Boş arama ile 233 sonuç bulundu
- Herkesin Yası Kendine
Yas kılık değiştirir mi? Değiştirirmiş… Acı da şekil değiştirdi, yas bambaşka hallerde kendini gösterdi çoğu zaman. Bazen gözyaşı oldu beklendiği gibi bazen ise dopdolu bir kahkahanın içerisine gizlendi. Ama yok oldu mu? Pek çoğumuzda hayır… İzi hep en beklemediğimiz yerlerde ben buradayım demeyi bildi. Buradayım ben, bırakmadım seni… Bırakmasın da istedik belki de… Aradan bir yıldan uzun zaman geçti. Bir dakika bile geçiremem artık dediğimiz bu hayatın bir yılını geçirdik, nasıl olduğunu anlamasak da. Bu bir yıla neler neler sığdırdık... Bazılarımız yeni şehirlere, yeni ülkelere taşındı; bazılarımız eski yerinde kendine yeni bir düzen kurmaya çalıştı... Evlenen de oldu, yeni okula başlayan da, işini kaybeden de yeni işini bulan da... Hepimizde her şey farklı olsa da aynı kalan bazı şeyler vardı. Mesela hemen her gün 6 Şubat gerçeğiyle yaşadık, hemen her gün başımıza gelen kıyamet gününün büyüklüğünü idrak etmeye çalıştık. O günü hatırladık ve kaybettiklerimizi, insanlarımızı, şehrimizi andık. Anlayacağınız neredeyse her gün geçmiş hayatımızı yad ettik. Ama hepimiz bunu farklı şekillerde yaptık... İşte bu yüzden aradan bir yıl geçtikten sonra geriye dönüp bakmak istedik biz de. Oturduk Yiğit’le ve yasımızın üstüne konuştuk. Biz konuşurken kah ağladık kah güldük, aynı yasımız gibi bizim duygularımız da bu konuşma sırasında şekilden şekle girdi. Bunu da sizinle paylaşmaya karar verdik çünkü biliyoruz ki hepimiz kendimize farklı yollar çizerken benzer örüntülerle karşılaştık. Umarız ki siz de Yiğit Göktuğ Torun’la yaptığımız bu söyleşiyi okurken kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Röportaj: Ece Ray Merhaba Yiğit, öncelikle bu fikri hayata geçirdiğimiz için çok mutluyum. Bu konuşmanın ikimize de iyi geleceğini düşünüyorum, ihtiyacımız var gibi çünkü artık yas ve yası yaşama şeklimizle ilgili konuşmaya. Başlamadan önce kendini tanıtmanı istiyorum senden, sonrasında da yası kendi tecrübenle nasıl tanımladığını anlatabilir misin? Tabii ki, ben de çok mutluyum. Umarım kendimizi anlatabiliriz. Ben Yiğit Göktuğ Torun, 1997 Antakya doğumluyum. 18 yılımı Antakya’da geçirdikten sonra üniversite için İstanbul'a gittim, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ve Felsefe bölümleri mezunuyum. Sonra yüksek lisansım için 1 seneliğine Ankara’ya yerleştim. Deprem de ben Ankara’da iken oldu zaten. Şu an Berlin’de yaşıyorum yüksek lisansımın ikinci senesi burada. Sorunun ikinci kısmına gelecek olursam, yası tanımlamak için bir cümle kuramam sanırım ama bir kelime bulmam gerekse o da ansızlık olurdu. Benim için bir anın diğerini tutmaması, öngöremediğimiz süreçler olarak gösterdi kendini yas. “Bireyin içinde yaşadığından da öte aynı zamanda toplumsal da bir tarafı vardı yasın” Peki çocukluğundan bildiğin, annenle babandan hatırladığın yas nasıl bir şeydi? Seninkinden farklı mıydı? Bence onlar için yas hayatın durması demekti. O kişiye saygıdan, onu anmak için konuşmamak, sessizliğe gömülmek. Sanki o zamanlarda hayatı durdurabiliyorlardı. Ama belki de şu an hayatı durdurmak pek de mümkün olmadığı için yeni dönem yası diye bir şey var, o eski yol bana çok uzak geliyor artık çünkü. Bir yandan belki hayatın durmadığını bildiğim için artık. Ama onların dünyasında duruyordu, evde hayat duruyordu en azından. Televizyonu kapatıyordun ve dünyayla ilişkin kesiliyordu zaten. Bir de biraz bireyin içinde yaşadığından da öte aynı zamanda toplumsal da bir tarafı vardı yasın. Topluma da o kişiye saygı duyduğunu gösterme, toplumun da bu durma eylemine saygı olarak bakması gibi bir taraftan bahsediyorum… Gözlemlerine katılıyorum… Senin depremden hemen sonraki halini hatırlıyorum. Hala şokta olduğumuz ilk günlerde bile hayatın devam etmesi gerekiyordu. Başta çok şaşırmıştık hatta. Kendimi hatırlıyorum yurt dışındayım ve iş arkadaşlarım benden günlük işlerimi yapmamı bekliyordu, benim aklımda sürekli kalanlar, ailem vardı. Uzun bir süre “kaybettiklerim” kısmını düşünememiştim. Sendeki durum tamamen farklı olmasına rağmen bir yandan da maalesef benzerdi. Bu senin için Hatay’a gittiğinde ilk günden itibaren kendini unutup etrafındakilere faydalı olmaya çalışarak kendini gösterdi önce. Daha sonra kayıplarının bulunacağına dair umudunu kaybedip Ankara’ya döndüğünde her şeyin olduğu gibi devam ettiğini gördüğünde kaybettiklerine odaklanamadan hayata devam etmeye çabalamıştın. Hem yardımcı olman gerektiğini hissettiğin bir sürü insan vardı hem de okul, burs, annen ve babandan sonra kendine nasıl yeteceğine dair düşünceler… Bu belki biraz da yaşadığımız olayın büyüklüğünden de dolayı ben ve acım diye bir olay yoktu. Acılar ve kalanlar vardı… Yiğit, sana şunu da sormak istiyorum, kayıpların çok büyük, sanıyorum kimse hem anneni hem babanı kaybetmenin büyüklüğünü tartışamaz zaten ama depremde kuzenini, arkadaşlarını, öğretmenlerini yani hayatından pek çok insanı kaybettin. Ama burada bir de birilerine veda etmek zorunda olunca geride kalan olmak diye bir gerçek var. Bize biraz bu duyguyu nasıl yaşadığını anlatabilir misin? İşte bu duygu yasın kendisi zaten. Ben hala her gün bu duyguyu yanımda taşıyorum. İlk başta her şey bir şokla başlamışken bütün bu olanların yalnızca kötü bir rüya olduğuna inandırmaya çalışmıştım kendimi. Uyanacağım ve hepsi bitecek diyordum, halbuki bitmedi. Bitmediğini fark edince sabahları kalkmama engel olan o üzüntü sarmıştı her yanımı. Sonra o üzüntü de şekil değiştirdi, benliğimin bir parçası olan hüzün haline geldi. Hüzün daha pasif bir eylem üzüntüye kıyasla bana göre. Ve dışarıdan gelen küçücük hatırlatıcılarla yeniden aktif bir volkan gibi canımı yakan bir üzüntü ve kızgınlığa dönüyordu başlarda tabii. Mesela en ufak bir alışkanlığımdaki bir değişikliği fark edince birden bire, nerede olduğum fark etmeksizin gözümden yaşlar dökülüyordu, hala da öyle gerçi aradan o kadar zaman geçmesine rağmen. Ya da bazen küçük anlar oluyor, mesela annemin sevdiği bir şarkı çalıyor ve elim telefona gidiyor “ anne bak en sevdiğin şarkı çalıyor” diye ona mesaj atmak istiyorum. Ama her seferinde atamayacağımı yeniden hatırlamak… Bu ve bunun gibi anlar o hüznü tetikleyen etkenler, olması da gerekir zaten belki de. Geride kalan olmanın, veda eden olmanın getirdiği bir kızgınlık da vardı tabii. Veda etmeyi ben nereden bileyim, bana bunu öğretmediniz diye çok kızdım onlara. Ama kızgınlık hızlı geldiği gibi hızlı giden bir duygu oldu benim tecrübemde. Çünkü fark ettim ki kızdıkça uzaklaştırıyorum onları kendimden ve sonra küçücük bir anıyla yine başa sarıyorum, o yıkılma anları yeniden ve yeniden yaşanıyor. Ne zaman ki duygularımı normalleştirdim, o zaman yas sürecinin farklı bir evresi başladı benim için. Yasının bu evresine gelmeden önce, sormam gerek. Peki ya, suçluluk duygusu? Neden orada onlarla değildim, neden geride kalan benim diye kendini suçladığın oldu mu? Çok… Özellikle annemi düşünüp bununla çok savaştım. Sanki ben orada olsaydım onu korurdum, onun üstüne kapanırdım, mutlaka bir şey yapardım. Eminim ki son düşüncesi “Yiğit ne yapacak?” olmuştur. Orada ben olsaydım belki de düşünmezdi bunu, kim bilir… Daha huzurlu olurdu belki de. Başka tabii bir sürü yanı var suçluluk duygusunun ama tanımlaması zor karmakarışık bir yerdeydi benim için. “Yas sürecinde kozama kapanıp geçmesini bekleyebileceğim bir konumda değildim” Sanırım pek çoğumuzda bir şekilde bu düşünce yer etti, birilerine, bir şeylere dair. Peki, üzüntü, hüzün, anımsatıcılardan bahsettin. Bunlardan biraz daha bahsedebilir misin? Yasının diğer evresine seni taşıyan neydi? Başta her şey ama her şey bana onları hatırlattı ve hepsi beni ayrı ayrı yıktı. Her bir anımsatıcı o gün yemek yiyemememin ya da başka bir deyimle pes etmek istememin nedeni oldu. Barışmaktan bahsettim az önce, affetmekten. Aslında ben annemle babamla değil bu anımsatıcılarla barıştım sanırım önce. Ve bu sayede o hatırlatıcılar benim bir parçam haline geldi. Onları arar oldum detaylarda. Bu da yas sürecimin diğer evresine taşıdı beni: sahiplenmek. Yasın bir parçam olduğu gerçeğini kucakladıkça, bu hatırlatıcılar bana daha iyi gelmeye başladı. Onların hayatımın bir parçası olduğunu, yanımda ve hep benimle olduklarını hissettirdiler. Bence bu çok özel. Senin bu konuda ciddi bir çaba harcadığını da gördüm ben tabii arkadaşın olarak. Ama sanırım dışarıdaki insanlar senin yası hayatına yavaşça nasıl dahil ettiğini pek görmedi. Tabii herkesin yası kendine, kimsenin kimseye yas ispatlama zorunluluğu yok. Sen yasının belli bir kısmını dışarıya da yansıttın ve bunun sınırlarını kendine göre belirledin. Ankara’ya anneni babanı arkada bırakıp döndüğünde az önce konuştuğumuz gibi devam eden hayata kızgınlığını da dışarı vurmak için Nevşin Mengü’nün programına çıkıp sakince Antakya’da olan biteni anlattın mesela. Hatırlıyorum pek çok insan çok şaşırmıştı senin ağlamamana orada. Sonra zaten hiç durmadın, benim nacizane gözlemim elinden geldiğince sesini duyurmaya çalıştın. Hem senin hem de başkalarının sesini duymaları için çaba sarf ettin. Bundan kısa bir süre sonra da hayatın olağan akışıyla yasın iç içe girdi zaten. Güldün, ağladın, bağırdın, inine çekildin, bambaşka duyguları bir arada deneyimledin. Bildiğimiz yas gibi değildi senin yas sürecin tabii bu nedenle. Yasın bilinen ana duygusu üzüntü ve hüzün çünkü, gülmek eğlenmek pek dahil edilmez. Oysa sen dedin, yas oradaydı hep diye. Bu konuda, yasını yaşama şeklin ile ilgili ne düşünüyorsun? Sanırım benim için bunun nedeni biraz da en başta duygularıma ayıracak vaktim olmaması oldu… hiç. Hatta çok uzun bir süre... Yas sürecinde kozama kapanıp geçmesini bekleyebileceğim bir konumda değildim. Ailemden geriye kalan teyzem var, o da her şeyini kaybetmiş, onunla ilgilenmem lazım; e ben kaldım, benim devam etmem lazım... Para sanırım var ama yok... Ev gitti, araba nerede, ailemin birikimi var mı, duruyor mu onu bile bilmiyordum. Ve bütün bunlarla birlikte bürokrasiyle de tek tek her gün aktif olarak uğraştım, pek çok deprem mağduru gibi. Şehir zaten yok olmuş, benim durumuma benzer durumlarda olan pek çok insan vardı ve dayanışıp birbirimizin sesini duyurmaya çalıştık sürekli. Bu yüzden durup ‘bir saniye ya benim acım var da keme çekilmem lazım diyemedim o sırada. Ama içimde karşı koyamadığım bir his var, beni etkisi altına alıyor günbegün, devam etmemi engelliyor. Ben ona bakmadıkça o beni ele geçiriyor gibiydi sanki… Bununla başa çıkabilmek için belki de o zaman ben bunu kendi tarzıma yedirmeliyim dedim sanırım. Bu sayede içimden geleni yapmaya başladım zaten. Madem yası yaşayan benim, e herkesin yası kendine, ben de yasımı kendime döndürdüm. Birlikte evrildik. Ben duygularımı dışarıda yaşama yolunu seçtim, ağlamamı da saklamadım, gülüşmelerimi de, mücadelemi de. Tabii etrafımdan tepki gördüğüm de oldu yer yer. Bazıları çok can acıtıcıydı. Mesela kayıp durumlarından dolayı annemle babamın hesaplarına erişemeyince hem kendi sorunumu hem de bu durumda olan başka insanlar adına bunu sesli konuşmaya başladım. Bunu benim önüme ‘belli ki anneni babanı çok sevmemişsin de para derdine düşmüşsün deyip getirmeye çalışanlar oldu. Başlarda çok acıttı hepsi beni ama sonra bizim kendimizi bazı insanlara ne yaparsak yapalım anlatamayacağımızı idrak ettim. Çünkü hiç konuşmayıp köşesine çekilen de ayrı bir tepkiyle karşılaşıyordu. Maalesef insanların gösterdiği tepkilerin türlü türlü örneğini çevremde gördüm sanırım. “Yardımları suiistimal ediyorsunuz!” diyen mi dersin, “Ee demek ki o kadar kötü değilmiş durumunuz arkadaşlarınla eğlenebildiğine göre” diye yorumlarda bulunanlar mı... Kulağımı kapatıp ben de böyleyim, yasımı kapalı kapılar ardında değil dışarıda yaşamak istiyorum demeyi tercih ettim. Bence garipseyenlerin birçoğu da bir yerden sonra bunun bana iyi gelen yol olduğunu görmeye başladı. Nasıl ki her gemi her denize göre değilse her yas da herkese göre değil, zamanla öğreniyoruz bence biz de. Senin de bahsettiğin gibi bilerek veya bilmeyerek insanların seni yıprattığına da şahit olduk, kendini açıklama gereği hissettiğin anlara da... Bu da beni son soruma getiriyor, seni tanıyan ve tanımayan insanlardan ne görseydin bu süreci daha kolay atlatırdın sence? Sorunu ikiye bölüyorum, beni bireysel olarak tanıyan, geçmişim olan insanlarla depremden sonra hayatıma girenler olarak. Beni tanıyan insanlar “Yiğit” yöntemini çok hızlı benimsedi ama arada bir de geleneksel yas tutmaya dönmek isteyebileceğimi anlamadı bazen sanırım. Benim hayatı durdurmaya, sadece onlardan söz etmeye de ihtiyacım var bazen, bunu daha kolay anlamalarını isterdim, istiyorum. Tanımayanlara gelince ise, bu süreçte tanıdığım ve çok büyük destek gördüğüm pek çok insan oldu... Buna hala şaşırıyorum ve çok minnettarım da. Ama ne görsem çok daha iyi gelirdi bana sorusuna gelince... Bu benim deneyimim, takip edersen benim deneyimime şahit olacaksın muhtemelen, doğru. Ama bu kimsenin de beni kendi bireysel deneyimlerine maruz bırakabileceği anlamına gelmemeli. Ben eğer onları takip ediyorsam veya soruyorsam maruz kalmalıyım. Ama zaman zaman bunun böyle olmadığı, benim hislerim önemsenmeden bana direkt kendi deneyimlerini aktaranlar oldu. Ya da bir konu benim rahat alanım mı ben onu konuşmak ister miyim diye sormadan benimle yaşadıklarıma dair konuşmak isteyenler… Kısacası, acısını sormaksızın bana akıtan, benim rahat alanlarımı sormadan benimle bir şeyleri konuşmaya çalışan ve beni vicdan rahatlatma aracına döndürmeye çalışanlar olmasaydı daha kolay olurdu gibi. “Antakya dediğimde benim aklıma şehir değil gerçekten de çocukluğum geliyor” Yiğit, her şeyi çok güzel özetledin, sanıyorum insanlar da senin neler yaşadığını çok iyi anlamıştır bu anlattıklarından sonra. Konuşmamızın sonuna gelirken sana, kaybettiğimiz şehrimize dair bir şey sormak istiyorum. Doğduğumuz ve büyüdüğümüz yer bizi tanımlayan en önemli parçalardan bir tanesiydi. Hatta pek çoğumuzun hayallerinde dışarıda biraz çalışıp şehre geri dönmek de vardı. Şimdi şehirden geriye pek az şey kaldı… Birçoğunu kaybettik. Şehri yeniden inşa edeceğimize ben inansam da aynı bir insanı kaybetmek gibi insan çocukluğunu kaybetmiş gibi hissediyor tabii evini kaybedince. Bu nasıl bir yas senin için? Antakya’ya yasını nasıl yaşıyorsun? Antakya dediğimde benim aklıma şehir değil gerçekten de çocukluğum geliyor. Çocukluğumu kaybetmek bugünkü benliğimden de bazı parçaları eksiltti. Ama bunun da dışında, büyüdükçe daha da çok anladığım bir şey vardı ki o da doğduğum, büyüdüğüm yerin gerçekten de cennetten bir parça olduğu. Babam hep derdi de pek anlamazdım o zamanlar, kaybedince daha iyi anlıyormuş tabii insan. Cennetten kovulmuşuz gibi şimdi de, öyle yanıyor canımız. Anılarımızı diri tutmaya çalışıyoruz ki bir gün bu cenneti yeniden hissedelim, hissedebilelim. Bundan olsa gerek Antakya’ya yasım daha agresif, belki geri getirebileceğime inandığım içindir ama oraya dair yapmak istediklerim var. Çoğumuz bağlarımız zayıflamasın, daha da güçlensin diye depremden sonra sanki daha çok gider, gitmek ister olduk. Bir şeyler yapmak istiyoruz... Beni artık ayakta tutan şeylerden bir tanesi bir gün eve, evime tekrar dönebilmek; hatıralarımdaki Antakya'yı yaşatabilmek, bu Antakya'nın içinde annemi, babamı, Eylem Ablamı, Fida’yı, arkadaşlarımı anabileceğim bir alan yaratmak... Ne güzel özetledin Yiğit.. Şehre yas tutulacağını anlamayan çok insan oldu gerçekten. Beni de çok yaraladı bu durum ve kendimi anlaşılamamış hissettim pek çok zaman. Benimle kendi sürecini bütün içtenliğiyle paylaştığın her şey için teşekkür ederim. *** Bizim Yiğit’le konuşmamız son buldu. Tabii bu ne ilkiydi ne de muhtemelen sonuncusu olacak. Ama ilk kez yasımızı bu kadar açıkça konuşma fırsatı bulduk sanıyorum. İtiraf etmeliyim, yası kelimelere dökmek bu zamana kadar yaptığım en zor işlerden biri oldu. Bu konuşmaya hazırlanırken pek çok araştırma okudum, hatırı sayılır sayıda podcast dinledim. Tahmin edeceğiniz üzere hiçbirinde yası bir sabah uyanıp unutmamızı sağlayan bir iksir veya acıyı azaltan sihirli bir değnek bulamadım. Ama çok güzel ve çok da doğru bir cümleye denk geldim, sizinle de paylaşmak isterim: “Yas soğuk ve tuhaf bir duygu ve hal içinde olmak. Karşısında pek çaresiziz. Kendi isteğimizle açılan bir pencere değil, odayı aniden soğutuyor, çöl sıcağında olsak da buz kesip titremekten başka bir şey yapamıyoruz. O pencere her seferinde biraz daha, biraz daha açılıyor. Ve biz bir gün ona karşı başımız dik, yüzümüzü dönüyoruz, donmaktan korkmadan.” Arthur Golden Yiğit’le konuşurken bir ara bana “Aslında hayat çekilesi bir yer değil de yasımı yanıma almış olmam onu çekilir kılıyor” demişti. Arthur Golden’ın cümlesi de bana bunu hatırlattı. Yası yaşamanın ne tek bir formülü var ne de birden yok etmenin bir reçetesi… Bence ne kadar cesur olur ve ona yüzümüzü dönersek, yüzleşmeye korkmadan yanımıza almaya cesaret edersek yas o kadar izin veriyor yolumuza devam etmemize. O da bize kucak açıyor. Bu röportaja başlarken amacımız herkesin deprem sonrası hayatı devam ettirme tecrübesinin ne kadar farklı olduğundan bir parça sunabilmekti. Bunu başarabildik mi bilmiyorum ama bu da Yiğit’in ve onun aracılığıyla da benim deprem sonrası yasımıza tutunuş hikayemizden bir kesit olmuş olsun. Okuduğunuz için teşekkür ederiz… "6 Mayıs 2023'te Nehna’nın Antakya Kadınlar Koluyla düzenlediği kermeste Yiğit Torun ve Ece Ray"
