını bırakıp başka bir ülkeye göç eden hemen hemen her işçi gibi dedem de Antakya’ya cebinde biraz parayla dönmüş. Artık varlıklı denilebilecek ve meslek sahibi bir zanaatkar olduğu için de zamanının en köklü ailelerinden biri olan Seydilerin kızı Meryane ile evlenmiş. Ellerinde 18 yüzyıldan beri mucizeler yarattığına inanılan bir Meryem Ana ikonası olan Seydilerin, bugün hala Halep ve Antakya’nın en seçkin ailelerinden biri oldukları söylenir. 1700’lere kadar tamamen farklı bir isimle anılırken, kutsal addedilen ikona sebebiyle Seydi yani mukaddes adını taşımaya başlayan bu ailenin bazı fertleri de yine Güney Amerika’ya göçmüştür. Meryane Seydi ve Circi Şakır düğün fotoğrafı 1920'ler 1920’lerin ortalarında evlenen dedem ve nenem balayına Mısır’a gitmişler. Dedemin yıllar önce oraya gelin gitmiş bir kız kardeşi vardır. Ancak asıl rotaları Arjantin’dir. Dedem yirmi yıl yaşadığı, dilini öğrendiği bu ülkeyi çok sevmiş olacak ki, yeni ailesini orada kurmak istemiş. Fakat işler istediği gibi gitmez. Kız kardeşi yengesine yani neneme “Sen orada ne yapacaksın? Antakya’ya dönün” diyerek bu kararlarından caydırmış ve neticede yeni evli çift gerisin geri Antakya’ya dönmüş. İnsanlar öldükten yüzyıllar sonra bile onlardan kalan kâğıt parçalarına bazen bir şey olmaz. Bu yazıda sizinle dedemin evrak-ı metrukesini paylaşmak istiyorum. Dedeme Arjantin’de cedula de identidad yani bir kimlik kartı verilir. Bu kart vatandaşlık göstergesi mi, yoksa sadece göçmenlere özel bir belge mi bilmiyorum. Ancak koleksiyonerlerdeki benzer örneklere bakarak, bunun günümüzdeki Yeşil Kart (Green Card) benzeri bir oturum iznine tekabül ettiğini iddia edebiliriz. Bu kimlik kartında dedemin Circi Şakır olan adı tamamen İspanyolcalaştırılarak “Jorge Chacra” olarak yazılmış. Fakat soyadı hususunda birkaç karışıklık var. Rahmetli babam ve dedem Kimriy yani Kumru lakabıyla da anılırlarmış. Hatta babamın vaftiz kaydında hem kendisinin, hem dedemin, hem de amcasının oğlu olan vaftiz babasının soyadları Kimriy olarak girilmiş. Dedemin kardeşinin çocukları apayrı bir soyada sahipler ve hiçbir zaman Şakır olmadıklarını tahmin ediyorum. Dolayısıyla dedem, İspanyolca “büyük çiftlik” anlamına gelen Chacra kelimesine kendine sonradan soyadı olarak almış muhtemelen. Vaftiz kaydı her ne kadar Şekri diyor olsa da bu kayıt vaftiz defterini 1950’lerde temize geçiren papazın da bir düzeltmesi de olabilir. Belki de 1934’te soyadı kanunu çıkınca Kimriy kelimesinin azınlıkları anımsattığını düşünüp kendine kulağa Türkçe gelen bu kelimeyi soyadı olarak seçti. İleriki bir tarihte de -gil takısı bir şekilde bu kelimeye eklenmiş. Circi Şakır'ın kimlik kartının kapak ve kimlik bilgileri bölümü Dedemin kimlik kartına baktığımızda profilden çekilmiş bir fotoğrafını, parmak izini ve kendisine dair bilgileri görüyoruz. 1922’de verilen ve her kelimesi İspanyolca olan bu kartta dedemin mesleği zapatero yani kunduracı olarak yazılmış. Antakya doğumlu olmasına rağmen doğum yeri olarak Halep gösterilmiş, muhtemelen geldiği vilayeti doğum yeri olarak yazmışlar. Parmak izinin yanı sıra saç rengi, boyu ve doğum tarihi gibi bilgiler de kartta mevcut. Soyadını taşıdığım ve babamın babası bu dedemin yanı sıra ailemde iki farklı soydan gelen kişiler yine Arjantin ve Brezilya gibi Güney Amerika ülkelerine dedemden tamamen bağımsız olarak benzer tarihlerde göçmüşler. Bunlardan biri de anne tarafımdan dedemin soyadını taşıyan ve büyük ihtimalle bu dedemle amca çocuğu olan bir genç. Biraz da ondan bahsedelim. 