- Samandağ’ın ilk kadın belediye başkan adayı Çağla Cemali: “Kadınların dayanışmayı büyüteceğine inanıyorum”
Çağla Cemali Samandağ’ın ilk kadın belediye başkan adayı. Cemali aynı zamanda depremin 40. gününde Samandağ’da düzenlenen Hüznümüz İsyanımızdır eylemi ve deprem sonrası bölge halkı için gösterdiği çabalarıyla biliniyor. Çağla Cemali’yle yerel yönetimlerde kadının yerini, depremi ve Samandağ’ın ihtiyaçlarını konuştuk. Röportaj: Mişel Uyar Biz seni deprem dayanışmalarında tanıdık. Hepimiz yaşadığımız bu felaketi en az hasarla atlatmak için elimizden geldiği kadar çalıştık. Ancak senin Samandağ halkı için gösterdiğin çaba ve özellikle 40. gün anmasındaki gayretin özellikle Samandağ da belki de dayanışmanın yönünü değiştirdi. Deprem ve sonrasında yaşanan dayanışma çalışmaları için neler söylemek istersin? Evet, bir yılı aşkın bir süredir kurduğumuz dayanışmalarda yer aldım herkes gibi. Çok önemli bir örnekti Anadolu halkları için. Herkes, ülkenin dört bir yanından herkes elinde ne varsa deprem bölgelerine gönderdi ya da geldi. Bizler de geçen sene bu günlerde kadın dayanışmalarını kurmuştuk 8 Mart vesilesiyle. O dönem genel seçim gündemiyle deprem bölgeleri unutulmaya yüz tutmuştu. Kadınlar burada yaşanan ve katliam boyutunda gelişen deprem sürecini hatırlatmak kaygısı taşıyordu. Burada kalanlar için terk edilme, çaresizlik o günlerde gündemdi ve tam o süreçte 40. günde "Hüznümüz İsyanımızdır" yürüyüşünü düzenledik. Ben konuşmamı bitirip sahneden indiğimde birçok insan "40 gündür ağlayamamıştım sayenizde ağladım", "Üzerimizdeki ölü toprağını attık" gibi söylemlerle bana sarıldı. O gün de şunu anladım: Dayanışma gıda kolisi ya da su kolisi dağıtmak değil yalnızca. Dayanışma birbirinden güç almak, toplumsal olarak yaşadığımız travmanın altından birlikte kalkmak, acıları ortaklaştırdığımız gibi bunlarla baş etmeyi de ortaklaştırmaktır. O günden bugüne de Samandağ Dayanışma Evleri'nde yaptığımız her şey bunlara yönelik oldu. Kuracağımız bir yaşam var ve bunun için mahalle mahalle herkesin çabasını, emeğini bir araya getirdiği koordinasyonlarımız çalışmalarını yürütüyor. Samandağ'daki ilk kadın belediye başkan adayısın. Yıllardır yerel yönetimlerde kadınların olmadığı bir şehirde kadın aday olmak nedir? Yaşadığın zorluklar var mı? Toplumsal rollerin etkisiyle kadınların siyasi yaşamdaki görünürlüğü malesef bu bölgede de az. Ama son süreçlerde dünyada ve Türkiye'de gelişen kadın hareketinin Samandağ'a da yansımaları var. Deprem sürecinde de kadınlar emeğinden gelen gücüyle koordinasyonlarda en aktif çalışma yürüten kesim oldu. Örneğin Samandağ'da şu anda bir mahallede kadın muhtar var ve daha önce çok sınırlı sayıda kadın muhtar adayları olmuş. Şu anda 42 mahallenin 14'ünde kadın adaylar var. Ben de bu ilçedeki ilk kadın belediye başkan adayıyım. Burada feodal bağların etkisinin buna sebep olduğunu düşünsem de sosyal demokrat bir kimliği olan Samandağ'da ilk olduğuma şaşırmıştım. Bir o kadar da heyecan verici. Seçim çalışmalarında da bunun etkisinden bahsetmek isterim. Öncelikle kadınların gözleri parlıyor, kendilerine olan güvenleri bana güvenmelerinin önünü açıyor. Birçok kadınla bir yıldır mahallelerde de çalışmalar yaptığım için belediyecilik ve yönetim anlayışına da güvenleri tam. Erkeklerden duyduğum ise bunun çok cesur bir davranış olduğu oluyor. Bunu anlayabiliyorum, alışılmışın dışında durumlar şaşırtabiliyor ya da cesurca gelebiliyor ama kadın hareketinin buna dair örnekleri oldukça fazla ve bana o da güç veriyor. Seçimde ise kadınların bu sene şaşırtacağına ve bu dayanışmayı büyüteceğine inanıyorum. Sence şehirde özellikle depremden sonra kadınların ve gençlerin en önemli sorunları neler, bu sorunları aşmak neler yapılabilir? Depremden önce de burada yaşadığımız birçok sorun depremle birlikte artarak devam etti. En temel ihtiyaçlara dahi cevap üretilemedi. Barınma, sağlık, eğitim, beslenme ve altyapı çalışmalarına dair hiçbir politika üretilmedi. Birçok insan hala çadırda , konteynerlarda yaşıyor ve bu alanlarda hijyen sorunu, çevre kirliliği, altyapı sorunu hep gündemde. Kadınlar ise dün evlerde ortaya koydukları emeği bugün bu şartlarda üretiyorlar. Yaşam alanlarının tüm sorunlarına rağmen organizasyonu, bu şartlarda yemek, çamaşır, bulaşık, yaşlı bakımı, çocuk bakımını sanki bu afet sürecini yaşamamış gibi yapmaya devam ediyorlar ve bunun bugün daha yıpratıcı bir tarafı var. Gençlerin de artan gelecek kaygısı çok net gözlemlenebiliyor. Üniversiteyi ya da liseyi bırakıp yutdışında çalışmak üzere şehirden giden çokça genç var. Kalanların ise eğitim sorunları her geçen gün katlanıyor. Okullar sağlam binalarda birleştirildi, bir kısmı da kamu binası olarak kullanılmak üzere ayrıldı. Kalabalık nüfuslu okullar, sınıflar ve gençlerin adaptasyonunu önemsemeyen bu anlayış okullardaki verimi düşürüyor. Yaşanan afet sürecinden sonra gençlerin rehabilitasyonu için de herhangi bir çalışma planlanmadı, ergenlik çağıyla birleştiğinde oldukça zorlu bir dönem olduğunu söyleyebilirim gençler için. Bu faktörlere bağlı madde kullanımı artıyor ve sosyalleşme alanları olmadığından gençlerin sosyalleşeceği alanlar daralıyor. Bunların aşılmasının bir yolu da kadınların, gençlerin kendi sorunları etrafında bir araya gelmesi ve taleplerini dile getirmesi. Bir afet yaşandığını ve burada hala insanların bir yaşam kurmak için mücadele ettiğini unutmayan diğer şehirlerde bunun dile getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yerel yönetimlerin de bunun bir parçası olarak bütçeyi en insani ihtiyaçların karşılanması, kadınlar ve gençler için planlaması gerekiyor. Samandağ bir çok farklı topluluğa ev sahipliği yapıyor. Aleviler, Sünniler, Rum Ortodokslar, Ermeniler... Bu topluluklar Samandağ'da beraber yaşıyorlar. Bu yaşamı nasıl tarif edersin? Aslında Anadolu topraklarının bütünü için bu söylediğiniz geçerli. Anadolu bir halklar mozaiği. Yaşadığımız coğrafya da öyle bir yer. Anadolu’daki hakim siyasal anlayış halklar adına bu mozaiği bir hapishaneye dönüştürmüştür. Halklar birbirine kırdırılmıştır. Bizim topraklarımızda, bu tarihten payına düşeni yaşamıştır. Ermenilerin izleri hala her yerde var. Bu tarihle halklarımızı buluşturmamız bundan sonraki süreçte ortaya koyacağımız birlikte yaşam pratiği için önemli bir yerde duruyor. Bununla birlikte Samandağ'da herkes inancını, kültürünü, dilini kendi imkanlarıyla yaşatıyor. Herkes birbirine bu alanı tanıyor bu önemli. Bizler, Samandağ'da yaşayan halklar olarak yine de düşmanlaştırmaya karşı birlikte yaşamı var edebiliyoruz. Buna mecburuz çünkü; hakim siyasal anlayış hepimizi karşısına alıyor. Deprem süreci bunun en büyük örneği. Afeti katliama dönüştüren anlayışa karşı birbirimizin yarasını sardıkça halklar olarak daha fazla yan yana geldik, birlikte yaşam kültürünü daha fazla oluşturduk. Bu birliktelik oluşturulan dayanışmalarda ortaya çıktı. Birbirimizin varlığı hepimiz için çok daha önemli bir hale geldi. Samandağ'da yaşayan azınlıkların günden güne sayıları azalıyor, sürekli göç ediyor. Toprakları imar planlarıyla parçalanıyor, ekonomik alanda zorlanıyorlar. Bu konuda neler yapılabilir? Samandağ'da yaşayan bu azınlıkların kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri için neler yapılabilir? Depremden sonra yaşam koşullarının ağırlaşması, işsizliğin artması göçlerin önünü açtı. Burada yaşayan bütün halkların tarihini, kültürünü, dilini yaşatması toplumsal mücadele, toplumsal dayanışma açısından oldukça önemli. Halklar bu parçalanmaya karşı birlikte mücadeleyi oluşturmak zorundalar. Yerel yönetimler bu birlikteliğin sağlanması adına rol almalıdır. Göçün ortaya çıkmasının altında yatan nedenlere yönelik yerel yönetimler çalışmalar organize etmelidir. Ekonomi politikaları bu gerçeklik göz önünde tutularak planlanmalıdır. Hakim siyasal anlayışın kırılabilmesi adına deprem sürecinde ortaya koyduğumuz dayanışmanın, örgütlülüğün devam etmesi gerekir. Karşımızda şekillenen bu anlayışa karşı halkların kültürünü, tarihini, dilini, inancını üretebileceğimiz mekanlar oluşturmak zorundayız. Bu üretimler bizleri bir arada tutacak olan yapıyı ortaya çıkarmalıdır. Burada renkli bir coğrafyadayız, halkların dayanışmasını geliştirdiğimizde tarihlerini yaşattığımızda Anadolu coğrafyasında birçok halkın bu alanda çalışmalarının da önünü açacağını düşünüyorum.
- “Köpeğimiz Roxanne depremden kurtuluşumuza vesile oldu”
Antakya’nın görünmeyenleri olarak gördüğümüz hayvan dostlarımız hakkındaki yazı/röportaj serimizin devamında Sevgi Özsoy ve köpeği Roxanne’i konu ve konuk ediyoruz. Antakya’ya sonradan yerleşen Sevgi Özsoy’la onun Antakyasını, depremi, depremden kutuluşlarının sebebi olarak gördüğü köpeği Roxanne’i ve deprem sonrası Antakya’nın ve sokak canlarının durumunu konuştuk. Bu röportaj deprem gününe dair detaylı anlatımlar içermektedir ve bazı okuyucularımız için tetikleyici olabilir. Röportaj: Talin Hüseyinoğlu Öncelikle seni tanıyabilir miyiz? Eskişehir doğumluyum ilk görev yerim Kars’tı. Kars’ta evlendim. Dört sene Kars’ta kaldıktan sonra kızım bir yaşındayken Antakya’ya gittim. Eşim Antakyalıydı. İlk tayin yerim Altınözü’ydü zeytinleriyle meşhur olan yer. Orası sayesinde Antakya’yla tanıştım. Çok güzel zamanlarım oldu orada. Kızım ilkokul üçü bitirdiğinde merkeze geçmeye karar verdik. Merkezde ilk görev yaptığım okul yerim Bedi Sabuncu’ydu. Daha sonra Özbuğday Ortaokulu, yani eski Merkez Lisesi’ne geçtim. Herkesin bildiği meşhur deli Kadir’in müdürlük yaptığı okulda görev yaptım. Muhteşem müdür Kadir hocayı da çok severim. Hüseyin Özbuğday Anadolu Lisesi yapılınca eski Merkez Lisesi ortaokula çevrildi. İlk başta üç dört sınıfla başlayıp en son üç bine yakın öğrencimiz ve yüzotuz öğretmen arkadaşım vardı. 6 Şubat’a kadar da orada görev yapmaya devam edeceğiz derken her şey bitti. “Antakya çok güzeldi, Antakya her şeydi” Antakya’ya sonradan gelip yerleşmiş biri olarak ne ifade ediyor Antakya senin için? Antakya benim için rengarenk, Antakya benim için çok güzel kokular, Antakya benim için dost, tanımadığı insanlara bile buyurun bir çay içelim diye evine davet edilen yer, Antakya benim için yemekleri, yüksek sesle konuşmalar, kahkahalar, baharatlar… Antakya çok güzeldi, Antakya her şeydi. Deprem zamanı Antakya’daydın değil mi? Evet Antakya’daydım. Peki deprem anı nasıldı? Nasıl kurtuldunuz neler yaşadınız o gece Şubat tatili bittiği günün akşamı, ertesi gün okula gitmek için hazırlık yaptım. Her şeyi hazırlayıp kapının önüne koydum. Çok soğuktu. Anlatamam, Antakya'nın ben o kadar soğuk olduğu başka bir zaman görmedim. Biz öğretmenlerde, öğrencilerde ve bazı meslek gruplarında kar tatili olacak mı diye bir bekleme olur ya, biz öyle bir durum bekliyorduk. Çok soğuktu çünkü. Uyku zamanı hepimiz yattık. Evde annem, ben, eşim ve Roxanne adlı köpeğimiz vardı. Sallantıdan birkaç dakika önce Roxanne'in huzursuzluğuyla kalktık. Çok inanılmaz huzursuzdu, çok hareketliydi. Eşim kalktı, Roxanne ne oluyor demeye kalmadan sallanmalar başladı. Ben kendimi son anda attım yatak odasından. Biz çıkar çıkmaz yatak odasının kapısı kapandı ve tüm o eşyaların yıkılma seslerini duymaya başladık. Çok şiddetliydi, hayatımda duymadığım ve bir daha asla duymak istemediğim sesler, çığlıklar, belki de kendi çığlığımın, eşimin çığlığı ve Roxanne'in havlamaları da vardı. O an, o da yanımızdaydı ve bir anda havlayarak yanımızdan gitti. Karanlık, her taraf moloz ve toz kokuyor. Evin ayrıldığını hissediyorsunuz sallantıdan ama garip bir sallantı alıp sizi oradan oraya vuran bir sallantı. Evin hareketleri çok çok kötüydü. Çok karanlıktı, çok soğuktu ve çok yağmurluydu. Çok çok korkunçtu. En kötüsü de çok sallanıyorduk ve ben çok korkuyordum. O ara Roxanne fırladı. Evin içindeydik ama her şey üstümüze dökülüyordu. Ben hissediyordum çünkü omuzumda çok büyük bir ağrı ve ağırlık hissediyordum. O telaşın arasında bir taraftan dua etmeye çalışıyorum ama duamı tamamlayamıyorum. Çığlık atmaya çalışıyorum, onu da yapamıyorum. Hareket edemiyorum zaten. Roxanne anneme çok düşkün olduğu için yanımızdan fırladı, onun yanına gitmeye çalışıyordu. Annemin sesini duyamıyordum. "Anne, Roxanne, anne Roxanne" sesleniyordum ama cevap gelmiyordu. Sonra Roxanne'in çığlığını duydum. Yani ne oldu bilmiyorum ama çok büyük bir havlama ve acı bir çığlık sesi geldi. Sonra Roxanne'in hiç sesi gelmedi. “Karşımda gördüğüm evlerin çoğu akmıştı. Bir bina akar mı? Akmıştı.” Eviniz yıkıldı mı? Evimizin tüm duvarları yıkıldı. Ev ayakta duruyor gibi ama hayata dair hiçbir şey kalmadı o evde. Dışarda da aynı şekilde hepimiz çıplaktık. Üstümüzde pijamalar, ayaklar çıplak. Sonra ne olduysa o karanlıkta sarsıntı durdu ama hafif sarsıntılar 2, 3, 4 şiddetinde devam ediyordu. Anneme ulaşmaya çalıştım. Sonra ben bir ara nasıl yol buldum bilmiyorum, salon penceresinden çıkıp bağırmaya başladım. "Yardım edin!" diye bağırıyordum. Aşağıda karanlıkta bir sürü insan vardı. Hepsi ıslaktı ve sadece kafalarını kaldırıp baktılar. Filmler olur ya zombiler dolaşır ortada, aynı onun gibiydi. Hiç kimse kimseye bakmıyor, yani bakıyor ama yürüyüp gidiyor, amaçsızca o yağmurun altında ağlayarak, bağırarak amaçsızca sağa sola gidiyor herkes. Karşımda gördüğüm evlerin çoğu akmıştı. Bir bina akar mı? Akmıştı. Ben de gittiğimde aynı şeyi söyledim binalar gerçekten akmıştı. Mumun erimesi gibi, kenarlardan hepsi akıp gitmişti yerlere. Anneme ulaşamamak beni çok mahvetti. Sonra sarsıntılar durunca annemin odasıyla çıktığım yerin arasının da yıkıldığını fark ettim. Oradan anneme zorlukla ulaştım ve annemi çıkardım. Omuzumla önüme düşen eşyaları iterek zorlandım. Zaten orada köprücük kemiğimi kırdım, ancak bunu bir hafta sonra fark edebildim. O evin içerisinde uzun bir süre durduk, ama ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Eşim tekrar eve girip, molozlar arasında camları kırıp bulduğu bir sepetin içine eşyalarımızı toplamaya çalıştı karanlıkta. Şu anda deseler ki yapar mısın, inan yapamam, kimse de yapamaz zaten. İçeri girip eşyaların fırlama yerlerine göre telefonlarımızı, ilaçlarımızı nerede olduğunu bulmaya çalıştı. Zorla bulduğumuz telefonun ışığıyla bir şeyler yapmaya çalıştık, ama yapacak da bir şey yoktu aslında; karanlık, toz, soğuk ve en kötüsü, yolumuzun yönümüzün belli olmaması... Ne tarafagideceğiz, ne yapacağız, ne kadar süre geçti, geçiyor, inan bilmiyorum. Annem zaten çok yaşlıbenim, 86 yaşlarında... Sonra, biz çıktık. Nasıl çıktık bilmiyorum, bir baktık üst kattakiler konuşa konuşa inmeye çalışıyorlar. Merdivenlerin çoğu yıkılmış, bizim kapı kilitlenmiş, biz hemen çıkamadık. Komşuların evlerinden çıkmaya çalıştık, bir yerde tüm yollar tıkanıyordu, ama sesler de netleşiyordu. Bir farkettik ki, banyo duvarı yıkılınca merdivene açılmış. Kırk yıl düşünsem o banyonun merdivenlere açılacağını düşünmezdim. Böyle anlatıyorum ama aynı şey gibiydi, çocuk parkı gibiydi. Böyle, biz kaydık, taşların üstünden, altlarından sürünerek geçtik, birbirimizi çektik. Her yerimiz çiziliyordu ama ağrı hissetmiyorduk, sadece bilinmez bir yere gidiyorduk. Bazı yerler kapalıydı, oradan çıkıp başka yerlere gitmek istedik. Bizim evin altında büyük bir market vardı, onun duvarları yıkılmış, eşyaları heryerdeydi. En sonunda çıkışı bulduk ve dışarı çıkabildik. İnsanlar kapının önünde yıkılan yerlerden sesler geliyordu. Yağmurun altındaydık, yağmurun altında öylece durduk, üstümüzde hiçbir şey yok, kaçacağımız veya sığınabileceğimiz bir yer yok, çünkü evlerin hepsi yıkıldı, yıkılmak üzere. Biz oradayken bile hala binalardan döküntüler oluyordu, resmen dökülüyordu binalar, aynı lego parçaları gibiydi. Biz o çaresizlikle sonradan farkettik. Eşim montunu bulmuş, ben de botumu geçirmişim ayağıma. Annemin ayağında terlikler var, eşimin de ayağında terlik var ama tekini giyebilmiş, sadece. Üstümüzde bir şey yok, ama kıyafet olarak gece uyuduğumuz halimizle çıkmışız. Şükürler olsun çıktık ve dışardayız. O ara mezun ettiğim bir öğrencimi gördüm, koşturarak geldi, ama nasıl bir koşma bana sarıldı. "Sevgi hocam!" dedi, "Annem, babam, kardeşim, hepsi içerdeler." O an ben buradayım, beni bul, yaparız bir şeyler, diyebildim. Ben onların rehber öğretmeniydim, ne yapacaktım bilmiyorum, ama aklıma sadece bunu söylemek geldi. "Hep bu köşede olacağım," dedim, ama orada öyle bir köşe de kalmamıştı. "Tamam hocam," dedi, sarıldı, ama tekrar haber alamadım, ne oldu hiç bilmiyorum. O an başka ne yapabilirdim, onu da bilmiyorum. Kendim için ne yapabilirdim, onu da bilmiyordum ki. Benim müdür yardımcım vardı, eşi hemşire, arabamız hemen şurada, sizi oraya götüreyim, dedi. Annemi ve beni aldı, biz arabada oturduk, eşim dışarda kaldı. Başka yaşlıları da topladı arabaya. Düşün, arabanın sahibi dışarda, yağmurun altında, biz arabanın içindeyiz. Araca gidene kadar kenarlardan geçiyorsun, çamur, yağmur, soğuk, iç çamaşırıyla dolaşan insanlar vardı. Çocuklarını ellerine almış, herkes bir tarafa gidiyor. O ara şeyi farkettim, hayat çok zor, o ve bir dakika, insanlığımdan çok şey götürdü. İnsanlığımdan çok fazla şey tükettim, çünkü her yerde sesler vardı. Ben bağırarak ilk çıktığımda insanlar bana nasıl bakıyorsa, ben de aynen öyle, sadece bakıp geçtim. Hiçbirine bir şey yapamadım, sadece bakıp arabaya geçtim. Okulun karşısında bir yere çektik arabayı. Eşim öyle ya da böyle arabayı çıkartmam lazım, dedi. Tabi bu arada çok uzun bir süre geçti, ne kadar geçti hatırlamıyorum, ama çok uzun bir zaman olduğunu biliyorum. Yanımızda cesetler var, kimler kimseleri var mı bilmiyoruz, kimse arayıp sormuyor. Gençler gelmiş yardıma, ama hiçbir şey yapamıyor, sadece ağlıyorlar. Ellerinde ekipman yok, sadece gelmişler. Biz otoparka gitmeye karar verdik, duvarlara vura vura da olsa arabayı oradan çıkartacağız diye plan yaptık. Bir komşumuz da bize yardıma geldi sağolsun. Biz tam arabayı güç bela çalıştırınca ikinci büyük deprem oldu. Anlatamam insanların sağa sola koşturmasını o sırada evin için eşya almaya giren de çok insan gitti, çünkü aradan saatler geçti ve kimse bu kadar büyük bir deprem daha beklemiyordu. Öyle ya da böyle biz arabamızı aldık çıktık. Evden çıkan naylonlarla, örtülerle arabayı kapladık, kendimize sığınacak bir yer yaptık. Dört artı bir evden beş tane koltuğa düştük. Bu arada Roxanne'i bulamadık. Peki Roxanne’i ne zaman sahiplendin? Bebekliğinden beri bizimle olan Roxanne, şu an üç yaşında. Dişi olduğu için onu çok istememişler. Dört aylıkken, kızım montunun içine koydu ve ben bunu hayatta bırakmam dedi. Biz hiç hazır değildik böyle bir şeye. Özellikle eşim, evde hiç hayvan beslemediği için daha önce hiç istemedi. Benim de daha önce kuş ve balık bakma tecrübem vardı ama köpek hiç bakmadım. İlk başlarda çok zorlandık zaten, ama şu an onun için köprücük kemiğim kırık halde bile onu bulurum umuduyla bir hafta o yokluğun arasında kaldım. Bizim için öyle bir noktaya geldi. “Aslında evlatları ölmüş anne babaları ölmüş bazılarının, köpeğimiz kayıp demeye utandık.” Roxanne’i bulmanız bir hafta sürdü o zaman. Nasıl geçti o süreç nerelerde aradınız Roxanne’i? Biz hep onun olduğu, bildiği yerlerde durduk. Zaten her yer yıkıntı olduğu için her yer tanınmaz haldeydi. İnsanlardan da çok çekindik. Aslında evlatları ölmüş anne babaları ölmüş bazılarının, bakış açısını da biliyorsunuz, köpeğimiz kayıp demeye utandık. Daha sonra ciddi zorluklarla saatler süren bir yolculuk sonunda barınağa ulaştık. Barınakta yardıma gelen insanlar vardı. Roxanne'nin bilgilerini verdik. "Lütfen haber alırsanız bize ulaşın" dedik. Kızım Ankara’daydı, o da her yere ilanları ulaştırdı. Bütün yerlere ilanlarını bıraktık, paylaşımlar yaptık, Roxanne bulunsun diye. Çünkü o bizim canımızdı. Bizim kurtuluşumuza o vesile oldu. O olmasaydı uyanmayacaktık, belki yıkılan dolaplar vesaire, hepsi üstümüzde olacaktı. Tekrar tekrar yaşamak çok zor. Ben hala alışamadım, ben hala korkuyorum, hala üzülüyorum. Maalesef çok yoğun ve yıpratıcı bir sene geçirdik. Peki, Roxanne'i bulmanıza kim yardım etti? STK'lar mı, bölgeye gelen veteriner hekimler mi, bu gruplardan yardım aldın mı? Hepsi. Ankara Üniversitesi'nden ve veteriner hekimler odasından gelen hekimler vardı. Hayvansever dernekler ve o an orada olan hayvansever kuruluşların hepsi çok yardımcı oldular. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Özellikle arkeolojide okuyan bir kız vardı, o bana çok yardımcı oldu. Sonrasında bir iletişim bilgisi de bulamadım, haber de alamadım o kızdan. Benim bir öğrencim var, yunus polisi olan. Her gün mesaisi sonrası Roxanne'ni aradı ve bize ilk müjdeyi o verdi, bir video gönderdi. Biz çipine bile bakmadık, Roxanne'in o olduğunu biliyorduk. Roxanne'in ilk bize gelişinin videosu da var, onu da paylaşmak isterim. Roxanne bulundu haberini aldık. Motorla taşımış yunus polisi olan öğrencim. Roxanne'in Sevgi Özsoy'a götürülüş görüntüsü Nasıl mutlu olmuşsunuzdur o ilk anda! Çok güzeldi. Bir öğretmen arkadaşım bana, daha Roxanne bulunmadan, 'Roxanne yanında mı?' diye sormuştu. Metin abi, yok dedim, Roxanne kayıp. 'Burnunda benekler var mıydı senin köpeğinin?' dedi. Yok dedim, burnunun hep yara bere olduğunu düşünemedim. Mor bir tasması vardı, hep ilanlarda mor tasmalı dedik, ama tasmanın da olmayacağını düşünemedik. O an yardım etmek isteyenler tasmasını değiştirmişler. Tasması yeşil olmuş, burnunda hep yaralar var, benek gibi görünüyor. Enkazları kazmaya çalışırken ayakları hep yara olmuş. Roxanne'ni çok akıllı, çok sevecen kaybolduğu belli diye sahiplenmişler aslında. Sahiplenen kişi de bir polismiş ve Ankara’ya gelecekmiş. Beklerken de orada bir alana bağlamışlar. Benim öğretmen arkadaşım da abisinin cenazesinin çıkarılmasını beklerken görmüş Roxanne'ni. Aslında bana fotoğraf da atmaya çalışmış ama hatlar o kadar kötü ki, saatler sonra geldi o fotoğraf. Tekrar gitmesini rica edemedim, onun da cenazeleri çıkmıştı, gidemem tekrar defin işlemleri var dedi. İnsan tabii öyle bir durumda bir şey diyemiyor. Stajyer öğrencilerim vardı, onlara rica ettim, sağ olsunlar gidip baktılar ama Roxanne orada değildi, sahiplenildiğini söylemişler. Onlara da fotoğraftan o olduğunu biliyorduk, ama Roxanneni yeniden kaybettik. Daha sonra polis öğrencimden video geldi ve biz yarım saat sonra, o arkası kırık bizim naylonla kapattığımız arabamızla yola çıktık. İçine oradaki insanların ihtiyacı olacak iç çamaşırı, sigara, su, yemek, ne bulduysak o yarım saatte doldurup Roxanne'ni almaya gittik. Gece saat 1 gibi oradaydık. İlk karşılaşma anında ne yaptı Roxanne? İlk bizi gördüğünde çok koşturdu, bir bana bir eşime, sonra küstü, gelmedi bir süre. Sonra arabaya koştu, bindi ama anlık tribini de attı tabi. Battaniye almıştım yanıma, arabaya binince onun içine girdi, sadece kafası görünüyordu battaniyenin altında. Günlerdir uyumamış gibi uyudu arabanın içinde, ben Ankara’ya kadar parmaklarının arasındaki kıtrakları temizledim. Tüm bacakları o kıtraklardan dolmuştu. Ertesi gün de hemen buradaki kliniğe götürdük. Tam onu soracaktım buraya geldi bir gün sonra kliniğe götürdünüz hemen. Nasıl bir süreçten geçtiniz? Tedavi süreci nasıldı yaraları var demiştiniz, kalıcı bir hastalığı oldu mu? Evet, tüm tırnakları dökülmüştü. Arka bacaklarında çok derin kesikler vardı. Enkazın çevresinde bulunuyordu aslında, oradan çıkarmak istiyorlardı ama bir türlü çıkaramıyorlardı onu. Çevrede bizi tanıyan insanlar, benim enkaz altında olduğumu düşünmüşler, onu çok seven bir hoca hanım vardı, enkaz altında kalmış olmalı diye düşünmüşler. Tabi biz bunu sonradan duyduk. Sizi kaybedince o da ne yapacağını bilememiş demek ki... Çok dolaşmış. Çok farklı farklı yerlerde görüldüğüne dair haberler aldık. İlk kez dışarıda tek başına kaldı, o da çok bocalamıştır eminim. Bulduktan sonra da günlerce kendine gelemedi ama en büyük şansı, depremden birkaç hafta önce kızım Ankara’da sokaktan bir köpek kurtardı: Balkız adında. Balkız daRoxanne de bize de çok iyi geldi. İyi ki onlar varlar, sayelerinde seninle tanıştım. Burada Roxanne ve Balkız sayesinde çok güzel arkadaşlıklarım oldu. Tüm bu süreçte hepsi bana çok yardımcı oldular. “Bulundu diye haber geldiğinde ben alışverişteydim ve zıplayarak ağladım olduğum yerde.” Evet, benim için de çok güzel oldu. Bana Roxanne'den çok bahsettiler, depremden gelen bir köpek var diye, ama ben o ailenin siz olduğunuzu hiç tahmin etmedim. Çok da güzel bir tanışmaya vesile oldular. Biz bu seriyi çıkartırken insanlara umut olmak istedik, öncelikli amacımız buydu. Hayvanını kaybeden, daha doğrusu sevdiklerini kaybeden çok insan oldu, bazılarının bulunduğunu bilmek bir nebze de olsa insanların içine su serper diye düşündük. Hiç tanımasam da bulunan birini duyunca, kendi ailemden biri gibi, kendi köpeğim gibi mutlu oluyorum. İnsanların da yüzünde bu gülümsemeyi yaratabilmek çok önemli bizim için. Çünkü bize en çok umut lazım. Çok haklısın. Bulundu diye haber geldiğinde ben alışverişteydim ve zıplayarak ağladımolduğum yerde. Eşim ağlıyor bir yandan, kızım ağlıyor, ve sadece Roxanne bulundu diyebiliyoruz birbirimize. İnanamadım, gerçekten, o video gelene kadar gerçek olduğuna inanamadım. Düşün, çipine bile bakmadım çünkü biliyorum, o Roxanne. Roxanne'nin bulunmuş olması çok mutluluk verici. Hiç sokakta kalmamış bir hayvanın bir hafta on gün sokakta tek başına hayatta kalması o kadar zor ki. Mucize gibi hatta onların verdiği mücadele o kadar büyük ki. Beni de çok mutlu ediyor bu hikayeler umut veriyor. Hayvanımız insanımız farketmez ne kadar mücadeleci olduğunu görüyorum. Peki depremin etkileri devam ediyor mu? Depremden önce çok akıllı hiçbir şeye tepkisi olmayan Roxanne şu an çok travmatik maalesef. Oradan kalan şeyleri atlatmaya çalışıyoruz şu an. Mesela uyku haline girdiğinde en sevdiği en güvendiği insanlar da olsa ben kızım eşim gibi aileden biri de olsa elimizi uzattığımız zaman tepki gösteriyor. O arada ne yaşadıysa izlerini hala taşıyor maalesef ama sevginin üstesinden gelemeyeceği bir şey yok bence. Sevgiyle tüm bu sorunları aşacağımızı düşünüyorum. Özellikle hayvanlarda sevginin çözüm getirebileceğine defalarca şahit oldum. Tabii ki daha zamana ihtiyacı var. Onun yaşadığı da çok zor; bir yandan sizin kurtarıcınız olmuş. Depremden önce size seslenerek bir nebze de olsa kendinizi koruyabilmenizi sağlamış. Çok büyük bir yük almış üstüne aslında. Tanıştığı herkesin hayatına dokunmuştur. Eminim ki biraz da olsa oradaki insanlara neşe olmuştur. Roxanne'i tanıyorum. Roxanne bulunduğunda, onu tanıyan herkes en az benim kadar mutlu oldu. Antakya'da da aynı şekilde, buradaki gibi, gördüğü herkese pati verir, kendini sevdirirdi. Herkesin gönlünde bir yer etmiş demek ki, onu anladık. Günden güne o da çok daha iyi oluyor. İlk başlara göre şu an çok çok daha iyi. Çok sevindim gerçekten. Çok şanslı ki daha zorlu ve kalıcı hasar bırakan bir durumla karşılaşmadı. Çözümü olan yaralanmalarla ucuz kurtulmuş bu felaketten aslında. Ne kadar sürdü tüm tedavi süreci peki? Bir aya yakın süren bir tedavisi oldu. Tırnakları çıkana kadar her gün pansuman yapıldı. Bir süre yaralarının kapanması için sürekli yakalık ile gezmesi gerekti. Depremde yaralanan insanların ve hayvanların yaralarının kapanması, normalden çok daha uzun sürüyor. Size yıllar gibi gelen o bir ay, aslında çok kısa bir süre. Gerçekten Roxanne çok ucuz kurtulmuş. En azından çözümsüz bir duruma yakalanmamış. Özellikle şu an sağlıklı haline bakınca insan, bir ay ne ki diyor. Hayatta ve yanınızda olması en önemlisi. Roxanne benim için çok önemli. Bu deprem sonrasında bile benim hayatıma dokunan, destek olan her şey ve herkes, benim karşıma Roxanne sayesinde çıktı. Onun sayesinde tanıştığım insanlar, her anımda yanımda oldular. Sana da bir hayat oldu aslında, Roxanne burada. Ankara'yı biliyor muydun, bilmiyorumama şimdi çok güzel bir arkadaş grubun var. Hem arkadaşhem de tüm bu sürecin destekçileri aslında. Ankara doğumluyum ben, ama çok uzun süredir dışarıda olduğum için Ankara'da bir çevrem kalmamıştı. Roxanne ve Balkız sayesinde çok fazla insanla tanıştım. 7. Caddeye çıktığımda artık herkes bizi tanıyor. Onların tanınırlığı sayesinde Antakya'da olma hissine çok yakın bir şey yaşıyorum burada. “En son gördüğüm Antakya, Antakya değildi. Antakya gülen bir şehirdi. Her haliyle Antakya hep gülerdi. Şimdi Antakya sustu” Zor bir soruyla devam etmek istiyorum. Deprem sonrası Antakya ile ilgili ne düşünüyorsun? Şu anda orada sokakta yaşayan sayısız hayvan da var. Benim okulumda bir beden eğitimi öğretmeni var. Pati Dostları adında bir oluşumda öğretmen arkadaşlarımızla herkesin gönlünden geçeni yapabildiği desteği her ay toplayıp müdür aracılığıyla ona iletiyoruz. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ben biliyorum umut hepimiz için hep var. Hala oradakileri bırakmayan insanlar var. Benim arkadaşlarım var orada kalan, onlar aracılığıyla elimizden geleni yapıyoruz. İyi olacak belki geç olacak ama düzelecek. Yürekler düzelecek mi onu bilmiyorum. Binalar dikilir de o kayıplar, yani sadece insanlar da değil kuşlar, kediler, oradaki hayat, ağaçlar... en olacak bilmiyorum. Umudun var mı dersen... En son gidip de o dümdüz olan yeri gördüğümde, okulumun yıkıldığını, evimin dümdüz arazi olduğunu gördüğümde... İnsan bir burkuluyor, umudu kırılıyor çok haklısın. Çok iyi anlıyorum. En son gördüğüm Antakya, Antakya değildi. Antakya gülen bir şehirdi. Her haliyle Antakya hep gülerdi. Şimdi Antakya sustu. Geçen yaptığımız röportajda Antakya'nın durumunu konuşurken, aslında Antakya'nın ruhunu oradaki canlıların yaşattığını konuştuk. Çok güzel bir şehir; evet, doğası, yemekleri, tonlarca şey sayabiliriz Antakya ile alakalı ama orayı Antakya yapan bizlerdik aslında. Bu yüzden benim umudum var. Ben doğduğumdan beri oradayım, başka hiçbir şeyi bu kadar iyi bilmiyorum. Baktığımda, yeni Antakya'yı kurduklarında aynısı da olsa, ben eminim ki eksik olan bir şey bulacağım. "O taş orada değildi, bu sokak buraya çıkmıyordu" diyeceğim ama orası Antakya olacak; bizden sonrakiler yine Antakya deneyimini yaşayacaklar. Evet, olacak çünkü orada kalanlar var; onlar devam ettiriyor aslında o ruhu hala. Ben önceki evimin altındaki Emeç kahvaltılıktan kostikli zeytin istedim. O zeytinle, ben o günlere geri döndüm. O zeytinden bir tane yedim ve ben o günlere geri döndüm. Böyle anlarda gerçekten sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi oluyor. Toparlayacağımıza ben inanıyorum. En azından bizlerin umut etmesi gerektiğine inanıyorum ki orada kalan insanlar daha güçlü olsunlar. Hep kötü şeyleri konuşuyoruz. Antakya'nın dümdüz olmasını konuşuyoruz, bunlar gerçekler, bunlar yaralarımız, evet, bunlar çok üzücü ama umut edeceğimiz de çok hikaye var senin Roxanne'le olduğu gibi hayatta kalan her insanın, canlının hikayesi gibi sayısız da iyi hikaye var. Tüm ailesini kaybetmiş ama hala orada Antakya için mücadele veren yüreği çok büyük insanlar var. Bunların hepsi bizi iyileştiren şeyler aslında. Artık iyi olan hikayeleri duymayı da mutlu olmayı da hakettiğimizi düşünüyorum. Evet, biz iyi olacağız. Buna ben de inanıyorum. Bize pek çok anlamda o dayanışma da o dostlukta iyi geldi. Hayvanların dostluğu da insanların dayanışması da çok önemli ve bizim iyi olmamızı devam ettirmemizi sağlayan en önemli etmenler. Peki şu anda Antakya'da ciddi düzeyde artan bir hayvan popülasyonu var. Gittiğinde sen de görmüşsündür. Durumları da maalesef çok kötü. Açlıkla, salgın hastalıklarla mücadele ediyorlar ve besleme yapan çok az gönüllü var. Bu konuyla ilgili neler düşünüyorsun? Neler yapılabilir veya yapılmalı? Ben toplayalım, hepsini öldürelim, bakmayalım buna çok karşıyım. Bizim insanımız sevgi dolu, onların güvenle yaşayabilecekleri alanlar yapılsa, kendi ekmeğinden çıkarır verir. Bunu yapacak çok insan var. Sahipleri bulunamayanlar veya sokakta yaşayanların kısırlaştırılıp yuvalandırılması çok önemli. Kalanların da bakım şartlarının iyileştirilmesi gerekli. Belediyeler, "Biz bunun altından kalkamayız, ama hadi destek olun" dedikleri zaman bizim insanımız bunu yapar, ben eminim. Şu anda zaten bir parça yemek bulabiliyorlarsa, bir avuç gönüllü insan sayesinde. Aynen öyle. Onları sokakta kaderlerine bırakmak veya alıp şehirden uzak bir yere salmak, bunun çözümü değil. Sadece onların güvende olabilecekleri bir alan ve gönüllü insanların desteği yeterli. Hepimiz kalkar gideriz, ne olacak? Bu olay para değil. Gidip oraya onların hayatına dokunacak bir şey yapmak için bir çağrı yapılsa, herkes elini taşın altına koyar. Bireysel olarak hepimiz bunu yapmaya çalışıyoruz zaten, ama şu anki duruma yeterli olamıyor maalesef. Ankara'da gerçekten hayvansever olan bölgeler gördüm. Burada herkesin evinde kedi veya köpek gibi bir canlı var. Antakya'da da bunu yapan insanlar vardı. Şu an durum çok kötü orada ve yine bir şey yapmaya çalışan insanlar gönüllüler. Evet, maalesef şu an durum hayvanlar açısından çok kötü orada. Peki Antakya'da hayvan sahibi olmak nasıldı? Ben çok