2000’li yılların sonuna Antakya Ortodoks Kilisesi’ne Arjantin’den bir mektup gelir. Bu mektup mucizevi bir şekilde kiliseye teslim edilmiştir. Çünkü alıcı bölümünde sadece İspanyolca “Antakya Rum Ortodoks Katedrali, Hatay İli, Türkiye” yazılmıştır. İki sayfa İspanyolca olan mektupta Americo Rafael Menaier adlı yetmiş küsur yaşındaki bir adam Arjantin’den 1914’te Antakya’ya göçen babası Hanna Müneyyir’le ilgili bilgi istemektedir. Mektupta babasının Antakya’da hangi tarihte vaftiz olduğunu gösteren bir belgeyi de iliştirmiştir. Her kelimesi İspanyolca olan mektupta Mounayer kelimesinin annemin kızlık soyadı Müneyyir olduğunu anlayan papazlar mektubu bize teslim ederler. Benim soyadım Şakır İspanyolca nasıl Chacra olmuşsa, annem tarafımdan dedemin kuzeninin soyadı da Menaier olmuştur. Artık ihtiyar bir adam olan Rafael babasının ailesi hakkında bilgi ister. Modern çağın müthiş bir icadı olan Facebook sayesinde Rafael’in yeğenlerini buldum. Yazışmamız sonucunda oldukça kalabalık bir aile olduklarını öğrendim. Hanna Menaier’in altı oğlu olmuş, dolayısıyla Arjantin’deki Müneyyirler çok kalabalıklar. Rafael’in atalarının izini bulmak için vaftiz defterine baktık. O yıllarda on beşten fazla erkek Müneyyir doğmuş. Bu Müneyyirlerden Antakya’da kalan yok. Halep’tekiler de hep çocuksuz ya da erkek çocuksuz ölmüşler. Rahmetli dayımın ölmesiyle sadece onun iki oğlu ve iki torunu dört Müneyyir kalmış ki, onlar da Avrupa’dalar. Arjantin’dekiler ise onlarca. Kaderin bir cilvesi olarak, eski Halep Vilayeti’nin şehirlerinde hiçbir Müneyyir kalmamışken, Güney Amerika’da onlarcası var. Kim bilir, belki de Hanna Müneyyir ve Circi Şakır soylarından gelen birinin onların izini arayacağını bilmeden sırt sırta çalışmış birbirleriyle Arapça muhabbet edip Antakya’yı yad etmişlerdir. Rafael Menaier'in mektubu Öyle görünüyor ki, ailemdeki Güney Amerika izleri son bulmuyor. Amerika’da genetik testler pek bir rağbet görüyor. Eve gönderilen bir kitle laboratuvara yollanan tükürük örneği kişinin nereden geldiğine dair ilginç bilgiler verebiliyor. Bunun yanı sıra dünyada bu testi yaptıran başka kişilerle olan genetik akrabalıkları derecelerine kadar söyleyebiliyor. Mesela testi yaptıran öz abimle yüzde 51’lik bir genetik ortaklığa sahip olduğumuzu öğrendik. Ancak işin daha ilginç yanı hiç adını sanını duymadığımız ikinci, üçüncü ve hatta daha gerideki nesillerden kuzenlerimizi bulabilmek. İnsanlar çoğu zaman nene ve dedelerinden ötesini bilmedikleri için bu tarz akrabalıklar oldukça garip gelebiliyor. Ben de bu şekilde benim gibi atalarını bilen bir üçüncü göbekten kuzenimle iletişim kurmayı başardım. Nenem Meryane Seydi’nin amcasının kızı Natalya Seydi, Hanna Müneyyir ve Circi Şakır gibi aynı tarihlerde güney Amerika’ya göç etmiş. Büyük bir ihtimalle anne-babasıyla göç eden bu kızın torunuyla yaptığım görüşmede babaannelerimizin amca çocuğu olduğunu keşfettim. Böylece Arjantinli akrabalarıma bir de Brezilya’yı eklemiş oldum. Göç konusu çok çetrefilli. Antakya, Halep ve civarında birçok aileden “Evet, dedemin abisi zamanında Arjantin’e gitmiş, bir daha da dönmemiş” gibi cümleleri duyabilirsiniz. Ancak, araya yüzden fazla sene, farklı devletler, okyanuslar girince o kişilerle bağ kayboluyor. Ben bildiğim diller arasında kendimi en iyi Türkçeyle ifade edebiliyorum, sınırın öte yanındaki Halepli akrabalarımın dili Arapça. Eğer dedem Arjantin’e dönseydi, belki ben de bugün üçüncü göbekten kuzenlerim gibi İspanyolca anadilli biri olacaktım. Dil ve kimlik bazen bir atamızın verdiği basit bir kararla çok farklı biçimler alabiliyor. Circi Şakır’ın babası Antakya Rum Ortodoks Kilisesi’nin bahçe inşaatında çalışmış bir taş ustasıydı, Antakya’nın yerlisi bir Arap Hıristiyan’dı ve büyük bir ihtimalle sadece Arapça biliyordu. Circi ise zorunluluktan göç ederek kendine ve belki de kendi soyundan gelenlere çokdilliliği ve çok kültürlülüğü öğretmiş oldu. Circi’nin torunları bugün dünyanın çeşitli memleketlerinde kendi çocuklarıyla başka dillerde konuşuyorlar. Dil, kültür ve kimlik akıcı bir biçimde devam ediyor, hem Circi’nin neslinden gelenler için hem de yer değiştirmiş bütün Arap Hıristiyanlar için.