rahat ettim. İlk başlarda zorlandık tabii. Karşımızda yaşayan daha çok doğal yaşamla ilgilenen bir veteriner hekim vardı. O çok destek oldu bize mesela. Komşularım aynı şekilde destek oldular. Roxanne’i çok sevdiler. Hatta Roxanne sayesinde fobisini yenen de çok insan oldu benim çevremde. Onunla gezerek küçük küçük dokunarak bir köpekle iletişimin ne olduğunu tanıdılar. Okulun bahçesine çok götürüyordum Roxanne'i. Çocuklar sevsin, hayvanlara alışsınlar ve hayvanlardan bir zarar gelmeyeceğini deneyimleyerek öğrensinler istiyordum. Roxanne de bu anlamda çok uyumlu bir köpekti, o yüzden çok iyi karşılanıyordu çoğu yerde. Çok önemli bir şey yapmışsın, özellikle çocuklar için. Şimdi gerçekleri konuşmak gerekirse, Antakya'da hayvanlar konusunda geriydik. Öyle bir hayvan bilincimiz yoktu. Ben de gittiğimde evimi hayvanlarla paylaşıyor olmama çok şaşırıyorlardı. Yeni yeni bir şeyler oturuyordu. Besleme grupları yeni yeni oluşmuştu. Sokaktaki hayvanların tedavileriyle insanlar yeni yeni ilgilenmeye başlamıştı. Daha doğrusu görünürlüğü yeni oluşuyordu. Bu konuya daha yeni bir bakış açısı kazanıyordu Antakya'nın geneli. Tabii uzun yıllardır hayvanlar için emek veren insanlar vardı ama toplumun geneline yeni yerleşen bir bakış açısıydı. Şimdi işler tamamen tersine döndü, maalesef. Bizim gibi ülkelerde söz konusu insan dışı canlılar olunca eşitlik söz konusu değildir, maalesef. Şu an durumun kısa özeti bu aslında; evet, orada yaşayan insanların şartları çok kötü, çok temel gereksinimleri eksik, ama hayvanların da durumu aynı. Eşit ve yaşam hakkı temelli bir bakış açısı geliştirmek çok önemli ve sorunların çözüm kaynağı aslında. Bu röportajların bir amacı da bu sorunların görünürlüğünü artırmak tabii. Ben de bu konuda elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Biz Roxanne'le çok insanı alıştırdık. Roxanne sonrasında hiç hayvanlara dokunamayan arkadaşım köpek sahibi oldu. Aynı şekilde biz de evde beslenir mi derken şu an iki tane köpekle beraber uyuyoruz. Hep beraber bir aile olduk. "Kızlar" diye bahsederken, Roxanne mi İrem mi diye soruyoruz. Gerçekten bir aile oluyorsun beraber yaşadığın hayvanla. Aileden oluyorlar gerçekten. O da kaybın büyüklüğünü bir insanı kaybetmekle aynı noktaya getiriyor. Çocuğunu kaybeden bir insanın korkusu ve tedirginliği ile arıyorsun o hayvanı. Peki merak ediyorum, deprem bölgesinde yaşayan biri olarak deprem için bir hazırlığın var mıydı? Çok anlamlı değil belki evin yıkıldığı için ama Roxanne veya kendin için hazırladığın bir deprem çantan var mıydı? Zaten olsa açık yüreklilikle söylüyorum, şu an biz deprem farkındalık videoları izliyoruz okulda, zorunlu dersler şeklinde. Sonunda sorular var. Ben o soruların pek çoğuna doğru cevap veriyorum. Deprem anında ne yapılması gerektiğini biliyorum ama bizim yaşadığımız şeyde hiçbir uygulamayı yapamazdık. Çok çok kötüydü. İstediğimiz kadar bilelim, deprem çantamız olsun, benim o an aklıma bile gelmezdi. Bizim için yine o an zaten güvenli olan yerde durmuştuk, merdivene fırlamadık veya balkona koşmadık ama bilinçli yaptığımız bir şey değildi. Dışarıda belki riskli bir yerde durduk ama orada yapacağımız başka bir şey yoktu. Roxanne için hazırlayacağım deprem çantasında tasması olurdu mutlaka, karnesi içinde olurdu. Tasması olsaydı bizden bu kadar serbest kalmazdı ve yanımda olurdu. Biz o zaman Roxanne’i kaybetme korkusunu yaşamazdık. Yine de bu depremde deprem çantam olsaydı bile gidip alamazdım. Evim sağlam kalsa belki daha mantıklı olabilirdim. Bizim evde monte edilen dolaplar bile duvardan söküldü. Dış kapının açılmamasının da sebebi o monte dolaplardan biri aslında. “Hayatımda Roxanne ve Balkız var. Ben onlar sayesinde akıl sağlığımı korudum depremden sonra.” Çok zor bir süreç. Hepimizin kaybı çok büyük, hayatta kalanlarla devam etmek zorundayız. Şu an sen, ailen ve Roxanne hayatta. Bu içinde bulunduğumuz durumda çok şanslısın aslında. Deprem sonrası süreçle alakalı neler söylemek istersin? Benim kızımın Ankara’da oluşu bizim en büyük şanslarımızdan biri. Bir diğeri de benim Antakyalı olmamam. Eğer ikimiz de Antakyalı olsaydık, ailelerimiz de orada olacaktı, her şey çok daha zor olurdu. Benim ailem depremden hiç etkilenmeyen bir yerdeydi. Kızım Ankara’daydı. Gidecek kapımız oldu. Artılarını eksilerini değerlendiriyorum. İnsanlar her şeyini kaybetti. Benim işim var, kafamı sokabileceğim bir ev var, maddi olarak o kadar zor durumda değilim. En önemlisi benim hayatımda Roxanne ve Balkız var. Ben onlar sayesinde akıl sağlığımı korudum depremden sonra. Onlarla yaptığımız yürüyüşler olmasa ben yataktan çıkmadan aylarca yatardım. Roxanne ve Balkız sayesinde hayata devam edebildim. Burada çok iyi insanlar tanıdım, onlar bana destek oldular, yaralarımı sardılar. Umarım herkes bir hayvanın sevgisini deneyimleyebilir. Geri dönmeyi düşünüyor musun peki? Benim Antakya’yla bağım kopmaz, kopamaz. Eşimin ailesi zaten orada, arkadaşlarım, öğrencilerim, dostlarım, iş arkadaşlarım herkes orada, benim bağım o yüzden kopmaz. Antakya'yı da bırakamam. Şu an annemin tedavisi beni biraz buraya bağlıyor. Gidip Antakya'ya yerleşme konusunda ise şu an belirsizim maalesef. Benim sorularım bu kadardı. Ben bu hikayenin birilerine umut olacağına çok inanıyorum. Çok teşekkür ederim hikayeni bizimle paylaştığın için. Ben de teşekkür ederim. Umarım tekrar aynı şeyi kimse yaşamaz ve kimse sevdikleriyle sınanmaz. Tek dileğim bu. Bundan sonra umarım bizim için de Antakya için de her şey çok güzel olur.
- “Antakya tarihine resmi tarih dışındaki perspektiflerden de bakılması zorunluluktur”
Geçtiğimiz haftalarda istos Yayınevi’nden çıkan ve çok değerli bir çalışma olan “Keşke Kalsaydı: Yerel Tanıkların Gözünden Bir Antakya Tarihi”ni, yazarları Levent Duman ve Şule Can ile konuştuk. Duman ve Can’ın emekleriyle hazırlanan bu çalışma, biz okurlara Antakya’yı Antakyalılar’dan okuyabilme ve geçmişe içeriden bir gözle bakabilme imkanı sağlıyor. Röportaj: Elifsena Biroğlu Bize biraz kitaptan bahsedebilir misiniz? Konu üzerinde ne zaman çalışmaya başladınız? Levent Duman: Kitabın esas malzemesini oluşturan görüşmeler ilk olarak 2011 yılında başlayıp 2017 yılına kadar çeşitli aralıklarla gerçekleştirilmiştir. İki farklı amaçla gerçekleştirilen çalışmaların bileşiminden oluşan bu kitaptaki görüşmelerin bir kısmını 2011-12 yıllarında, o sırada devam eden doktora çalışmalarım kapsamında gerçekleştirdim. Görüşmelerin diğer kısmı ise Ortadoğu Arap Halkları Enstitüsü’nün faaliyetleri kapsamında, 2015-17 yıllarında Şule Can’ın sözlü tarih planlaması dahilinde Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü gönüllülerinin ve yönetiminin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Benim gerçekleştirdiğim görüşmelerin bir kısmını doktora tezimde kullanmış ve bu tez daha sonra İletişim Yayınları tarafından “Vatan”ın Son Parçası: Hatay’daki Uluslaştırma Politikaları başlığıyla 2016 yılında yayımlanmıştır. Enstitü de kendi faaliyetleri kapsamında yapılan görüşmelerin bir kısmını yayımladığı rapor ve kitaplarda değerlendirmiştir. Şule Can’ın da benim halen çalıştığım Adana’daki üniversitede çalışmaya başlamasının ardından ortak çalışmalarımız arttı. Bu süreçte elimizde bulunan materyalin bir kitap olarak birleştirilmesi yönünde fikir birliğine vardık. Çeşitli sebeplerden dolayı kitabın tamamlanabilmesi iki yıla yakın süre aldı. Bu kitapta kullanılan materyal, görüşmelerin yapıldığı tarihte büyük çoğunluğu 80 yaş ve üzerinde olan altmıştan fazla kişiyle yapılan görüşmelerden elde edilmiştir. Görüşülen kişilerin rızaları esas alınarak, bazen ses-görüntü, bazen ses kaydı alındı, kimi zaman da sadece notlar alındı. Daha sonra bu görüşmeler metne aktarıldı. Görüşmelerde esas olarak İskenderun Sancağı olarak bilinen bölge konu alınmıştır. Şule Can: Antakya’nın sözlü tarihi ikimiz için de ortak bir ilgi alanıydı. Levent Hoca’nın bahsettiği gibi uzun yıllara yayılan farklı görüşmelerin, kayıtların ve birden fazla kişinin emeğiyle bu sözlü tarih çalışması tamamlandı. Kitapta da altını çizdiğimiz üzere belirli ilçelere daha çok odaklanmış durumda kitap. Bu biraz ulaşabildiğimiz görüşmecilerle ilgiliydi. Bir yandan da mahalle mahalle yaşı belirli aralıklarda olan kişilerin izini sürdük. Dolayısıyla araştırmada uzunca bir süre de görüşmecilere ulaşmak ile geçti. “Görüşmelerde 1939 süreci en hassas içerik noktasıydı” “Yerel tanıklar”ın gözünden Antakya’yı keşfetmek nasıl bir deneyimdi? L.D.: Kendi adıma şunu söyleyebilirim, görüşmeleri yaparken edinilen bilgiler dışında Antakya yöresini ne kadar az bildiğimi anlamış oldum. Lise eğitimimi tamamlayana kadar yaşadığım Antakya’da aslında ne kadar dar bir çevrede yaşadığımı görüşmeleri yaparken fark ettim. Bu açıdan görüşmeler aynı zamanda Antakya’nın farklı topluluklarını tanımam açısından son derece önemli olmuştur. Ş.C.: Antakya’nın muazzam bir coğrafyası ve oldukça kompleks bir sosyal yapısı olduğunu keşfettim bu araştırmada ve ne kadar çok bilginin de ‘resmi tarih’ içinde ‘atlandığını’ veya aktarılmadığını anlamış oldum. Benim için ilginç bir farkındalık noktası da gündelik hayat içinde yaşadığımız pek çok şeyin ve sıradan deneyimlerimizin, mekanların, insanların veya kültürel unsurların ‘tarihselliğini’ veya kökenini ne kadar bilmeyişimiz oldu. Saha görüşmeleri sırasında Levent Duman Yaptığınız görüşmeler esnasında kişilerin anlatmakta zorlandığını fark ettiğiniz konular nelerdi? L.D.: Belli konular gündeme geldiği zaman insanların ketumlaştığını, hatta bu konuların açılmasından rahatsızlık duyduklarını fark ettim. İnsanların tarihin tarihte kalmadığını, hala kendilerini etkileyebilecek hususlar olduğuna inanıyorlar ki bu hiç de yadırganacak bir durum değil hatta önemli haklılık payı olduğunu da belirtmek. Özellikle İskenderun Sancağı’nın Türkiye’ye katılması sürecinde muhalif olanların kimler olduğu gibi sorular önemli sayıda görüşmeci tarafından geçiştirildi. Bunun dışında Varlık Vergisi, Müslüman olmayan topluluklara mensup kişilerin askerlik deneyimleri gibi konuların büyük oranda hala tabu olarak görüldüğünü fark ettim. Türk olmayan topluluklara mensup görüşmecilerin “Siyasete girmeyelim” şeklinde sıklıkla benimsedikleri yaklaşım bazı topluluklara mensup insanların hala kendilerini belli konularda güvende hissetmediklerini de gösteriyor. Göçler neticesinde ailelerinin bir kısmı göç etmiş görüşmecilerin bazıları göç eden yakınları (kimi zaman bu kardeş, kimi zaman amca, hala, dayı, kuzen) hakkında konuşurken bile rahat konuşamadılar, özlemlerini, hasretlerini sözcüklere dökerken zorlandılar… Ş.C.: Evet, benim de deneyimim Levent hoca ile çok benzer. 1939 süreci en hassas içerik noktasıydı görüşmelerde. İnanç ile ilgili hassas konular, adlandırmalar veya ‘devlet’ ile karşılaşma anlarını aktarırken de görüştüğümüz kişilerin biraz daha ‘kaçamak’ cevaplar verdiğini fark ettik. “Antakyalılar değişen diplomatik durum içinde kendilerine ne olacağını bilmiyor” Kitapta ilgimi çeken anlatılardan birisi Antakyalı bir görüşmecinizin Keseb’e (Lazkiye yakınında bir yer) yaptığı bir gezi esnasında İskenderun’dan Keseb’e göç etmiş yaşlı bir adamı gördüğü ve adamın yıllar sonra bile Hatay’ı özlediğini, şarkılar söylediğini sizlere aktarması oldu. Bunu neye bağlıyorsunuz? Sizce Hatay’ı, İskenderun’u, Antakya’yı bu kadar unutulmaz ve özel kılan neydi? L.D.: İnsanlar mekanlarla farklı biçimde bağ kurabiliyorlar. Bu açıdan bazı mekanlar insanların adeta bir parçası haline dönüşebiliyor. Antakya yöresi açısından düşünüldüğünde, bölgede yaşayan her topluluk kendine has bağlar ve bağlılıklar oluşturabiliyor. Nereye giderseniz gidin, doğduğunuz, büyüdüğünüz mahalle, semt, şehir sizin bir parçanız olmaya devam eder. Oradan uzakta olduğunuzda bir yanınız eksik olur her daim. Hele bu yer Antakya olunca, hiç tamamlanmayacak bir şeyin eksikliği iç dünyanızda hep karşınıza çıkar, Antakya dışında hiçbir yerde kendinizi evinizde hissedemezsiniz. Hayatının büyük kısmını Antakya dışında geçirmiş olan benim için de Antakya, “ev” diyebildiğim tek yer, çünkü onunla kurulan bağ bir daha başka hiçbir mekanla kurulmadı, kurulamadı. Ş.C.: Kitabın başlığının da ima ettiği bir konu aslında bu. Her gidenin ardından bir ‘keşkesi’ var, Antakya’da her kalanın da yine bir ‘keşkesi’ var… Gitmeye mecbur kalanlar için bu bir tür sürgün. Dolayısıyla bir yanı ve hatta kökleri hep İskenderun Sancağı’nda kalmış. Antakya’ya özel durum bence biraz İskenderun Sancağı’nın siyasi tarihiyle ilgili. Antakyalılar değişen diplomatik durum içinde kendilerine ne olacağını bilmiyor. Aslında bugün deprem sonrasında olanlara ne kadar benziyor bu belirsizlik değil mi!? Bu bilinmezlik içinde pek çok grup için gitmek bir tercih değil bir zorunluluk. Bölünmüşlük ve yarım kalmışlık, o Antakya’ya bağlılığı hep hasrete ve hüzne dönüştürüyor aslında. “Keşke Kalsaydı”da yer alan anlatıları okuduğumuzda, Antakya’nın insanlarının etnik köken olarak belirli bölgelere ayrılmış olduğu hatta bu mekansal ayrımla beraber mesleklerinin de şekillendiği ve yerli halkın birbirini mekan veya meslek üzerinden bile tanıyabildiğine şahit oluyoruz. Bölgedeki tüm bu mekansal ve mesleksel ayrışma ve “tanımanın” temeli neye dayanıyor? L.D.: Tam olarak şuna dayanıyor demenin güç olduğunu düşünüyorum. Antakya gibi kadim bir şehrin toplulukları arasındaki sosyal, ekonomik, siyasal ilişkiler uzun bir tarihsel süreç içinde şekillenmiştir. Günümüzdeki topluluklar arası ilişkilerin şekillenmesinde, Osmanlı’nın son döneminden itibaren ortaya konulan yönetim anlayışının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu dönemin politikaları sonraki İskenderun Sancağı dönemi topluluklar arası ilişkileri de şekillendirmiştir. Ş.C.: Evet, Osmanlı’daki etnik ve dinsel politikaların etkili olduğunu ben de düşünüyorum. Buna ek olarak ekonomik geçim kaynaklarının elbette ki kültürel bir temeli var. Yani tarımsal modellerden tutun da çeşitli meslek türlerine veya ustalıklara kadar pek çok iş alanının ve üretimin kültürel olarak aktarıldığını görüyoruz. Antakya’da bu çeşitliliğin kültürel çeşitlilikle ile paralel olduğunu görmek mümkün. Bu şekilde ‘niş’ yani özelleşmiş alanlar oluşuyor farklı toplulukların ekonomik yaşamları için. Hatay’da gerçekleştirdiğiniz görüşmelere dayanarak, Arap Aleviler’in bazı kaynaklarda “Nusayri” olarak adlandırılmaları hakkındaki yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? L.D.: Hatay’da yaşayan Arap Aleviler kendilerini Nusayri olarak tanımlamazlar, bu şekilde tanımlayan var ise bile bu çok sınırlıdır. Nusayri kelimesinin kökenine dair çok farklı açıklamalar mevcuttur ve saha görüşmelerinde bu açıklamaların bazıları bizlere aktarılmıştır. Genel olarak şunu söylemek mümkün, ‘Nusayri’ tanımlamasına Osmanlı belgeleri de dahil pek çok yerde rastlamak mümkündür. Ancak terim olarak ‘Nusayri’ başkalarının Arap Alevileri tanımlamak için tercih ettiği bir terim olagelmiş, içinde olumsuz bazı nitelemeleri de barındırmıştır. Ş.C.: Nusayri kelimesi maalesef siyasallaşan ve daha çok dışlayıcı bir kavram halini almış zamanla. Bu nedenle yerelde tercih edilmiyor ve halk kendini Arap Alevi olarak tanımlıyor. Hatay’ın Türkiye topraklarına katılım sürecinde birçok eğitimli Arap Alevi’nin, şeyhlerin ve toplumun tanınmış kişilerinin genellikle Suriye’ye göç ettiğini kitapta yer alan anlatılardan öğreniyoruz. Sizce bu durum cemaatin geride kalanlarını nasıl etkiledi? Bu göç dalgasının, topluluğun ve Antakya’nın hafızasına etkisi neler oldu? L.D.: Osmanlı’nın son dönemleri ve İskenderun Sancağı dönemine bakıldığında yörenin sosyal, kültürel ve ekonomik olarak en dezavantajlı, en geri kalmış topluluklardan birisini Arap Aleviler oluşturmaktaydı. Arap Alevilerden Türkiye’ye katılım sürecinde göç edenlerin önemli kısmı, toprağa bağlı olarak yaşamayan, eğitimli kişilerden oluşmuştu. Zeki Arsuzi başta olmak üzere göç eden entelektüel birikimi yüksek Arap Aleviler bu topluluğun Hatay’da kalan mensupları açısından entelektüel birikimi olan liderlik boşluğu oluşturmuştur. Sonraki süreçte Hatay’da bu boşluğu Arap Alevi şeyhleri doldurmaya çalıştıysa da entelektüel birikimlerinin kısıtlı olması bu boşluğu doldurabilmelerine mani olmuştur. Ş.C.: Antakya hafızasını aktarabilecek ve Arap kültürünün (Arap edebiyatı ve entelektüel tarihi gibi) de daha yaygın olarak hafızada kalıcı hale gelmesini sağlayacak kişilerin/grupların göçmesi nedeniyle bu hafızanın aktarılmasının önünü kapatmış bir göç bu. Öte yandan kitapta ailelerin bölünmüşlüğünü görüyoruz katılım sonrası göçler sonucunda. Bazı aileler sınırın öteki tarafında kalanlarla çok geç tanışmış hatta tanışmadan hayata veda etmiş. “1939 sonrası Ortodoksların ortak hafıza ve temsili korunmakta zorlanıyor” Fotoğraf: Fikret Reyhan Antakya’da yaşayan Hristiyan Ortodokslar’ın 1939 sonrasındaki toplumsal hafızalarına dair izlenimleriniz neler oldu? L.D.: Yapılan görüşmelerde Hıristiyan Ortodoksların çoğu konuyu son derece haklı sebeplerle tabuya dönüştürdüklerini fark ettim. Kendi aralarındaki toplumsal hafızaya dair etkileşimleri bilme şansım olmadı ancak, kendilerinden olmayan benim gibi biriyle olan konuşmalarında sürekli bir siyasetten uzak olma yaklaşımının hakim olduğunu gözlemledim. Bu topluluğun bölgede son bir asır içindeki deneyimleri, hala orada kalan üyeleri için oldukça belirleyici olmuş, tedirginlik halinin sıradanlaşması gibi bir durum ortaya çıkarmıştır. Ş.C.: 1939 sonrası göçün en çok etkilediği gruplardan biri Ortodokslar. Suriye, Lübnan ve Avrupa’ya 1939’da ve sonrasında aşama aşama ciddi bir göç dalgası nedeniyle Ortodoks gençlerin tarihsel hafızayı taşıması ve aktarması git gide zorlaşmış. Sınırın öteki tarafıyla ilişkileri Alevilere kıyasla daha çok sürdürmüş olsalar da (tabii Suriye'de kilise bağlantıları nedeniyle de biraz) kopuşlar zaman geçtikçe çoğalmış. 1950’ler sonrasında temelde Rumların Türkiye’de yaşadığı şiddet, mülksüzleştirme ve sosyal-kültürel dışlanma nedeniyle Ortodoksların siyasi görünürlüğü oldukça azalıyor. Dolayısıyla hem ortak hafıza hem de topluluğun temsili git gide korunmakta zorlanıyor. Keşke Kalsaydı”da anlatılanlara göre aslında Samandağ’da, Altınözü’de eskiden oldukça yoğun bir Ermeni nüfus olduğunu anlıyoruz. Ermeniler’in bölgedeki bugünkü varlıkları hakkında gözlemleriniz neydi? L.D.: Tarihsel olarak Samandağ’ın Musa Dağ bölgesinde, Antakya şehir merkezinde, Kırıkhan’da, Belen’de, İskenderun’da önemli sayıda Ermeni nüfus bulunmaktaydı. Günümüz Hatay ilinde Vakıflı Köyü dışında neredeyse hiç Ermeni kalmadı. Süreç içinde Ermenilere ait Hatay’ın değişik yerlerinde bulunan yapılar önemli oranda tahribata uğradı, son yaşanan 6 Şubat 2023 depremleri, diğer yapılar gibi Ermeniler’den günümüze kalabilen yapılarda da yıkıma yol açmıştır ancak bunun boyutları hala net bir biçimde ortaya konabilmiş değil. Ş.C.: Benim bu araştırmada dikkatimi özellikle çeken unsurlardan biri pek çok kişinin eskiden ne kadar çok Ermeni olduğunu bilmesi ve bunu her zaman aktarmalarıydı. Yani yaşı nispeten genç olan 70’lerinde olan görüşmeciler bile yukarıda Levent hocanın bahsettiği bölgelerde, ilçelerde ne kadar çok Ermeni yaşadığını anlattı sıklıkla. Gittikleri için arkalarından hep ‘keşke’ denilen en önemli kesim Ermeniler. Kalan toplulukların giden Ermeniler için pek bir şey yapamamış olmasının ağırlığından belki de. Kitabınızın yayınlanması ile birlikte çok değerli bir mirası da ortaya çıkarmış oldunuz aslında. Toplulukların tarihlerini anlamada ve paylaşmada sözlü tarihin özel bir rolü olduğunu düşünüyor musunuz? Özellikle de Antakya’da sözlü tarihin yeri ve anlamı nedir? “Antakya tarihine resmi tarih dışındaki perspektiflerden de bakılması zorunluluktur” L.D.: Sözlü tarihin özellikle Antakya gibi yerler için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Antakya gibi binlerce yıldır farklılıkları barındıran bir bölgenin tarihine resmi tarih dışındaki perspektiflerden de bakılması zorunluluktur. Aksi halde yapılan çalışmalar birbirini tekrar eden, resmi söylemi kutsayan metinlerin ötesine geçemeyecektir. Bu açıdan sözlü tarih çalışmalarının Antakya için çok önemli olduğuna inanıyorum. Ş.C.: Evet, sözlü tarihin kesinlikle önemli ve özel bir rolü var. Kitapta bunu ‘içeriden’ ya da yerelden tarih diye adlandırdık. Antakya genelde uluslararası anlamda ve Türkiye’de diplomatik bir biçimde ele alınmış ya da ticari (İskenderun limanı gibi) daha ekonomik bağlamda incelenmiş. Sözlü tarih çalışması oldukça az. Her bir topluluğun hafızasında yerel Antakya tarihini bu kadar eski bir tarihe yani Fransız mandası dönemini de içine alacak şekilde ele alan benim bildiğim tek örnek bu kitap. Bir daha tekrarlanması mümkün olmayan ve özellikle deprem sonrası yaşanan kayıplar sonrası asla erişemeyeceğimiz bir ‘yerellik’ sunuyor bu çalışma ve ulusal/uluslararası politikaların yereldeki etkilerini anlamak için başvurabileceğimiz belki de son sığınak. Öte yandan bu kitap Antakya hafızasının önemli parçası olan birlikte yaşama kültürünün tarihselliğine de ışık tutuyor. Yaptığımız görüşmeler toplulukların birbiriyle ilişkileri anlamında çok öğreticiydi. Bu dokunun aşındığı veya sınandığı dönemler ya da tam aksine güçlendiği ve yeniden kurulduğu dönemleri de göz önüne seriyor. Dolayısıyla günümüzde Antakya’da çokkültürlülüğün korunabilmesi açısından ödenen bedelleri de öğrenmiş oluyoruz. 6-20 Şubat depremlerini göz önünde bulundurduğunuzda, hafıza çalışmalarının toplumsal bellek ve kimlik kavramlarıyla olan ilişkisi hakkında neler söylersiniz? L.D.: Depremin kendisi esasında Antakya kimliğinin bir parçası. 6 ve 20 Şubat Depremlerinden önce Antakya yöresinde bir şeyin çok eski olduğunu, eskiye dayandığını vurgulamak için, Arapça konuşan topluluklar arasında “depremi bile görmüş/ deprem zamanına kadar dayanan uzun bir geçmişi var” deyimleri sıklıkla kullanılmaktaydı. Aslında bu bile, depremin Antakya tarihinin bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Defalarca yıkılan Antakya, bu depremler sonrasında da yeniden inşa edilecektir. Ancak önemli olan yeniden inşa edilecek şehrin aslından koparılmamasıdır. Geçmişin bilinmesi yeniden inşa sürecinde somut ve soyut kültürel miras olarak nelerin esas alınacağının bilinmesi açısından son derece büyük önem arz etmektedir. Bu açıdan Antakya’yı bizlere alttan bir okumayla anlatan hafıza çalışmaları toplumsal belleğin yeniden üretilmesi ve aktarılmasına önemli katkı sağlayacaktır. Ş.C.: 6 ve 20 Şubat depremleri ölümlerin ve yıkımların yanı sıra büyük bir zorunlu göçe sebep oldu. Antakya’da yaşayanların ötesinde ve göçmek zorunda kalan tüm toplulukların kimlik ve topluluk tarihleri, yerel siyasi tarih ve hatta emek tarihi açısından sözlü tarih çalışmalarının çok merkezi bir rolü olduğunu düşünüyorum. Henüz kaybedilmemiş olan mekanlar veya kişiler de Antakya’nın yeniden inşa sürecinde yaşanan sorunlar, ihmaller ve mülksüzleştirme tehlikesinden kaynaklı kaybedilme riski ile karşı karşıya. Bu nedenle deprem sonrası hafıza çalışmaları her zamankinden daha önemli. Bu kitabın bu riskler karşısında bir hafıza aktarıcı rolü var. Ayrıca Nehna’nın başlattığı Beledna-hafıza haritası gibi örnekler ve ‘topluluk mirasını’ (community heritage) korumaya veya aktarmaya yönelik tüm çabaların çok değerli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Verdiğiniz bu bilgiler çok kıymetli, teşekkür ederim. Röportajı kitaba istos Yayınevi web sitesinden ulaşabileceği bilgisini de vererek sonlandırmış olalım. Fotoğraf: Fikret Reyhan
- Bu Şehir Arkandan Gelecektir
Uyanıyorum bir gece yarısı. Kaç gündür aynı dizeler dolanıyor aklımda: “Bu şehir arkandan gelecektir. Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın…” Dönüp dolaşıp zihnimde Antakya sokaklarına geliyorum yine. Sümerler’deydi evimiz. Okul yarım gün, Antakya hep sıcaktı. Tek katlı evler, bazı bazı apartmanlar ve aralarında tarlalar, bahçeler … Otlar, sebzeler ve ağaçlar… Tüm gününü sokakta geçiren sokak oyunları oynayan son çocuklar. Bazen Habib-i Neccar’a çıkar, bazen Asi kenarındaki patikadan yürürdük. Yeni bahçeler, yeni ağaçlar keşfederdik. En çok erik toplardık ya, ara sıra sahibi kızar kovalar, çoğunlukla da ses çıkarmazdı erik yememize. Biz büyüdükçe oyunlarımız da değişti. Bahçeler de azaldı bize küsüp, ağaçlar da. Tek evler bile yenik düştü zamana, çoğu apartman oldu sonunda. Bazen çok net, bazen belli belirsiz siluetlerle hatırladığım çocukluğum. Belki de eksiklerini zihnimin tamamladığı bir yanılsama. Doğrulamak da mümkün değil ya, devasa bir tarla oldu şimdi Antakya. Demanslı bir insan gibi. Tek tük binalar duruyor hafızasında, sokaklar, mahalleler, yollar silinmiş. Zarar görmüş beyin hücreleri birleştiremiyor, parça parça izler gibi duran birkaç binayı. Zarar gören köprülere rağmen Asi etkilenmemiş gibi. Kaç büyük deprem gördü bu şehir? Her şeye rağmen devam mı etti Asi akmaya her seferinde? Ya da zamanı geri döndürmek için mi isyan edip başladı ters akmaya? Ve bizim gibi mi o da, devam ediyor acılarını içinde taşıyarak yaşamaya? Tam 1 yıl önce 30 Temmuz 2022’de paylaşmışım Asi’yi instagramda Yıkılan evimizin camından mutlu görünmüş renkli ışıklar içinde parıldayarak. Bense farkında değilmişim o balkondan baktığım son gece olduğunun... Bu ara çok fazla Antakya videosu paylaşımına denk geldim ya sosyal medyada, Antakya’da geçen öykü var mı hiç, düşünüyorum hatırlayamıyorum. Paris’i anlatan en az 10 kitabı ezbere sayabilirim. Paris yıkılsa, sokak sokak dijital kopyası yaratılabilir kitaplardaki anlatımlardan. İstanbul da şanslı bu konuda. Ne çok hikaye, ne çok roman yazılmış İstanbul’da geçen. Kaybedilince değeri anlaşılan klişesi geçerli mi Antakya için? Değil bence, halen bilinmiyor değeri. Annemin kitapları arasından bir öykü hatırlıyorum sonra Antakya'da geçen. Sen de gitme Triyandafilis. Ne de çok kitap vardı evimizde. Ve dergiler, çiçekler, porselenler, resimler, süsler... Çok özenirdi annem hayata… Acım derinleşiyor birden. Bir fil oturuyor sanki kalbimdeki bıçağa ve bastırıyor tüm ağırlığıyla göğsüme: “Hani körkütük sarhoş gençliğimizden Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken Eskidendi, eskidendi, ah eskiden” Annemin ve babamın ölümünü kabullendim artık galiba. Bu iyi mi bilmiyorum. Bazen uyanıyorum kabustan ve bütün bunların gerçek olmadığını söylüyorum kendime. Geceleri konuşuyorum onlarla. Sonra hayaller kuruyorum. Keşke ömür paylaşılabilseydi diyorum ve günlerimizin istediğimiz kadarını hediye edebilseydik. Çok uzun sürmüyor hayalim, zira olası kötü senaryolar geliyor aklıma: Önce çok ucuza satılırdı hayatlar. Sonra artar fiyatlar, borsası oluşurdu yılların. Belki matrix filmindeki insan tarlaları gibi insanlar yetiştirilirdi "ayrıcalıklı" olanların hayatını uzatmak için. Daha çok çocuk yapardı bazıları. Çocuk yaşta kızını gelin edenler, yıllarını satardı kızlarının. Peki Azrail razı gelir miydi, rızası olmayan çocuğun yıllarını çalmaya? Yazılar da hayatlar gibi... Bazen bir olay oluyor ve değişiyor hikayenin yönü... Bazen bir felaket yarım bırakıyor binlerce güzel hikayeyi... Öne çıkan görsel: foto_great1/Unsplash
- Yılın En Uzun Günü 6 Şubat
Bu yazı deprem gününe dair detaylı anlatımlar içermektedir ve bazı okuyucularımız için tetikleyici olabilir. Depremden sonra sürekli hislerimi yazıya dökmeye başlamıştım. Bugün tarihi atarken fark ettim Şubat’a girdiğimizi. Fakat aslında Şubat ayına giren sizlersiniz çünkü bizler Hatay’da hala 6 Şubat 2023’teyiz. Soğuğa, karanlığa , çaresizliğimize terk edildiğimiz o gündeyiz. Sizlere biraz yaşadığımız şeylerden bahsedeceğim sosyal medyada görmediğiniz gerçeklerin diğer tarafından. 6 Şubat saat 4.15 birden irkildim ve uyandım etrafıma baktım tekrar gözlerimi kapattım sonraki gün girmem gereken bir sınav vardı onu düşünüyordum. Çok da vaktim olmadan uyandım zaten tekrar hafiften bir sallanıyorduk biraz bekledim şiddetin arttığını 3 kişi yerinden taşıyamadığı çalışma masamın kafama çarpmasıyla fark ettim. Annemin odasına koştum kız kardeşimle oradaydılar. Telefonumun feneri ile gitmiştim odaya. Annemin, tamam kızım sakin ol geçecek demesiyle her şeyin üstümüze yıkılması bir oldu. Sonrası elektrik kesintisi, çığlıklar, yıkım sesleri ve binayı boşaltın çöküyor sesi. Annem, ben ve kız kardeşim sımsıkı tutmuştuk birbirimizin ellerini. Ayağa kalkamıyorduk sarsıntı bizi yerden yere savuruyordu. Önce dayıma daha sonra en yakın arkadaşıma ulaştım iyilerdi ve sonrasında zaten şebekelerimiz kesildi. Deprem durmuştu hızlıca ayağa kalkıp odadan çıkmak istedik ama dolap kapının önünü kapatmıştı o an ki korkuyla ne yapacağımızı bilemedik. Bir şekilde dolabın arkasındaki ince suntayı kırıp odadan çıktık. Bir kapı daha vardı o da basınçtan çökmüştü ve açılmıyordu. O an orada öldüğümü düşündüm. Güçlü olmam gerekiyordu sakinliğimi korudum, annemle birlikte kapıyı açtık. Kardeşimin montunu almam gerekiyordu önceki günden aklımda kalmıştı havanın soğuk olduğu. Hatay hiç bu kadar soğuk olmamıştı. O sırada annemle kardeşim dış kapıyı açıp aşağı ineceklerdi. Ben ise odanın kapısını açtığımda her şeyin yerle bir olduğunu görüp donakalmıştım. 5. Kattaydık koşa koşa aşağıya inmeyi başardık. Nefes alamıyordum gözlerim kararıyordu. Basamaklar ayağım altında koca bir salıncak gibi sallanıyordu. Arabaya binip anneannemlerin evine doğru gidiyorduk. Yolun ortasına düşmüş binalar, kafasından , vücudundan yara almış insanlar. Evet daha depremin ilk yarım saatiydi ve durum bu şekildeydi. Yolda giderken anneme bu evi nasıl toparlayacağız biz diye sormuştum. Haberim yoktu ki bir daha evime giremeyeceğimden. Hepimiz anneannemin mahallesinde arabanın içerisindeydik 30 kişiden fazlaydık ve yalnızca 1 araba vardı. Sırayla binip klimayı açıp ısınıyorduk. Telefonlarımız çekmiyor kimseden haber alamıyorduk. Yalnızca yağmurun altında çaresiz bir şekilde ıslanabiliyor ve isyan ediyordum. Hiçbir şekilde gün doğmuyor sabah olmuyordu sanki. Yakın arkadaşlarıma bir şekilde sms atarak ulaştım. Onların geri cevap vermesi benim için bir umuttu. Ta ki gün aydınlanana kadar. Geniş bir aileye sahibim. Yeni doğanından en yaşlısına kadar. Karnımızı doyurmamız gerekiyordu. Açık bir yerler var mı diye bakmaya gittik. Ve o sırada yağmalara şahit oldum gözlerimle. Hatay’da herkes birbirini tanır özellikle Samandağ gibi bir yerde yaşıyorsanız. Marketten ellerinde viski şişeleriyle çıkan insanlar bizim insanımız değildi. Şaşkınlıkla izliyordum. Biraz ilerleyip Antakya yoluna doğru gidiyorduk. Şehrimizin ne halde olduğunu merak etmiştik. Sonra sınıf arkadaşım Zeynep’in evini gördüm. Yoktu. Enkaz vardı sadece etraftakilerden içeride olduğunu öğrendim. Ailesiyle birlikte. O an kalbimde olan acıyı hiçbir kelimeyle ifade edemem. Yola düşen binalardan, yolun kırılmasından ilerleyememiştik. Geri döndük. Sonrasında zaten ölüm haberleri tek tek gelmeye başlamıştı. Her akşam dershaneden çıkarken iyi akşamlar dediğim Gülşen Hoca, yemekhanede karşımda oturan Esra öğretmen, Diren , Zehra , yakın arkadaşımın amcası Cüneyt amca, İrem , esnaf Murat Amca, Anıl abinin kardeşleri Seyit ve Kerem… Keremle 2-3 gün öncesinden oturmuştuk her şeye gülen çok pozitif hayat doluydu. Küçük bir kız çocuğunu çıkarmıştık enkazdan ondan önce oyuncak ayıcığı çıkmıştı evet maalesef oyuncağın ömrü onunkinden fazla oldu. Bu kadar acıyla nasıl ayakta kalabilirim diye düşündüm. Ve sonrası etraftan bir kaybınız yoktur inşallah sorusuna “çekirdek ailemden yok şükür” cevabı verdiğimde kendimden nefret ettim. Ailemle birlikte Hatay’da kalmaya devam ettik bir şekilde elektriksiz, susuz, çadırlarda, arabada. Sıcak bir yatakta uyumayı özlemiştim açıkçası. O gün en kötüsünü gördüm ve yaşadım. 6 Şubat bizim miladımızdır. Hayatımız artık depremden önce ve depremden sonra diye ikiye ayrılmış durumda. Hiçbir zaman inancımı kaybetmedim bu şehri beraber yaşatacaktık. Ölen canlarımız için. 12 gün enkazda kalıp soğuktan ölmeye mahkum edilmiş canımdan çok sevdiklerim için. Evet şunu da bilin ekip yoktu ekipman yoktu bizler kendi ellerimizle moloz taşıyıp çıkardık cenazelerimizi. Üniversiteye giderken havaalanında İskenderunlu bir teyze Hızır yoldaşın olsun kızım demişti. Ben de sizlere söylüyorum şu an Hızır yoldaşınız olsun.. Öne çıkan görsel: hurriyet.com.tr'den alınmıştır
- Antakya’da Deprem: Önce, Bugün, Sonra (III. Bölüm)