  • Oruçtan Önce Karnaval Coşkusu: Merfeğ Yortusu

    Fotoğraf: Samandağ Rum Ortodoks Kilisesi Facebook Sayfası Çocukluk yıllarımda her yıl Şubat ve Mart aylarını iple çekerdim, çünkü yılın bu zamanları Merfeğ vaktiydi. Samandağ’da kilisede ve mahallede severek ve çok eğlenerek kutladığımız bu bayram, aslında yüzyıllardır kutlanmaya devam ediyor. Her yıl Paskalya orucuna başlamadan önce iki pazar arka arkaya kutlanan Merfeğ’in birincisi Merfeğ il Lehım (Et Yememe Yortusu), ikincisi Merfeğ il Bayad (Beyaz Yememe Pazarı) olarak adlandırılır. Bu yortular, Paskalya’dan önce yedi hafta süren büyük oruçtan önceki son büyük kutlamayı yapmak için düzenleniyor. Bu bayramı Ermeniler Paregentan, Rumlar ise Baklahorani (Apokries) olarak kutluyorlar. Hatta dünyaca ünlü Rio Karnavalı da tarihi farklı da olsa aynı bayram. İstanbul Tatavla’da (Kurtuluş) 1941’e kadar kutlanan ve daha sonra son yıllarda yeniden canlandırılan sokak festivali geleneği Baklahorani, Ermeni toplumunda da Paregentan olarak coşkuyla kutlanıyor. Merfeğ Yortusu, Antakya bölgesinde farklı biçimlerde kutlansa da en eğlenceli kutlama, Samandağ ve Samandağlıların yoğun yaşadığı bölgelerde yapılıyor diyebilirim. Yani çoğunlukla Samandağ, İskenderun ve Mersin’de. Merfeğ, aslında üç ritüelden oluşan bir yortu. Birincisi, pazar günü öğleden sonra kilise bahçesi ya da uygun bir bölgede cemaatin katılımıyla davul zurna eşliğinde halaylar çekilerek gerçekleştirilen eğlence. Bu eğlence, İskenderun’da 1970’lerde Samandağlı Hıristiyanların yoğun yaşadığı Ambar Dolduran’da yapılırken, 1990’larla Mar Circos Kilisesi bahçesinde yapılmaya başladı. Ayrıca 1900’lü yılların başlarında bu bayramın İskenderunlu zengin Rum Ortodokslarca Baklahorani gibi “maskeli balo” olarak kutlandığını da biliyoruz. Mersin’de ise bir süre Kuyuluk bölgesi piknik alanında kutlandı. Samandağ’da ise gündüz eğlencesi Aziz İlyas Kilisesi’nin önünde yapılır. İkinci ritüel ise gündüz eğlencesinin akşamında çocuklar ve gençler tarafından ev ev sokak sokak gezilerek sergilenen Lığbı (Oyun). Lığbı’da çocuklar ve gençler farklı kostümler giyer ve evleri dolaşarak oyunlar sergilerler. Üçüncü ritüel ise Merfeğ il Bayad’dan sonraki gün, yani bir sonraki pazartesi günü, Samandağ Kozma ve Dımyen Ziyareti’nde (muhtemelen burası eskiden bir kiliseydi) yapılan eğlence, yani diğer bir ismiyle Rehıb. Birkaç yıldır Rehıb ziyarette içki içilmesine izin verilmediği için kutlanmıyor. 2017 yılındaki Lığbi etkinliğinden bir kare Çocukluğumda her Merfeğ Yortusu’nda ailemle İskenderun’dan Samandağ’a giderdik. Tabii giden sadece biz değildik. Samandağlı birçok aile Mersin ve İskenderun’dan Merfeğ kutlamak için Samandağ’a gelirdi. Bu bayramın gelmesini iple çekerdim. Bayram iki pazar olduğundan genellikle Rehıb’e de kalmak için ikinci Merfeğ’e giderdik. Önce Pac dolmuşlarıyla Antakya Otogarı’na oradan da yine dolmuşla Samandağ’a, benim için büyülü bir yolculuktu. Çünkü Merfeğ akşamında kutlanan Lığbı’de oynardım. Bu bana çok mistik ve eğlenceli geliyordu. Nasıl gelmesin