Depremin birinci yıl dönümünde Nehna için kaleme alınan “Antakya’da Deprem: Önce, Bugün, Sonra” başlıklı ve üç kısımdan oluşan bu yazının geride bıraktığımız iki günde yayınlanan ilk ve ikinci kısımlarında, önce depremden bugüne bazı kavramların değişen anlamları ve Antakya’da depremden önce her şeyin yolunda olduğu yanılsamasının farklı yüzleri incelenmiş, depremden sonra yapılanlar ve yapılmayanlar, bu bir yıllık sürede Antakya’da olanlar bir “öğrenmeye direnme” süreci olarak değerlendirilerek okuyucular “aslında bu süreçte neler yapılabilirdi?” sorusunun ağırlığını paylaşmaya davet edilmişti. Yazının üçüncü ve son kısmı ise depremden bir yıl sonra geldiğimiz aşamada yerel halkı ve gündeminde Antakya’nın iyileşmesine yer olan herkesi, süreci akışına bırakmak ve bırakmamak seçeneklerinin olası sonuçlarını sorgulamaya, bir yılın sonunda “ipin ucunu tutabilmek” için bir asgari müşterekte buluşmaya çağırıyor. Sonra: Akışına bırakmak ya da bırakmamak ve “ipin ucunu nereden tutmalı?” 6 Şubat depremlerinden önceki zamanları, depremi, depremden bugüne olup bitenleri Antakya’nın farklı katmanlarını elimizden geldiğince gözeterek ele aldıktan sonra sıra, bundan sonra neler olabileceğini anlatmaya geldi. Bu aşamada, yazının başından beri masanın iki ayrı ucunda oturan şehir plancısı Tuğçe Tezer ve “kendinden Antakyalı” Tuğçe Tezer’in yan yana oturması, masanın uzun kenarında el ele verip, o güzel ve yaralı narın her iki yüzüne, masanın üstünde hala güzelliğiyle parlayan nara ve yıpranmış, hasarlı yüze birlikte, cesaretle bakması gerekiyor. Artık teknik ve duygusal bakış arasındaki gerilim yerini bu iki bakışın birbirinden aldığı güce bırakmalı. 6 Şubat depremlerinden bugüne geldiğimizde, deprem bölgesinde neredeyse bir seneyi geride bırakmış durumdayız. Antakya’da depremden sonra olanları ve olmayanları genel hatlarıyla tartıştıktan sonra, şimdi önemli bir soruyla karşı karşıyayız: “Bundan sonra ne olacak?” Bu aşamada önümüzde iki farklı seçenek olduğunu düşünüyorum: “Süreci akışına bırakmak ya da bırakmamak.” Bu seçenekler arasındaki tercihimizi -ikincisi lehine- yönlendirmesini umduğum başka bir soru daha sorarak, anlatmaya başlıyorum: “İpin ucunu nereden tutmalı?” Antakya’daki deprem sonrası süreci akışına bırakmak ya da bırakmamak şeklinde tanımladığım senaryoları detaylandırmadan önce, bu alanda bazı temel kavramlarla ilgili bir ortak zemine ihtiyacımız olduğunu düşündüğümden bazı hatırlatmalar yapacağım. Konut alanı ve kent aynı şey değildir; konut alanları, kent dediğimiz çok bileşenli ve organik sistemin bileşenlerinden yalnızca biridir. Depremden önce, deprem sırasında ve depremden sonra “zaman” ve aciliyet kavramlarının nasıl ele alındığı, başlı başına önemli bir meseledir. Örneğin bir kentin depremden önce “afete dayanıklı/dirençli kent” hâline getirilmesi konusu bilimsel veriler ışığında uzun zamana yayılabilecek bir konuyken, arama-kurtarma çalışmalarında beklemek için zaman yoktur, aksine durum her şeyden daha büyük bir aciliyet taşır. Depremden sonra yerel halk için nitelikli geçici barınma alanlarının oluşturulması acil bir meseleyken; artçı depremler her gün yaşanmaya devam ederken, bütünsel planlama süreci ve kalıcı konutların yapılması, aceleye getirilmemesi gereken bir konudur. Kentsel sit alanında hasar gören yapıların yeni olası yıkımların oluşmaması için desteklenmesi acil bir konuyken, tarihi ve geleneksel yapıların farklı gerekçelerle hızlıca yerinden kaldırılması gibi bir acelenin, korumacı bir bakışla herhangi bir açıdan uyum göstermesi söz konusu değildir. Dayanışma, esasen toplumun bir grubuna destek olma, bunun için imkanları seferber etme anlamına gelir. Deprem bölgesinde -özellikle depremden sonraki ilk birkaç ayda- dayanışmanın birçok farklı biçimiyle karşılaşmış olmamız olumlu bir durum olmakla beraber; hem üzerinden biraz zaman geçip de “uzaktakiler depremi unutmaya başlayınca” hem de 2023 yılında gerçekleşen iki seçimle beraber büyük ölçüde sönümlenmiş olması, dayanışma faaliyetlerinin samimiyetine dair bir soru işareti oluşturmuştur. Antakya gibi tarihi dünyanın pek çok kentinden eski dönemlere uzanan kadim bir kentin depremden sonraki iyileşme sürecini ifade etmek için, “yeniden inşa” gibi bütünsel bir yıkım ve yok oluş kabulünden yola çıkan, ya da “ihya” gibi değersiz bir şeye/yere değer katma anlamını içeren kavramlar yerine; bir afetle oluşmuş yaraları sarmaya dair “onarım” kelimesini kullanmak daha uygun bir tercih olabilir. Bir de deprem bölgesinde, Hatay’da, Antakya’da yıkılanlar yalnızca bir enkaz, moloz, yapı malzemesi değil; bunlardan çok daha önemlisi, oradakilerin hatıralarının sahneleri, geçmişlerinin mekânlarıdır. Tarihi merkezdeki yapıların deprem sonrası durumu için ise “değersiz” bir malzeme çağrışımı yapan “kültür molozu” ifadesi yerine, kültür mirasının bileşenlerini oluşturan geleneksel nitelikli ve tarihi yapıların yıkıntılarıyla karşı karşıya olduğumuzun vurgulanması, daha anlamlı ve gerçekliğe uygun olur. - akışına bırakmak - Antakya’da Şubat ayından beri -oradayken ve uzaktan- izlediklerimiz, sürecin bundan sonrasını akışına bıraktığımız takdirde -en iyi ihtimalle- neler olabileceğini anlatıyor. Burada tercihimizin süreci “akışına bırakmak” yönünde olması hâlinde gerçekleşmesi muhtemel bazı durumları sıralıyorum: Antakya’nın tarihi merkezi birkaç yıl geçip de “yeniden inşa” edilince, bizim hatıralarımızdaki Antakya’ya hiç benzemeyecek. Oradaki gündelik yaşamın katmanlar hâlinde biriktirdiği izlerin yerini “steril mekânlar” alacak. Kurumların ve ülkenin depremi yaşamamış kesiminin yeterince destek olmadığı, mülkiyetini koruyamayan ya da depremden önce burada mülkü olmayan yerel halk, burada kalma ısrarından bir aşamada vazgeçecek. Aynı süreçte, depremle beraber kentten farklı nedenlerle ayrılmak durumunda kalmış olan Antakyalılar, Antakya’ya geri dönme düşüncesinden, yine farklı nedenlerle, giderek uzaklaşacak. Enkaz kaldırma sürecinde sağlığını koruyamadığımız yerel halkta büyük sağlık sorunları görülmeye başlanacak. Yerel halkın burada kalabilmiş küçük bir kesiminin, kente ve mekâna yabancılaşma nedeniyle artık pek yüzünün gülmediğini göreceğiz. Sosyal yapıda yaşanan büyük değişim, kültürel yapıya ve fiziksel mekâna da doğrudan yansıyacak. Artık Antakya’ya gittiğimizde tanıdık, orada yaşayanların “misafir”i, hatta bazen yerel halkın bir parçası olduğumuzu değil; uzaktaki bir turistik kente geçici süreyle gitmiş olan bir ziyaretçi, hatta bir “turizm tüketicisi” olduğumuzu hissedeceğiz. Üzerindeki tabelalarda eski isimleri yazsa da, Antakya’nın deprem öncesi mekânlarını, arkadaşlarımızla oturup sohbet ettiğimiz, hatırladığımız mekânlara bir türlü benzetemeyeceğiz. Yereldeki zanaatkârlar, aşçılar, uzmanlar bu “Antakya’ya benzemeyen Antakya’da” pek uzun süre kalmak istemeyeceği için, bir süre sonra Uzun Çarşı’daki kebabın, künefenin, kahvenin bile eskisi gibi olmadığını üzüntüyle fark edeceğiz. Kurtuluş Caddesi’nde yürürken buradaki önceki yürüyüşlerimizi hayal meyal hatırlayacağız ama gördüğümüz yer, hatırladığımıza hiç benzemeyecek. Üzerine moloz dökülmesine, yapı yapılmasına, ağaçlarının kesilmesine ses çıkarmadığımız zeytinlikler tümüyle kuruyacak. Artık zeytini ağacından değil, marketteki konserve kutularından yiyeceğiz. Zaten senelerdir tükenmekte olan tarım alanlarının üzeri, molozla ve yapılarla tümden kaplanacak. Artık burada yetişen tarım ürünlerini tüketmek istemeyeceğiz, zaten mümkün de olmayacak. 2023 yılının depremlerinden hiçbir ders çıkarmamış olacağımız için, Antakya’nın gelecekteki felaketlerinin tohumları, bugünlerde atılacak. Ovalara, sulak arazilere, doğal alanlara, nehir üzerindeki dolgu alanlarına konutlar inşa edilmeye devam edecek. Depremden sonra molozlarla doldurulan vadilerin üzerinde yapılaşma başlayacak, kentin ve doğanın nefes alma alanları azalarak, yok olacak. Sesine kulak vermeyi seneler önce ihmal etmeye başladığımız doğaya tamamen sağır olacağız. Dahası artık St. Pierre, Habib-i Neccar, Musa Ağacı, St. Simon, Titus Tüneli, Asi Nehri ve Harbiye Şelaleleri de bizi dinlemeyi bırakacak. İpek böcekleri gidecek, artık limon yok, portakal, zeytin, defne yok. Nar tükenecek. - akışına bırakmamak - Şimdi de tercihimizin süreci “akışına bırakmamak” yönünde olduğu durumu hayal edelim. Tarihi merkezde depremde ve ondan sonraki süreçte ayakta kalmayı başarmış az-orta hasarlı yapılar, yerel uzmanların desteklendiği bir süreçle, kendi malzemesiyle yerinde usulca onarılıyor. Geride bıraktığımız süreçte koruyamadığımız bütün tarihi yapılar, yerel uzmanların başını çektiği bir ulusal seferberlikle temelleri üzerinde yeniden yükseliyor. Bu coğrafyanın taş ustaları, ahşap ustaları hep sahada. İncelikle, bir parçası oldukları kültürün fiziksel ifadesini yapılara tek tek işliyorlar. Yapılar yerel halkın kolektif birikimi olan eski “tecrübe”sine yıllar içinde, usul usul kavuşuyor. Yerel halk sağlıklı, güvenli, depreme dayanıklı ve gündelik yaşam alışkanlıklarına uygun konutlarına, komşularına kavuşmuş. Okullar yemyeşil bahçelerin içinde, öğrenciler güvenli, dayanıklı okullarında depremin kaybettirdiği zamanı, artık gündelik hayat olağan akışına kavuştuğu için aileleriyle buraya gelmesi mümkün olan öğretmenlerinin desteğiyle telafi ediyor. Bütün servislerin olduğu hastaneler, sağlık çalışanlarının içinde yaşamak istediği lojmanlarıyla hazır. Toplu taşımayla erişilebilen idari tesisler, kentin bütününü saran bir yeşil alan ve parklar sistemi, kentin işleyişine dair pek çok unsur olması gerektiği gibi görünüyor. Yerel halk depremden önceki neşesine tekrar kavuşmuş, Asi Nehri’nin kenarında yürüyenlerin yüzleri gülüyor, herkes birbiriyle selamlaşıyor, hâl-hatır soruyor; yabancı simalar deprem sonrası ilk seneye kıyasla epey azalmış. Tarihi merkezde Antakyalılar yaşıyor, tarihi sokaklarda yürürken avlulardan neşeli sohbetler duyuluyor. Sonra sokakta duyulan bir ses bizi avluya, bir kahve içmeye davet ediyor. Zeytinlikler, tarım alanları, sahiller uluslararası destekle, bilimsel yöntemlerle molozdan arındırılıyor. Zeytin ağaçları tekrar yeşermeye, kalıcı barınma alanları sağlanınca temizlenen tarım alanları tekrar ürün vermeye başlıyor. Sabunhaneler, zanaatkârların atölyeleri yeniden açılıyor. İpek böcekleri yaşama tekrar dönüyor, “Hatay sarısı” raflarda parıldamaya başlıyor. Antakya’ya yemek yemek için gelen ziyaretçiler, özledikleri tadı yeniden buluyor. Kurtuluş Caddesi’ni adımlarken deprem öncesinin izlerini sürmemize olanak sağlayan tarihi yapılar onarılmış, betonarme yapıların kaldırıldığı boşlukların bazıları bizi Roma döneminin arkeolojik kalıntılarına, o döneme davet ediyor. Doğal sınırlarına yeniden kavuşan Asi Nehri, yüz yıl önceki fotoğraflardaki gibi kuvvetle akıyor. Yağmur suları yine Habib-i Neccar Dağı’nın sırtlarından usulca aşağı dökülüyor, eski Antakya’nın arıklı yollarından süzülerek Asi Nehri’ne dökülüyor. Köprübaşı’ndan Saray Caddesi’ne doğru yürürken aklımızdaki tek soru, o gün hangi sokak müzisyenini dinleyeceğimize dair oluyor. Molozla doldurulan vadiler temizlenmiş, kent, doğa ve insanlar nefes alıyor. 2023 yılında yaşanan büyük kayıpların ardından artık kimse ovalarda, sulak alanlarda, zeytinliklerde yapı yapmak istemiyor. St. Pierre ve Habib-i Neccar, gördüklerinden memnun, Musa Ağacı yerine biraz daha kökleniyor, Harbiye Şelaleleri’nin eteğinde suyun sesi yine birbirimizi duymamıza engel olacak kadar yüksek duyuluyor. İpek böcekleri burada, limon, portakal, zeytin, defne, her şey olması gerektiği yerde, en güzel hâliyle bizi bekliyor. Nar bahçesi içindeki en güzel meyve yeniden dalında, sarıdan nar çiçeği rengine doğru, şimdi uzaktan bile capcanlı parlıyor. - ipin ucunu nereden tutmalı? - Yukarıdaki iki farklı senaryoyu okuyanların tercihinin ikincisinden, huzurlu bir bahçe içinde bütün canlılığıyla parlayan Antakya’dan yana olduğunu varsayma eğilimindeyim. Bugün itibariyle hiçbir açıdan pek de iyi görünmeyen sürecin bundan sonrasını “akışına bırakmadığımız” senaryoyu tercih ettiğimizi düşünelim. Bu durumda, ipin ucunu nereden tutmalıyız ki, ikinci alternatifin ön gördüğü olumlu süreç, adım adım gerçekleşsin? Bu oldukça önemli, büyük bir soru ve doğrusu, tek bir yanıtı da yok. Bu nedenle ben bu soruyu kendi açımdan, Antakya’yla on senedir, depremden önce ve depremden sonra geçirdiğim zamandan ve yirmi seneye yakın zamandır planlama alanıyla farklı düzeylerde kurduğum ilişkiden yola çıkarak yanıtlamaya çalışacağım. Sorunun yanıtını aramaya başlarken önce, bu konuya ilgi duyan farklı çevrelerin uzlaşabileceği bir hedefi tekrar hatırlayalım. Yukarıdaki “akışına bırakmama” senaryosunda anlatılan, Antakya’da yerel halkın deprem öncesi gündelik yaşamının bileşenlerinin tümüyle iyileştirilmesi durumu, uzlaşabileceğimiz bir hedef gibi görünüyor. Gündelik hayatın ortak üretim mekânları, toplanma alanları, sosyo-kültürel çeşitliliğin kendisi, tarihi yapıları, kültürel üretim alışkanlıkları, nitelikli barınma alanları, eğitim ve sağlık tesisleri, doğal alanlarıyla birlikte -depremin Antakya’da bu kadar ağır yıkımlara sebep olmasını getiren yanlış adımların tekrar edilmemesi koşuluyla- deprem öncesi düzenine kavuşması; Antakya’nın ve gündelik hayatın tüm bileşenleriyle iyileşmesine karşılık geliyor. Öncelikle, sürecin taşıyıcısı olan nesneyi bir iple ilişkilendirirsek, bu ipin esasının, malzemesinin ve aslında kendisinin, Antakya’nın yerel halkı olduğunu en başta söylemek ve kabul etmek gerekiyor. Buna dair en sarih ifade, geçtiğimiz Kasım ayında Antakya’da gerçekleşen bir etkinlikte şöyle dile getirildi: “Antakya’yı Antakya yapan insanlarıdır.”[1] Benim için de durum tam olarak böyle; ne eksik, ne fazla. Bu aşama, Antakya’nın ancak Antakyalılarla var olabileceğinde, iyileşebileceğinde uzlaşmayı gerektiriyor. Antakyalılar; Antakya’ya, memleketlerine sahip çıkmalarıyla, hayatını -tarih boyunca olduğu gibi bugün de- yeniden burada kurma ısrarıyla, burada köklenme ihtiyacıyla ayrılmaz bir bütün. Burada bahsettiğimiz aidiyet tanımı, “mülkiyet” ilişkisinin oldukça ötesinde, ailesi Antakyalı olmasa da kendisi depremden önce gelip “buralı” olmayı tercih etmiş insanları da içeriyor. Antakya’daki “ev sahipliği” meselesi yalnızca buraya gelen ziyaretçileri karşılamayı değil, Antakya’ya sahip çıkmayı ve göz kulak olmayı da kapsıyor. Bir de Antakyalıların, deprem öncesi zamanlarda da bazen her şey pek de yolunda olmasa dahi rastladığımız kendiliğinden neşesini de, sürecin esas aktörünün önemli ve güçlü bir özelliği olarak buraya not etmek isterim. Antakyalıları farklı nitelik ve duyarlılıklarıyla asgari düzeyde anlamak bize, ülkenin nerdeyse %15’inde büyük bir yıkıma neden olmuş depremlerin ardından yaşamını sürdürmek için farklı şehirlere göç etmek zorunda kalanlar arasında “Geri döneceğiz!” duvar yazısı fotoğraflarının neden en çok Antakya ve Hatay’dan geldiğini de anlatacak. Depremden etkilenen bu kadar çok yer varken, neden Antakya’da bu kadar çok platform, dernek ve vakıf kurulduğunu, buradaki deprem sonrası süreci neden ısrarla gündemde tuttuklarını da daha kolay anlayacağız. Bu anlama pratiğinin bizi, Antakya’da gündelik hayat “normal”e dönene kadar, her zaman ve en çok desteklenmesi gereken unsurun Antakyalılar olduğunu anlamaya dair bir uzlaşıya taşıması gerekiyor. Burada ulaşmak istediğimiz iyileşme hedefinde uzlaşıp, Antakyalıları bu sürecin ana aktörü, temel bileşeni olarak kavradıktan sonra, konunun oldukça önemli diğer bileşenine sıra geliyor. Konumu, zemin yapısı ve doğal nitelikleri nedeniyle Antakya’da yaklaşık 150 yıllık periyotlarda tekrar eden büyük depremlerin varlığını kabul etmemiz ve 2023 yılında Antakya’da yaşanan büyük yıkımın ve hayal kırıklıklarının gelecekte bir daha yaşanmaması için gerekeni yapmak, diğer kritik bileşeni oluşturuyor. Bunun için, -depremden bugüne kadar aksi yönde epey yol alınmış olsa da- hala civarında bulunduğumuz başlangıç noktasında, bundan sonra atılacak adımlar için süreci tasarlamamız gerekiyor. Bu süreç tasarımının yöntem, zaman, aktör, kurum ve finansal kaynak bileşenleri belirlenmeli, yerel halkın kendi hayatını, kentini, geleceğini ilgilendiren sürecin her aşamasına dahil olmasına imkân tanınmalı. Yukarıda, burada yaşama ve yaşamını burada yeniden kurma iradesiyle konu edilen yerel halkın bunu sağlayabilmesi için temel gereksinimleri depremden bugüne, apaçık bir şekilde karşımızda duruyor. Nitelikli, sağlıklı, hijyenik, güvenli barınma alanları, rehabilitasyona olanak sağlayan müşterek mekânlar, deprem öncesi meslek pratiklerini sürdürmelerine olanak sağlayan asgari koşullara sahip çalışma mekânları, güvenli gıda ve temiz içme-kullanma suyu, erişilebilir eğitim ve sağlık tesisleri. Bir de şüphesiz, geleceğe dair endişeleri ve belirsizlikleri büyük ölçüde azaltacağı kesin olan, mülkünü / kiralık konutunu kaybetme riskinin bertaraf edilmesi. Antakya tarihi boyunca en az yedi defa depremlerle yıkılıp, yine aynı yerde kurulmuş olan bir kent. Başından beri deprem sonrası süreçle ilgilenen neredeyse hiçbir kesimin, Antakyalıların kendi hayatlarını yeniden ve burada kurma iradesine dair bir şüphesi yok. Bu durumda Antakyalıların ve burada kalmaya dair iradelerinin herkesçe anlaşılmasının -ve desteklenmeye değer olduğu konusunda uzlaşının sağlanmasının- ardından, sürecin diğer önemli bileşeni olan üretim kültüründen bahsetmek gerekiyor. Antakya’nın ayrılmaz bir parçası olan iki önemli varlığı; tarım ve zanaatler. Hem birbirlerini hem de Antakya’yı tamamlayan tarımsal üretim ve farklı zanaatler, Antakya’nın iyileşmesi sürecinde büyük bir öneme sahip. Yerel halkın önemli bir kısmının aşina olduğu tarımsal üretim kültürü, içinde bulunduğu coğrafyanın en verimli tarım alanlarına sahip olan Antakya’da tarımın hep en güçlü ekonomik sektörlerden biri olmasını sağladı. Sadece ham madde üretimiyle kalmayan bu tarımsal faaliyetin zeytinyağı üretimi, zeytinyağı ve defne sabunu üretimi, turunçgillerden yapılan farklı üretimlerle dönüştürüldüğü ürünler ise, ulusal ve uluslararası ölçekte her zaman talep gördü. Geleneksel bir tekstil üretim yöntemi olan ipek böcekçiliği de, yüzyıllar boyunca ve günümüzde hala Antakya’nın özgün üretim kültürünün önemli bir parçasını oluşturuyor. Eğer içinde bulunduğumuz deprem sonrası rehabilitasyon ve onarım döneminde; tarım alanlarının maruz kaldığı moloz, enkaz ve geçici barınma alanları başta olmak üzere zararlı ve tüketici tüm işgal faaliyetlerini bir an önce bertaraf etmeye başlarsak, yeterli bilimsel ve finansal destekle kısa bir zaman sonra tarımsal üretim alanları yeniden üretim yapılabilir hâle gelecek. Bu üretim kültürünün diğer parçası olan zanaatler için ise gerekli geçici üretim mekânlarının bir an önce bir plan ve sistem dahilinde oluşturulması gerekiyor. Böylece yerel halkın depremden sonra ayağa kalkması sürecini geciktiren ekonomik nedenlerin çözümlenmesinde belki de en önemli adım atılmış; burada kalanlara kendilerini toparlamaları, başka kentlere göç etmiş olanlara geriye dönmeleri için önemli bir destek verilmiş olacak. Bu işlevlerin müşterek üretim mekânlarıyla ve mahalle kültürüyle ilişkisi ve yerel halkın rehabilitasyonu sürecine katkısı ise, zaman ve üretim faaliyetleri ilerledikçe, giderek daha görünür olacak. Antakya’nın ve Antakyalıların iyileşebilmesi için diğer bir önemli bileşen, kültürel mirasın onarılması ve kent belleğinin canlı tutulmasına dair bir yaklaşım geliştirilmesini kapsıyor. Somut kültür mirasını oluşturan yapı ve alanların fazlalığı, yapılı çevredeki en büyük yıkımın burada oluşmasıyla birlikte Antakya’nın tüm deprem bölgesi içinde bu kadar ön plana çıkmış olmasının iki ana nedeninden birini oluşturuyor. Depremden önce -istisnaları dışında- birçok eleştiriyle anılan restorasyon uygulamalarının görüldüğü tarihi ve kentsel sit alanı, hem 6 Şubat hem de 20 Şubat depremlerinde Antakya’da en büyük yıkımların görüldüğü alanlardan oluyor. Depremlerden sonra yapılan “enkaz kaldırma” faaliyetleri sonucunda ise, yukarıda kısaca anlatılan nedenlerle, tarihi merkezde büyük boşluklar ve bunların neden olduğu bir bellek yitimi riski oluşuyor. Halbuki Antakya’nın somut kültür mirasının bileşenleri aynı zamanda, buradaki deprem öncesi gündelik yaşamın uğrak noktaları, işaret öğeleri ve bu unsurlar, Antakya’da deprem sonrası yaşamın yeniden oluşmasının da temel taşlarından olacak. Bu nedenle depremde ve enkaz kaldırma çalışmaları sırasında zarar görmüş olan (anıt eserler ve sivil konut dokusu dahil olmak üzere) somut kültür mirasının, yerel uzmanların ve yerel üniversitelerin öncülük edeceği bir program dahilinde, mümkün olduğunca kendi malzemesiyle ve aslına uygun biçimde onarılması büyük bir önem taşıyor. Bu onarım süreci boyunca kentsel belleğin canlı tutulması için dijital araçların ve mekânsal deneyim imkânlarının kullanılması; Yürünebilir Tarih[2]’le Antakya’da kent tarihi yürüyüşleri, Beledna[3]’yla hatıraların işlenmesi gibi yöntemler, denemeye değer görünüyor. Antakyalıların ve Antakya’yı sevenlerin buradaki hatıralarını ve görsel hafızalarını canlı tutma istenci de, bu çabanın diğer ucundan tutuyor. Sürecin en olmazsa olmaz diğer bir bileşeni ise “umut”. Belirsizliğin neden olduğu endişe günden güne yükselirken, umut etmekten hiç vazgeçmemek, Antakya’nın depremden sonra iyileşmesi sürecinin başarıya ulaşmasında, olmazsa olmaz bir eylem. Burada geçtiğimiz aylarda Tükenmez Kalem dergisi için yazdığım bir yazıdan küçük bir kısmı ödünç alacağım: “Antakya, sancının en yoğun olduğu yer ve zamanda, yeniden umudu doğuracak. Umut, doğmak için belirli bir amaca ihtiyaç duyar ve burada amaç depremin ilk gününden beri apaçık görünüyor; Antakya’nın ve Antakyalıların iyileşmesi. Umudun somutlaşması için alternatif yollar üretilmesi ve bu yollardan biri seçilerek, harekete geçilmesi gerekiyor. Buradaki yollar içinde en güzeli, Antakya’nın yerel halkıyla beraber kendini onarması, bütünüyle iyileşmesi. Bu yolun alınması için yapılması gereken ise yerelde oluşan farklı nitelik ve ölçekteki sivil toplum bileşenlerinin birbirine güven esasıyla bir araya gelmesi ve yerel halkın asgari müşterekte bütünsel hareket edebilen bir aktöre dönüşmesi (Özçelik, 2023). Bu süreçte, Antakya’nın ve Antakyalıların iyileşmesini merkezine yerleştirmeyen ve bu nedenle ‘pek iyi niyetli olmayan’ eylemler süzülecek, bütün engellere rağmen ‘umudu korumaya dair’ o biricik çaba filizlenecek ve Antakya’nın bugününde, mekânın ve zamanın en karanlık yerinde Antakya yine umudu doğuracak.”[4] Yerel halkın bu geçici dönemde Antakya’da güvenli, sağlıklı, konforlu koşullarda barınabilmesi, çalışabilmesi, okula ve hastaneye gidebilmesi, sosyalleşebilmesinin sağlanmasıyla birlikte mutlaka ihtiyacımız olan diğer adım, depremden sonra kurulmuş olan platformların ve yerel halkın farklı kesimlerini temsil etme kapasitesi olan oluşumların bir asgari müşterekte buluşması, bu sayede yerel halkın, süreçte ortak tavır alabilen bir aktör haline gelebilmesi. Platform, dernek ve vakıfların her biri depremden sonra Antakya’ya faydalı olmak için kurulmuş olsa da, geride bıraktığımız bir yıla yaklaşan süreç boyunca gördük ki her bir oluşumun farklı öncelikleri olabiliyor. Biri somut kültürel mirasa, diğeri enkaz kaldırma süreci ve zeytinliklere yoğunlaşırken, bir diğeri akut yardımlara ya da eğitim meselesine odaklanıyor. Antakya’nın iyileşmesi sürecinde kendisini hangi alanda konumlandırdığından bağımsız olarak, bu süreçte Antakya’ya ve Antakyalılara faydalı olmak isteyen tüm oluşumların uzlaşabileceğini düşündüğüm asgari müşterek için önerilerim şöyle: - Antakya'nın depremden sonra iyileşmesinin, burada hayatın tekrar başlamasının birinci öncelik olarak kabul edilmesi. - Depremden önce Antakya'da yaşayan nüfusun (mülk sahibi, kiracı, çalışan, ...) burada kalabileceği koşulların (geçici barınma alanları, gündelik ihtiyaçlar, çalışma alanları, kentsel servisler, erişim olanakları, ...) sağlanması. - Depremden sonraki (enkaz kaldırma, geçici barınma alanlarının sağlanması, inşa dahil olmak üzere) iyileşme sürecinin işleyişinde halk sağlığının ve doğal alanların korunmasının esas alınması. - Antakya'nın somut ve somut olmayan tarihi ve kültürel mirasının, tarihi dokunun bütünselliğinin, üretim kültürünün korunarak iyileştirilmesi. - Deprem sonrası planlama ve mimarlık faaliyetlerinin bütünsel planlama, “dirençli kent” ve “engelsiz kent” ilkeleriyle uyumlu ilerlemesi[5]. - Deprem sonrası planlama ve imar faaliyetleriyle yasal değişikliklerin, deprem bölgesinde mülkiyet değişimi ve mülksüzleştirme süreçlerine neden olmaması. Antakya için ortak bir gelecek hayalinde ve yerel halkın deprem sonrası süreçte ortak tavır alabilen bir aktör haline gelmesi gereksiniminde (ve dolayısıyla asgari müşterekte) uzlaştıktan sonra; biz “uzaktakiler”e, yani senelerdir Antakya’yla ilişkisini sürdürmekte olanlara, ya da depremden beri Antakya’ya endişeyle, bazen çaresizlik hissi ama her zaman faydalı olma isteğiyle bakanlara düşen role dair düşüncelerimi kısaca anlatarak bu kısmı sonlandıracağım. Antakya’nın yerel halkını anlama ve onlara destek olma ihtiyaç ve çabasının bizi, yani “uzaktakiler”i, kolektif biçimde hareket ederek yereli güçlendirme ihtiyacına sevk etmesi gerektiğini düşünüyorum. Resmi ve resmi olmayan kurumlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve bağımsız aktörlerin, depremden sonra “yereli güçlendirme” amacının etrafında birleştiği yerde, artık sürecin esas adımlarını atmaya başlayabileceğiz. Süreci birlikte tasarlayacağız ve sürecin uluslararası, ulusal ve yerel ölçekte tüm ilgili aktör ve kurumları, yerelin gündelik hayatını ve Antakya’yı onarmak üzere optimum müdahale ve hareket biçimini, rolünü bu çerçevede belirleyecek. Tuğçe Tezer, 2023 Bunu gerçekleştirebildiğimiz andan itibaren, bugün, yani şu anda durduğumuz yerden çok büyük ve karmaşık bir yumak gibi görünen bütün problemlerin aşama aşama çözüldüğünü, sadeleştiğini ve Antakya’da deprem öncesi gündelik hayata benzeyen sahnelerin gün geçtikçe çoğaldığını hep beraber göreceğiz. Bereketin en güzel sembollerinden olan nar, bana hep Antakya’yı hatırlatır. Dalında olduğu ağaç, ağacın içinde olduğu bahçe tarih boyunca değişmiş olsa da hep “olduğu yerin en güzel meyvesi”, doğası ve yapılı çevresiyle bezeli eşsiz kabuğu, ama en güzeli kabuğun içindeki birbirine hiç benzemeyen ama diğerlerinin sınırını aşmadan bir bütünü tamamlayan taneleriyle çok kültürlü, hoşgörünün temsili sosyal ve ekonomik dokusu. Aylardır toz, toprak içinde kalmış olan, aylar önceki güzel rengini hatırlamakta zaman zaman zorlandığımız nar, usul usul iyileşecek, bir gün yine bütün renkleriyle parlayacak. [1] https://www.asf-uk.org/articles/community-led-reconstruction-in-antakya [2] Yürünebilir Tarih’in deprem sonrası durumuna ilişkin bir blog yazısı için bkz.: https://saltonline.org/tr/2583/antakyanin-tarihini-adimlamak-once-sonra-depremden-sonra-antakya-yurunebilir-kent-tarihi-rehberi [3] Beledna Hafıza Haritası’na ilişkin bir blog yazısı için bkz.: https://www.hafizaharitasi.com/map [4] https://www.academia.edu/108267443/Depremin_7_Ay%C4%B1nda_Antakya_Umudu_Dog_urmak [5] Deprem sonrası planlama sürecine ilişkin düşüncelerime dair kısa bir öneri metni için bkz.: https://www.linkedin.com/posts/tugce-tezer-b9132916_hatay-antakya-activity-7040935016536649728-Z8kp?utm_source=share&utm_medium=member_desktop ; https://x.com/tugcetezer/status/1635033919367315456?s=20
- 6 Şubat
Domino taşları gibiyiz Yıkılan binalar misali Devrilse hani içimizden birimiz, Peşinden gideceğiz her birimiz... Ve sarılıyoruz birbirimize Yıkılmasın diye hiçbirimiz ... Duruyoruz ya dimdik ayakta Sanmayın öyle aslında Kimimiz yıkılmış yatıyor uykuda Kimimiz yaşıyor yıkılmış bir ruhla… 24.6.2023 Öne Çıkan Görsel: Doruk Aksel Anıl /Pexels
- Antakya’ya Ağıt
“Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, Kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün” [1] En son ne zaman birini Antakya’ya davet edip yemeklerini, tarihini ve doğasını övmüştük 29 Mart’ta mı yoksa Paskalya’da mı boyanan yumurtalar daha renkli geliyordu gözümüze? 10’lu yaşlarda bir kız çocuğunun arkadaşına “Masalların Masalı”[2] şiirini gösterip “bak çok güzel bir şiir, okusana” dediği kitapevi tam olarak nereye denk düşüyordu şimdi? En iyi künefeyi Köprübaşı’nda hangi künefecide ve yaz geceleri saat kaçta yemeliydik? Bir kentin yası nasıl tutulurdu? Oysa ki sevdiğimiz birini kaybettiğimizde nasıl davranacağımızı öğretmişlerdi bize. Hangi ritüellerin gerçekleştirildiğini, cenaze töreninin mekanı fark etmeksizin, hangi mekanda nasıl var olabileceğimizi biliyorduk. Peki ya hem mekanı hem sevdiklerimizi aynı anda kaybettiğimizde? Depremin ilk günlerinde bildiğimiz gerçeklerden biri açığa çıkmıştı aslında. Daha önce hiç bu kadar açıktan ve hiç bu kadar dolaysız “yalnız” ve “çaresiz” hissettirilmemiştik sadece. Oluşturduğumuz mekanların, hayatların, sevdiğimiz veya tanıdığımız insanların aniden yok oluşuyla birlikte “yurtsuz” kalmıştık. Nesiller boyu zor şartlarda kendi mekanlarını yaratmış kendi topluluklarını oluşturmuş ve yaşatmaya çalışan kentin sakinleri olarak hiç bu kadar “yabancı” hissetmemiştik gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın karşısında. Bir sene geçti. Her ne kadar görünmez kılınmaya çalışılsa da, gündemin gölgesinde tutulmaya çalışılsa da, hatta koca bir şehrin insanlarının iradesi yok sayılsa da hayatı yeniden kurma mücadelesi burada hiç bitmedi. Aksine kent git gide kalabalıklaştı. Geri dönenler, burada hala temel yaşam koşullarının sağlanamadığını bile bile dönmeye devam ediyorlar. Çünkü yeniden ilmek ilmek kurulması gereken bir arada yaşamların ve mekanların olması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun için yeniden bir araya gelmek “devam etmeye” yardımcı oluyor bir çoğumuz için belki de. En büyük korkumuz unutmak şimdi. Aslında en başından beri, enkazlarda bulunan albümlerin günlerce belki bir tanıdıkları çıkar diye kalıntıların yanlarına bırakılmalarının sebebi de aynı. Kentin depremden önceki halini dolayısıyla geçmişimize dair anılarımızı, kaybettiğimiz insanların kim olduklarını, özelliklerini unutmamaya çalışmak acıyı da pekiştiriyor beraberinde. O yüzdendir ki hala yıkıntıları, dümdüz arazileri birbirimize gösterip mekanlar ve anılar hakkında konuşmaya devam ediyoruz. Unutma korkusu karşında deneyebileceğimiz şeylerden biri kolektif bellek oluşturmaya çalışmak aslında. Bireysel olarak anılarımızı, kente dair oluşturduğumuz sembollerimizi, ritüellerimizi kısacası inşa etmiş olduğumuz bir arada yaşamı şimdi daha da sağduyulu bir şekilde yeniden bir araya getirmeye ve kamusal olarak erişilebilir kılmaya ihtiyacımız var. Depremden önce bu kenti ziyaret etmiş olanlar, kentin kendine özgü çok kültürlü sesine ve neşesine şahit olmuştur. Şimdi yasımız kucağımızda yeniden “birlikte” deneyerek bu kentin neşesini ve umudunu uyandırmanın vaktidir. [1] Kavafis, Konstantinos Petrou, Şehir [2] Hikmet, Nazım, Masalların Masalı
- Deprem sonrası ‘ev’imi düşünmek, Antakya’yı hayal etmek
6 şubat yaklaştıkça kalbimdeki ağırlık kendini hissettirmeye başlıyor, Antakya kelimesini duyunca bile gözlerim doluyor çoğu zaman. Bir yıl geçse de evin yıkılsa da sürekli sokağına gidip enkazı kalkmış evlerin arasından kendi evini bulmaya çalışıp arazilere bakıp deprem öncesindeki anılarını düşünüyor çoğumuz. Anılarını düşünmenin verdiği o sıcaklık tüm bedenini sarıyor. Sokakta oyun oynayan çocuklar, sohbet eden komşuların geliyor gözüne bir bir. Depremden sonra birçok insan gibi ben ve ailem de şehir şehir yer değiştirdik ama konteynerda ailemle süvari Antakya kahvemi yapıp televizyon izlediğimde altı ay aradan sonra ilk defa evimde gibi hissettim. Ve evimdeymiş gibi hissetmeyi ne kadar özlediğimi o an iliklerime kadar hissetim. Veya evime "eski ev" dediğim o ilk andaki şaşkınlığımla birlikte kabullenmişliğimi. Peki ev dediğin yer dört duvarlı, bahçeli, güvenli bir yer midir? Duvarı da bahçesi de olmasına gerek yokmuş aslında. Sevdiklerin yanındaysa eğer bir çadır da konteyner da evin oluyormuş aslında. Bazen eski günler geliyor aklına, yüzünde buruk bir tebessümle. Bahçendeki kırmızılaşmaya başlamış yeşil domatesler yerini kuru otlara bırakır deprem sonrasında, seni görünce koşa koşa gelen yirmi kediden sadece birkaçı kalır. Sokağın başından evine gidene kadar selam verdiğin, sohbet ettiğin komşularının yokluğu canını sıkar. Yıkılan okulunun önünden geçerken arkadaşlarınla attığın kahkahalar yükselir yıkılan duvarların altında, tenefüste arkadaşlarınla bahçede hoşlandığın çocuğun arkasında gezdiğin anılar duvarların arasında el sallar sanki sana. Dershane çıkışı koşa koşa çıkıp soluğu eski Antakya sokaklarında aldığın günler selam verir, köprüde sağanak yağmur altında dolmuş beklediğin günler. Armutlu'dan Sümerler'e oradan da köprüye yürürken eski zamanlar canlanır gözünde aklına kulağında müzik çalarken. Antakya'yı her anlatışında minik bir tebessüm belirdiğinde yüzünde anlarsın ne kadar sevdiğini ve özlediğini. Biz bir geceyi çok korkunç bir şekilde yaşadık. Hiçbirimiz hazır değildi, bize seçme hakkı verilmedi. Günlerce su içmedik, yemek yemedik, sağanak yağmurun altında ıslandık, ayaklarımız korkudan ve soğuktan buz kesti, bazımız enkazdan çıktı. Günler sonra içtiğim suyun ferahlığını hala dün gibi hatırlıyorum. Ev gider mahalle gider de koca bir şehir gider mi? Bütün hayatını geçirdiğin evini, sokağını yıkılmayan tek tük evlerden anlarsın. O tüm tanıdık sokağı tanıyamaz olursun da kalbindeki sızıdan yutkunamazsın bile. Ama bir yandan da bir umut, yine olacak evimiz, tüm o sokak lambaları yanacak, kediler mangal başında bitecek, bahçende ektiğin rokaları toplayacak, balkonda çökeleklerin, yeşilliklerin, humusun, biberli ekmeklerin olduğu bir sofra kuracaksın, tüm aileni çağırıp bunun keyfini süreceksin; asma yaprakları evinin penceresini kaplayacak, üzümünü yediğinde yüzünü ekşittirecek kadar ekşi olacak, zeytin ağacın çok az meyve verse de sulamaya devam edeceksiniz yine. Evden sıkılıp dışarı soluklanmak için çıktığında hele de bir yaz gecesiyse balkonlardan çatal bıçak sesleri yükselecek, rakı kadehlerinin tokuşturma sesleri gelecek kulağına. Köprüye gittiğinde acaba döner mi, kebap mı, tepside et mi yesem diye düşünecek, eski Antakya sokaklarını gezerken her yürüdüğünde olan o hayranlık duygusunu tekrardan yaşayacak, illa tanıdık birini göreceksin. Mangal yaktıktan sonra Antakya kahvesini mangalda pişirecek süvari bardaklara koyacaksın ardından künefeyi közde usul usul pişmeye bırakacaksın. Kalbimiz ve ruhumuz ne kadar buruk olsa da tekrar yapacağız bunları, yine Antakya'yı karış karış gezip sevdiklerimizle vakit geçireceğiz. Ve en önemlisi de hep birlikte tekrardan inşa edeceğiz Antakya'yı.