ki? Her mahalle veya arkadaş grubu kendi Lığbı grubunu bayramdan günler önce belirlerdi. Hangi kıyafetleri giyeceklerine, kimlerin hangi karakter olacağına, müzik işinin nasıl yapılacağına (davul-zurna ya da darbuka) karar verilirdi. Karakterler belirlendikten sonra bayram akşamı beklenirdi. Bu karakterlerden vazgeçilmez olanlar gelin, damat ve canavardı. Tabii ki, gelinin güzelliği ve makyajı dillere destan olmalıydı. Diğer karakterler grubun yaratıcılığına kalmıştı. Bayram akşamı, her Lığbı grubu, belirlenen evde toplanır, makyajlarını yapar, kostümlerini giyer, evleri gezmek için yola çıkmayı beklerdi. Bilmeyenler için hemen söyleyelim, Samandağ’da her evin büyük bir bahçesi olduğu için evlerin arasında biraz mesafe vardır. Eskiden çocukların Lığbı grupları, mesafe ve ıssızlıktan dolayı mahallelerinden dışarıya pek çıkamazdı. Düşünsenize, 9-10 yaşında çocuklarsınız ve karanlık yollarda (çoğu zaman patika) ev ev geziyorsunuz. Hatta çoğu zaman mesafeleri kısaltmak için bahçelerin içinden geçiyorsunuz. Sadece bu bile insanı yeterince heyecanlandırıyor. Gençler ise bir minibüs kiralayıp Zeytuniy, Arbiye (Cemal Gürsel), Fahura (Çarşı) gibi Hıristiyan mahallelerini gezerdi. Lığbı grupları, evlerde müzikle beraber türlü numaralar yapar, çocuklar korkutulur, temsil edilen karakterle uyumlu hareketler yapılır. Kimi zaman gelinden bir makas almaya çalışan ev sakinlerini canavarlar kovalar, kimi zaman ev sahiplerini koyunları sanan bir çoban olurdu. Ev sahipleri de gelenlere içki ikram eder, hep beraber oynanır, eğlenilir, sonunda gelinin çantasına para konurdu. Bu şekilde ev ev gezen gruplar bazen karşılaşırdı. İşte o zaman tam bir çılgınlık yaşanırdı. Her grup kendisini ispat etmek için daha da coşkulu şekilde davranırdı. Evlerin tamamı gezildikten sonra toplanan paralar grup üyelerince paylaşılırdı. Öyle az buz bir para da toplanmazdı. Çocukların bu bayramı çok sevmelerinin en önemli sebebi belki de buydu. Ben de birkaç defa Lığbı’de oynamıştım. Birinde “gelin” olmuştum. Makyajımızı da teyzem yapmıştı. O akşam Harıt Beyt Nasra’dan (Nasraların Mahallesi) Zeytuniye’ye kadar yürüyerek gezmiştik. Bahçelerin birinden geçerken grubumuzu köpek kovalamıştı. Can havliyle bir eve sığınmıştık. Tabii ki, sonra evleri gezmeye devam ettik. Gecenin sonunda yorgun ama çok mutlu çocuklar olarak uykuya dalmıştık. Uyandıktan sonra Rehıb hazırlıkları başlardı. Kozma ve Dımyen Ziyareti’ne giderdik. Erken gidenler tabii ki güzel yerleri kapardı. Ziyaretin bahçesine hasırlar serilir, herkes getirdiği yiyeceklerini açar ve eğlence başlardı. Yine Rehıb’ta da davul-zurna olur, orada da mini bir karnaval yapılırdı. Bu eğlenceyle birlikte Paskalya orucu başlardı. Bizim yaşadığımız bu bayramları gelecek nesillerinde yaşamasını, çocuklarımızın sevinçle bu bayramı beklemesini diliyorum. İki yıldır pandemiden dolayı bayram eski havasından uzak kutlanıyor. Belki de yüzyıllardır kutladığımız bu bayramı yeniden eski coşkusuyla kutlamamız için biraz daha sabretmemiz gerekiyor.

bottom of page