- Yeni Yaşamın İlk Günü
Editorial Not: Bu yazı deprem gününe dair detaylı anlatımlar içermektedir ve bazı okuyucularımız için tetikleyici olabilir. Distopya toplumların olumsuz, baskıcı ve otoriter bir sistem altında yaşamaları olarak tanımlanır. Genellikle çoğumuzun bu tanıma aşinalığı George Orwell'ın 1984 adlı kitabındandır. Çoğumuzun okuduğu bu kitapta distopik dünyanın içindeki yaşamın nasıl olduğuna dair bir anlatı mevcuttur. Kitapların yanı sıra günümüz dünyasında da distopik dünya yaratma dizi ve filmler için bir konu haline gelmiştir. Tıpkı 6 şubat tarihine girdiğimiz saatler de izlemeye başladığımız, o günlerin popüler dizisi Sıcak Kafa gibi. İzlemeye başladığımız dizinin distopik dünyasının ilgi çekiciliği biz ardı ardına bölümleri izlemeye itiyordu. Dizinin beşinci bölümüne geldiğimizde saat sabahın dördünü geçiyordu. Kendimizi bölümün akışına bırakalı dakikalar olmuştu ki bulunduğumuz dairenin yavaşça titremeye başladığını hissettik. Birbirimizin gözlerinin içine bakarak son günlerde sıkça yaşamaya başladığımız hafif bir deprem olduğunu varsaydık. Ancak tahminimizde yanılmıştık. Sallantı gittikçe şiddetini artırmaya başladı. Evin eşyaları sarsıntının şiddetiyle birbirine çarparak yüksek sesler çıkarıp yerlere düşüyordu. Sarsıntının şiddetiyle bulunduğumuz koltuklardan savrulup kendimizi yerde bulduk. Olduğumuz yerde sağa sola savruluyorduk. Elektriğin kesilmesiyle birlikte içinde bulunduğumuz durumun korku ve tedirginlik derecesi giderek artıyordu. Dakikalar önce izlediğimiz distopya örneği olan televizyon ekranı önümüze düşerek bize yaşayacağımız distopyadan daha kötü günlerin habercisi oldu. Olduğumuz yerde dairenin içinden yükselen çığlıklar eşliğinde sağa sola savrularak çaresizce bekledik. Sarsıntının bir süre etkisini azaltmasıyla birlikte dairenin üst katında bulunan ve en az eşyalı odaya sığındık. Alanın en uygun yerinde kendimizce bir yaşam üçgeni oluşturduk. Çaresizlik içinde bir çözüm aramaya çalışıyorduk. Ancak depremin çözüm bulmamıza fırsat vermesi pek mümkün değildi. Olduğumuz binanın son katındaydık. Sarsıntı bizi sağdan sola savurmaktan vazgeçmiş, binanın altından başlayarak yukarı doğru şiddetini artırıyordu. Ne düşüneceğimizi, ne diyeceğimizi bilmeden ölümün bize sunduğu gösteride yerimizi almıştık. Çaresizce önümüzde sunulan rolün süresinin bitmesini bekledik. Bu süre ya sonsuza kadar sürüp noktalanacaktı ya da bize sunulan distopyada yeni bir başlangıç yapacaktık. Zaman kavramının kaybolduğu süreden sonra binamız çökmedi ve biz hala hayattaydık. Fırsat bulduğumuzda yere düşen eşyalara aldırış etmeden çıkışa doğru ilerledik. Acele etmemiz gerekiyordu, ancak merdivenlerden inerken de çökme riskine karşı dikkat etmemiz gerekiyordu. Hızlı bir şekilde ilerlerken dikkati göz ardı etmeden çıkışa doğru yöneldik. Binanın dışına çıktığımızda karşılaştığımız zifiri karanlık ve bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, tabirinin üzerinde bir yağmur oldu. Karanlığın içinde sadece bağırışlar, çığlıklar vardı. Yağan yağmur ile sırılsıklam olmuştuk. Tanımadığımız ama dakikalar önce aynı kaderi paylaştığımız birinin arabasına sığındık. Herkes şok içinde ne yaşadığını idrak etmeye çalışıyordu. Dakikalar sonra tanıdıklarımızdan haber almak için uğraşmaya başladık. Şebeke ağlarının böylesi bir durumda kaynaklanan yetersizliğinden dolayı aramalarımız havada asılı kalıyor, ulaşabildiklerimizle de boğuk boğuk gelen seslerden durumlarını anlamaya çalışıyorduk. Gün aydınlanana kadar o aracın içinde beklemek zorundaydık. Yağan yağmur dışarda durmaya, adım atmaya izin vermiyordu. Yağmur sanki depremin yardımcısı gibi hareket edip insanların çaresizliğini ve felaketin şiddetini arttırıyordu. Günün aydınlanmasını beklediğimiz sürede zaman mefhumu ortadan kalkmış, dakikalar geçmiyordu. Hayatımızda geçirdiğimiz en uzun saatlerin ardından gün aydınlanmıştı. Yakın olduğumuz ve tanıdığımız insanların evlerine doğru yola çıktık. Karşılaştığımız manzaralar, durumun ne kadar vahim olduğunu bir anda gösterdi. Yıkılan binaların yanında insanlar içerde birilerinin olduğunu ve enkazların altından sesler geldiğini söyleyip, yardım çığlıkları atıyorlardı. Çaresizliğin ne demek olduğunu yaşayarak öğreniyorduk. Kimsenin yardım etme gibi bir durumu olamazdı. Artçılar devam ediyordu ve enkazın altına girmek risk teşkil ediyordu. Çoğu enkazın ise insan eli ile de çıkarılması imkansız görünüyordu. İlerledikçe ağlayışların ve feryatların sesi daha da yükseliyordu. İnsanlar enkazın altında kalan tanıdıklarını ölümün pençesine kaptırmamak için dışardan onlara umutla sesleniyorlardı. Bazı yıkılmış binalardan ise cesetler, kopuk uzuvlar görülüyordu. Yıkılan binaların yanında ilerledikçe içlerinden boğuk boğuk yardım sesleri artıyordu. Yardım edememenin ve o dakika yaşamanın bedelini ödemeye başlamıştık. Hayatta kalmanın sevinci değil, çaresizlik içinde yaşadığımız yaşama utancı vardı üstümüzde. Bir annenin yanımıza doğru geldiğini fark ettik. Çocuğunun enkazın altında mahsur kaldığını ve ayağına bir demir parçasının saplandığını ağlayarak hızlı bir şekilde anlatıyordu. Bir annenin evladı için yaptığı yakarış, bizim çaresizliğimiz ve yardım edemeyişimiz arasında kayboluyordu. Annenin feryatları, vicdanımızı ve insanlığımızı sorgulamamıza sebep oluyordu. Bu distopyada, acı içinde utanmamıza ve insanlığımızdan tiksinmemize yol açan yakarışları unutulmayacak bir şekilde hatırlayacağız. Sokakların arasında devam ederken, insanlar yardım çığlıklarını yükseltmeye başlamış ve ihtiyaçlarını karşılamak için enkazların altında kalan markete vb. yerlere doğru yönelmişlerdi. Panik ve tedirginlik içinde, bilincinde olmadan bir şeyler kapıp alıyorlardı. Saatler geçmiş olmasına rağmen, hala hiçbir yardım gelmemişti. Ağlar çökmüş, iletişim bağlantıları kopmuştu. Bir şehir kendi kaderine bırakılmış ve kendi kendine çare üretmeye çalışıyordu. Ancak tahribatın etkisi çok büyük olduğundan, üretilen çözümler anlamsız kalıyordu. İnsanlar risk alarak enkazlara girip genellikle cansız bedenleri çıkarıyorlardı. Sokakta yaralanan insanlar ve ceset sayıları artmaya devam ediyordu. Havaların soğuk olması nedeniyle, güvenli sayılan alanlarda biraz ısınabilmek için ateşler yakılıyordu. Enkazın altında kalanlar için bir nebze ısınma imkanı yoktu; üzerlerine binen yükün yanı sıra soğuk havanın da etkisiyle yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyordu - tıpkı bizim yaşamak için mücadele ettiğimiz gibi. Şehir merkezinden köyde bulunan evimize doğru dönerken çökmüş binaları ve şehrin yok oluşu daha belirgin şekilde anlaşılıyordu. Yolun karmaşasında, trafikteki araçların panik halinden sadece korku hissediliyordu. Yaşanan o hengâme, yaşanan o dakikalar gözlerimizin önünden gitmiyordu. Artık yeni bir dünyanın kapısındayız. İçerde insanlar kendi yaşamlarını devam ettirebilmek için barakalarda, sokaklarda kalmaya başlıyorlar. Isınmak için kullanılan modern araçların yerini şimdi zorla bulunan battaniyeler aldı. Çeşit çeşit yapılan yemeklerin ne kadar müsrif olduğu bulunup yenilen bir kuru ekmekle anlaşılıyor. Maddiyatı elinde bir güç halinde bulunduran insanların çaresizliği uzatılan yardım kolilerine açtıkları elleri ile artık anlaşılıyordu. Yaşanan felaket herkesi aynı konuma indirgemişti. Ancak insanların egosu bundan ders almıyor herkes kendi çıkarını ve hayatta kalmak için her yolun mübah olabileceğini düşünüyordu. İnsanların hala enkaz altında olduğu ve bir yaşam savaşı verilirken yapılan gıda stokları bunun göstergesiydi. Kayıp giden onca şeye rağmen insanın aç gözlülüğü bu distopyaya gayet yakışıyordu. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir distopyadayız. Yaşamanın ağırlığını her an hissediyoruz. Distopyadan içeri adım attık. Şimdi hayatta olmak bizim için sadece nefes alıp vermekten ibaret. Yaşanan ilk günün ardından yaşamak daha ağırlarına katlanmak ve ölümün basitliğine alışmak olmuştu bizim için... Öne çıkan görsel: Doruk Aksel Anıl / Pexels
- Depremin 1. Yılında Antakya’ya dair bir değerlendirme
Yaşadığımız felaketin üzerinden tam bir yıl geçti. On binlerce insanımızı yitirdik, evlerimiz, işyerlerimiz, ibadethanelerimiz, şehirlerimiz yıkıldı. Artık anılarımızda kalan şehrimiz, çocukluğumuz, yaşadığımız her an hala molozlar altında. Geçen bir yıl içinde depremin en ağır tahribata yol açtığı Hatay’da bazı enkazların kaldırılması dışında hiçbir ciddi iş yapılmadı. Antakya hala enkaz halinde ve bu gidişle daha uzun süre öyle kalacak. Sanki bütün bunlar hala kaybettiklerinin yasını tutan Antakya ve çevresine daha fazla acı çektirmek için planlandı adeta. Hala temiz suyumuz yok, hala çadır-barakadan bozma konteynerlerde yaşıyoruz. Çocuklarımız hala yıkıntıların arasından okullarına gidiyor, hala tehlike saçan yüzlerce yapı bölgenin sokaklarında yıkılmayı bekliyor. Hala ciğerlerimiz asbest soluyor. Depremin yaşandığı ilk günlerde yetersiz arama-kurtarma faaliyetlerinden ulaştırılamayan yardımlara kadar nereden tutsak elimizde kalıyor. Koca felaketin sorumluları olarak birkaç müteahhit dışında kimseye soruşturma dahi açılmadı. Her geçen büyüyen sorunlara dair hiç kimse sorumluluk alarak istifa etmedi. Depremin yaşandığı günden bu yana her türlü acıyı yaşayan bölge halkı yaşanan belirsizliklerden artık çok yoruldu. Hala evini nasıl, kimin yapacağını bilmeyen halka net bir açıklama bile yapılmadı. Özellikle Antakya’da ve Samandağ’da ilan edilen rezerv alanlarıyla mağduriyetleri artan bölge halkı on yıllardır yaşadığı mahallelerini terk etmeye zorlanıyor. Zira insanların hayatını kurduğu, kültürünü yaşattığı mahallelerin rezerv alan ilan edilmesi bölgenin kozmopolit yapısı için de büyük tehlike yaratıyor. Antakya ve çevresindeki Ortodokslar kırılma noktasında! 11 ili etkileyen depremin bilançosu herkes için gerçekten çok ağırdı. Peki bu ağırlık toplumu oluşturan herkes için aynı değil elbette. Alt sınıfların yanı sıra, birçok açıdan daha kırılgan olan azınlık toplumları bu tür felaketlerden çok daha fazla etkilendiler. Depremde 57 insanını kaybeden Antakyalı Ortodokslar şu anda çok zor şartlar altında bölgede kalma mücadelesi yürütüyor. Antakya’da nüfusu 20 aileye düşen Ortodoksların büyük çoğunluğu artık çevre ilçelerde ve şehirlerde yaşıyor. Samandağ’da da yıkımın ve ekonomik zorlukların etkisiyle birçok aile göç etmek zorunda kaldı. İskenderun, Arsuz ve Altınözü’nde de özellikle Ortodoks gençler için aynı sorun söz konusu. Bin yıllardır bu bölgede yaşayan Ortodoks toplumu artık bir kırılmanın eşiğinde. Deprem öncesinde de yaşanan ekonomik ve siyasi nedenlerle büyükşehirlere ve yurt dışına sürekli göç veren Ortodokslar depremde yaşanan ağır yıkımdan sonra hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu toprakların her parçasında etkisi olan bu toplumu, gerekli önlemler alınmazsa bu topraklardan bir süre sonra silinecek. Bu bahiste, vakıflarımızın artık toplumumuzla ilgili çok daha etkin bir şekilde çalışması gerektiğini düşünüyoruz. Deprem döneminde süreci çok doğru yönetemeyen vakıfların öncelikle göç edenlerin geri dönüşünü hızlandıracak çalışmalar yapması gerekiyor. İnsanların depremden önce yaşadıkları şehirlere geri dönmesi için dayanışma etkinlikleri düzenlenmesi, iş ihtiyaçlarıyla ilgili gerekli adımların alınması, tarım ve gıda üretim alanları için kooperatif tarzı çalışmaların yapılması toplumumuzun geri dönüşünü ve bölgede kalmasına yardımcı olacaktır. Ayrıca kiliselerimizin yeniden yapılması ve onarılması için gerekli kaynağın sağlanması için de hem yurt içinden hem yurt dışından gerekli fonların sağlanması gerekiyor. Tüm bu sorunlar üst üste yığılırken bu sorunları tek başına toplumumuzun aşma şansı yoktur. Antakya ve çevresindeki Ortodoks ve tüm diğer azınlık gruplarının geleceği için dayanışmayı artırmalıyız. Kaybolacak olan sadece insanlar değil aynı zamanda bin yıllara sığmayan kültürlerdir. On binlerce insanımızı kaybettiğimiz bu felaket hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek. Hafızamızdaki bu yaranın kültürlerimizin kaybolmasıyla büyümesine izin vermeyelim.












